23. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ22.BÖLÜM KARAN
Bölümler 45Şu an: 22.BÖLÜM KARAN
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapıdaki Dev ve Yeşil Gözlü Ateş
Evde akşamın sakinliği hakimdi. Cihan, günün yorgunluğunu atmak için banyoya girmiş, suyun sesi koridora yayılıyordu. Mira mutfakta çay doldururken, Ebru üzerinde o pudra pembesi elbisesiyle salonda Kiraz’ın bıraktığı boyama kitabına bakıyordu.
Birden kapı, öyle bir gürültüyle dövüldü ki, sanki menteşeleri yerinden sökülecekti. Ne nazik bir tıkırtı ne de komşu ricası... Bu, öfkenin ve sahiplenmenin sesiydi.
Ebru’nun yüreği ağzına geldi. Adımları titreyerek kapıya gitti ve açtığı an karşısında o dev gölgeyi gördü. Karan. Gözleri kan çanağına dönmüş, günlerdir uyumamış, sakalları uzamış ama o sarsılmaz heybetiyle oradaydı.
"Ebru..." dedi Karan, sesi yerin altından geliyormuş gibi boğuk ve sertti. "Bitti bu oyun. Şimdi, hemen o eşikten çıkıyorsun. Benimle Mardin’e, ait olduğun yere dönüyorsun!"
Ebru geri adım attı, eli karnına gitti. "Karan... Sen nasıl buldun burayı? Git buradan, istemiyorum seni!"
Karan içeri adım atmaya yeltenince sesi yükseldi: "Bana 'git' diyemezsin! Sen benim karımsın, o bebek benim kanım! Kimsenin evinde, kimsenin kucağında bırakmam sizi!"
Bağırışmalar apartman boşluğunda yankılanınca, yan dairenin kapısı hızla açıldı. Ateş, üzerinde siyah tişörtü ve o keskin yeşil gözleriyle koridora fırladı. Ebru’nun korku dolu yüzünü ve Karan’ın o saldırgan tavrını gördüğü an, hiç tereddüt etmeden araya girdi.
Ateş, Karan’ın tam karşısına dikildi; aralarında sadece santimler vardı. Ateş’in sesi Karan’ın aksine çok sakin ama buz gibiydi:
"Beyefendi, durun orda. Hanımefendiyi korkutuyorsunuz. Burası sizin hüküm sürdüğünüz o yerlere benzemez, sesinizi alçaltın ve o kapıdan uzaklaşın."
Karan, Ateş’i baştan aşağı süzdü. Karşısındaki adamın ne kadar yakışıklı, ne kadar özgüvenli ve en önemlisi Ebru’ya ne kadar yakın durduğunu görünce içindeki o kıskançlık canavarı uyandı.
"Sen de kimsin lan?" diye kükredi Karan. "Benimle karımın arasına girmek senin haddine mi? Çekil önümden yoksa seni bu koridora gömerim!"
Ateş, Karan’ın yakasına yapışmak için hamle yapan elini havada yakaladı. Bileğini demir gibi sıktı. "İsmim Ateş. Ve bu binada, hiçbir kadının üzerine böyle yürüyemezsin. Hele ki hamile bir kadının... Şimdi efendice geri bas, yoksa seni dışarı ben çıkarırım."
Ebru dehşet içinde bir Karan’a, bir Ateş’e bakıyordu. Cihan hala duştaydı, suyun sesi bağırışmaları bastırıyordu. Karan’ın gözleri öfkeden dönmüştü, Ateş ise Ebru’yu korumak için bir kale gibi önünde duruyordu.
Karan, Ateş’in yakasını kavramak için hamle yaptığında, Ebru bir adım öne çıktı. Gözlerindeki yaşlar korkudan değil, aylardır içinde biriktirdiği o devasa öfkeden süzülüyordu. Sesi, koridorun soğuk duvarlarında tokat gibi çınladı.
"Sakın!" dedi Ebru, sesi titriyordu ama her kelimesi bir kurşun kadar netti. "Sakın bu kapıda o ağalık tasladığın tavırlarla bağırma Karan! Sen buraya hangi yüzle, hangi hakla geliyorsun?"
Karan duraksadı, elini indirdi ama öfkesi hala burnundan soluyordu. "Ben senin kocanım Ebru! O bebek benim kanım, senin yerin benim yanım!"
Ebru acı bir kahkaha attı, sesi tüm apartmanda yankılandı. "Kocam mısın? Kanın mı? Sen değil miydin o gün o konakta 'Bu bebek benden değil' diyen? Sen değil miydin benim namusuma, haysiyetime laf eden? 'Çık git hayatımdan, bu günahı benden bilme' diyen adam şimdi gelmiş 'kanım' mı diyor?"
