30. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ
Bölümler 45Şu an: 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime · Okuduğun bölüm
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ateş, oturduğu sandalyeyi yatağa iyice yaklaştırdı; aralarında sadece nefesleri kadar bir mesafe kalmıştı. Dışarıda dünya yıkılsa, Karan ve Zelal koridoru birbirine katsa, bu odanın içine o gürültü giremezdi.
.
.
.
Ateş geri adım atmadı, aksine fısıltısını iyice alçalttı; sesi şimdi bir melodi gibi pürüzsüz ve derindi. "Diyorum ki Ebru... Sen bu ipeği şimdi giymiyorsun ya, ben de zihnimde giydiriyorum sana. Yakışmış mı diye bakıyorum... Evet, krem rengi tenine çok yakışmış."
Ebru elindeki kumaşı yüzüne siper etti. "Edepsizsin, gerçekten çok edepsizsin!"
"Edepsiz değil, hayranım," dedi Ateş, ciddileşerek ama gözlerindeki o pırıltıyı kaybetmeden. "Sen o hastane önlüğünün içinde bile benim aklımı başımdan alıyorsun da... Bir de o sevdiğim kadın olup, benim için kuş gibi hafiflediğinde ne yapacağım onu düşünüyorum."
Ebru, Ateş’in bu ani ciddiyetiyle duraksadı. Ateş, elini uzatıp Ebru’nun saçından sarkan bir tutamı kulağının arkasına itti. Parmak ucu Ebru’nun yanağına değdiğinde, ikisinin de kalbi aynı ritimde tekledi.
"Şimdi giyme..." dedi Ateş, gözlerinin en derinine bakarak. "Ama söz ver; buradan çıktığımızda, senin için tuttuğum o evde, güneş içeri süzülürken sadece benim için giyeceksin onu. Ben de o zaman 'edepsizliğin' kitabını yazarım, ne dersin?"
Ebru, utançtan bayılacak gibi olsa da hafifçe güldü ve başını salladı. "Söz... Ama şimdi sus, kalbim duracak!"
💖
💖
💖
1 YIL SONRA
Boğaz’ın lacivert suları altına çalarken, villanın geniş terasında bir sessizlik var. Ama bu sessizlik, huzurun ve kabullenişin sessizliği...
Ateş, kucağında uyuyan minik bebeği öyle bir tutuyor ki; sanırsın damarlarında Karan’ın değil, kendi kanı akıyor. Bebeğin yüzündeki o Karan’ı andıran hatlara bakarken ne öfke var gözlerinde ne de nefret... Sadece Ebru’ya olan o devasa aşkı var. Bebeğin minik elini parmağıyla kavrıyor ve fısıldıyor: "Sen benim nefesimsin, Ebru