Karan’ın yüzü kireç gibi kesildi. O an, söylediği o zehirli kelimelerin Ebru’nun kalbinde nasıl bir enkaz yarattığını ilk kez bu kadar çıplak gördü.
Mira, mutfaktan fırlayıp Ebru’nun yanına geçti, koluna girdi. Gözleri alev alevdi. "Duyuyor musun Karan Ağa? Bak, yediğin haltlar yüzüne vuruluyor! Bu kız o gün konaktan canıyla, gururuyla çıktı. Şimdi buraya gelip 'karım' diyemezsin. Ebru artık o eski sessiz Ebru değil. Git Mardin’e, o taş duvarlarınla konuş, burada sana yer yok!"
Ateş, Karan’ın Ebru’nun üzerine doğru hamle yapacağını hissedince elini Karan’ın göğsüne koyup onu sertçe geri itti. Yeşil gözleri, Karan’ın karanlık bakışlarıyla çarpıştı.
"Duyduğun gibi," dedi Ateş, sesi buz gibi ve otoriterdi. "Hanımefendi seni burada istemiyor. Söylediğin o ağır laflardan sonra, hala kapısında durman bile büyük bir ayıp. Şimdi o asansöre binip gidiyorsun. Eğer bir adım daha yaklaşırsan, bu apartmandan sağ çıkmana izin vermem. Kimseden korkun olmayabilir ama benim koruduğum bir kadına dokunamazsın!"
Karan, Ateş’in bu sahiplenici tavrına ve Ebru’nun o nefret dolu bakışlarına bakarken ilk kez kendini bu kadar aciz hissetti. Ateş, Ebru’yu öyle bir savunuyordu ki, Karan kendi karısının yanında bir "yabancı" gibi kalmıştı.
Ebru, başı dik ama kalbi paramparça bir halde Ateş’in arkasına sığındı. Karan ise o asansörün aynasında gördüğü adamın zavallılığıyla baş başa kaldı.
Bölüm: Fırtına Sonrası Sarsıntı
Karan’ın gidişiyle koridor buz gibi bir sessizliğe büründü. Ebru, sırtını soğuk duvara yaslamış, titreyen elleriyle karnını sarmıştı. Gözlerindeki o öfkeli parıltı sönmüş, yerini derin bir boşluğa ve sarsıcı bir titremeye bırakmıştı.
"Gitti... Sonunda gitti," diye fısıldadı Ebru. Ama sesi o kadar zayıf çıkmıştı ki, Mira hemen yanına atıldı.
Ebru’nun dizlerinin bağı çözüldü, gözleri hafifçe kaymaya başladı. Ateş, Ebru’nun düşeceğini anladığı an hiç tereddüt etmeden onu belinden yakaladı.
"Ebru Hanım! Sakin olun, nefes alın..." dedi Ateş, sesi hala o güven veren tokluğundaydı. "Mira, kapıyı aç! Hemen içeri alalım, dışarıda kalmasın."
Ebru’yu kucakladığı gibi içeriye, salondaki koltuğa yatırdı Ateş. Ebru’nun nefesi daralıyor, "Bebek benden değil dedi Mira... Bunu nasıl söyler?" diye sayıklıyordu.
Geçmişin o zehirli kelimeleri, Karan’ın yüzünü görmesiyle yeniden canlanmıştı.
Mira mutfaktan hemen kolonya ve su getirdi, bir yandan da Ebru’nun ellerini ovuyordu. "Canım benim, geçti bak, buradayız. Kimse dokunamaz sana artık. Ateş Bey sağ olsun, bir aslan gibi durdu önünde."
Ateş, Ebru’nun başucuna diz çöktü. O yeşil gözlerinde bu kez sadece şefkat ve derin bir koruma içgüdüsü vardı. Ebru’nun titreyen elini nazikçe tuttu.
"Bana bak Ebru," dedi Ateş, sesi hipnotize eder gibi sakindi. "O adamın ne dediğinin bir önemi yok. Sen ve o bebek, şu an güvendesiniz. Ben buradayım, Mira burada... Kimsenin seni üzmesine, geçmişin hayaletleriyle canını yakmasına izin vermeyeceğiz. Sadece nefes al, bebeğini düşün. O senin gücün."
Ebru, Ateş’in elindeki o sıcaklığı ve gözlerindeki o sarsılmaz güveni hissedince biraz olsun duruldu.
Gözyaşları yanaklarından süzülürken Ateş’e baktı. "Teşekkür ederim Ateş... Eğer sen olmasaydın, ben o kapıda yıkılıp kalırdım."
Ateş, Ebru’nun alnına düşen bir saç telini çok hafifçe kenara itti. "Teşekküre gerek yok. Komşuyuz dedik ya... Hem Kiraz’ın 'Havuç Teyzesi'ne bir şey olmasına izin verir miyim hiç?"
O sırada banyodan çıkan, bornozuyla koridorda donup kalan Cihan’ın şaşkın sesini duydular: "Neler oluyor burada? Bu adamın içeriye girmesine kim izin verdi? Ebru! Yenge, neyin var?"
Cihan, Ateş’in Ebru’nun elini tuttuğunu, Mira’nın da başında beklediğini görünce gözleri yuvalarından fırladı. Hiç ikiletmeden, dev cüssesiyle araya daldı. Önce Mira’yı omuzundan tutup nazikçe ama kararlılıkla kenara itti.
"Çekil bakayım Mira, nefes alamıyor kız senin yüzünden! Vantilatör gibi tepesine dikilmişsin!"
Sonra asıl hedefi olan Ateş’e döndü. Ateş daha ne olduğunu anlamadan, Cihan’ın bornozlu kolunun müdahalesiyle kendini koltuğun ucunda buldu.
"Ateş Bey, Ateş Bey! Komşuluk dedik, kahve dedik ama yengemin dizinin dibine kadar girmedik herhalde? Haydi aslanım, sen bir kendi dairene doğru süzül bakalım. Burası aile mahremi!"
Cihan, Ebru’nun yanına çömeldi ama panikten ne yapacağını şaşırdı. Ebru tam ağzını açıp "Cihan, Karan geldi..." diyecekken, Cihan susturmadı, resmen kelimeleri ağzına tıktı.
"Konuşma yenge! Yorulma! Bak, yüzün kireç gibi olmuş. Mira! Nerede bu evin kolonyası? Getir şu 80 derecelik limon kolonyasını, diriltelim yengemi! Ebru, bak bana, kaç parmağım var? Sakın bayılma, valla Karan Ağa beni çiğ çiğ yer!"
Ebru, başını geriye yaslayıp gözlerini kapattı ama Cihan durmuyordu. Elindeki havluyla Ebru’yu yelpazelemeye başladı ama havlu ıslak olduğu için Ebru’nun yüzüne "şlap şlap" su damlaları çarpıyordu.
"Cihan... Dur, iyiyim..." dedi Ebru bitkince.
"Nasıl iyisin yenge? Bak, rengin uçmuş gitmiş! Ateş, sen hala burada mısın kardeşim? Bak bornozluyum, terbiyemi bozdurma bana!"
Ateş, Cihan’ın bu hallerine bıyık altından gülerek ayağa kalktı. Ellerini "teslim oluyorum" der gibi kaldırdı. "Tamam Cihan, sakin ol. Ben yan taraftayım, bir şey olursa kapıyı çalarsınız."
Mira ise arkadan Cihan’ın bornozunun arkasından çekiştiriyordu: "Ya geri zekalı, adam hayatımızı kurtardı, sen adamı kovuyorsun! Karan geldi diyorum, Karan!"
Cihan bir an durdu, havlu havada asılı kaldı. "Ne?! Karan mı?"
Ebru başını tutarak mırıldandı: "Cihan... Karan gitti ama sen gelince benim asıl başım şişti. Biraz sessizlik lütfen!"
Saat gece yarısını çoktan geçmiş, İstanbul’un o meşhur uğultusu bile dinmişti. Ebru, Karan’la olan o sarsıcı yüzleşmenin yorgunluğuyla dalmış, Mira ise horul horul uyuyordu. Cihan ise salonun ortasında, koltukta "nöbetçi subay" edasıyla, üzerinde eşofmanları, elinde kumanda, televizyonun karşısında uyukluyordu.
Birden kapı, sanki bir kedi tırmalıyormuş gibi çok hafifçe tıkırdadı. Cihan, asker disipliniyle gözlerini açtı. "Kim o lan bu saatte? Karan abim mi döndü yoksa?" diyerek yerinden fırladı, kapıya aslan gibi atıldı.
Kapıyı açtığı an, aşağıda uykulu gözlerle ona bakan, üzerinde tavşanlı pijamaları, elinde Pufi’si ve yastığıyla minik Kiraz’ı gördü. Hemen arkasında ise Ateş, saçları dağılmış, üzerinde gri bir eşofman altı ve tişörtle, mahcubiyetten yerin dibine girmiş bir halde duruyordu.
"Amca... Ben Ebru ablamı özledim," dedi Kiraz, esneyerek. "Pufi rüyasında korkmuş, Ebru ablamın karnındaki bebekle uyumak istiyormuş. Ateş amcamı ikna etmek çok zor oldu ama geldik!"
Ateş, Cihan’ın o şaşkın bakışları altında elini ensesine attı. "Cihan, valla kusura bakma kardeşim. İki saattir ağlıyor, 'İlla Ebru abla' diye tutturdu. Susturamadım, bütün apartman ayağa kalkacaktı. Bir beş dakika görsün de uyusun diye getirdim, gerçekten çok özür dilerim bu saatte."
Cihan, Ateş’in o perişan halini ve Kiraz’ın tatlılığını görünce o sert tavrını takınamadı.
"Yahu Ateş, sen de amma kılıbık çıktın şu küçücük kıza karşı! Tamam, geçin içeri bari, kapıda kalmayın. Ama yengem uyuyor, uyandırmayın sakın."
Seslere uyanan Ebru, odasından çıktığında koridorda Kiraz’ı gördü. Kiraz, Ebru’yu görünce koşup bacaklarına sarıldı. "Geldik! Pufi ve ben geldik!"
Ebru, Kiraz’ı kucağına aldı, o masum kokusunu içine çekti. Karan’ın yarattığı o bütün karanlık düşünceler bir anda uçup gitti. "Hoş geldin prenses... gel bakalım."
Ateş, Ebru’nun o uykulu ama huzurlu yüzüne bakarken gülümsedi. "Sana çok borçlandık Ebru. Kiraz seni resmen annesi gibi belledi. Rahatsızlık verdiğimiz için tekrar özür dilerim."
Cihan ise araya girip Ateş’i omzundan mutfağa doğru ittirdi. "Tamam tamam, çok konuşma da gel bir çay koyalım."
Ateş, salondaki kanepede uzanırken gözlerini bir an bile yumamamıştı. Zihni, bugün yaşanan o sarsıcı olaylarla dolup taşıyordu. Yavaşça yerinden kalktı, parmak uçlarında yürüyerek balkona çıktı. İstanbul’un serin gece havası yüzüne çarparken derin bir nefes aldı.
Ateş, cebinden sigarasını çıkarmak istedi ama sonra vazgeçti, o evde böyle bir temizliği bozmak istemedi. Gözlerini kapattığında, sadece birkaç saat önce gördüğü o manzarayı hatırladı: Ebru, kucağında Kiraz’la o şık pembe elbisesinin içinde... Nasıl da asildi, nasıl da yaralı ama bir o kadar da dik duruyordu.
"O herif..." diye mırıldandı Ateş, Karan’ı düşünerek yumruğunu sıktı. "Nasıl olur da böyle bir kadına o lafları söyleyebilir? Nasıl olur da o karnındaki canı, o mucizeyi reddedebilir?"
Ateş, hayatı boyunca çok kadın görmüştü; İstanbul’un pırıltılı gecelerinde çok gözle karşılaşmıştı. Ama Ebru başkaydı. Ebru’nun güzelliği sadece o kusursuz yüzünde değil, o minicik kıza sarılırken ki şefkatinde, Cihan’ın yersiz kıskançlıklarına gülümseyen sabrında ve o dev gibi adama kafa tutan gururundaydı.
“İyi kalpli... Fazla iyi,” diye geçirdi içinden. Kiraz’ın bile ona neden bu kadar çekildiğini şimdi daha iyi anlıyordu. Ebru’nun etrafında insanı iyileştiren, huzur veren görünmez bir ışık vardı. Ateş, kalbinin daha önce hiç atmadığı bir ritimle çarptığını hissetti. Bu sadece bir komşu yardımı ya da bir koruma içgüdüsü değildi; bu, o ışığa kapılmaktı.
Ateş, başını geriye yaslayıp yıldızlara baktı. İçindeki o kor yavaş yavaş büyüyordu. "Senin o hüzünlü gözlerini güldürmek için ne gerekirse yaparım Ebru," diye fısıldadı geceye. "Karan karanlığıyla kalsın, ben senin güneşin olmaya adayım."
Kendi evine dönüp uyumak yerine, o kapının arkasında, duvarın hemen ötesinde Ebru’nun nefes alışını bilmek ona yetiyordu. O gece Ateş, sadece komşuluk borcunu değil, kalbinin anahtarını da o kapının eşiğinde bırakmıştı.
.
.
.
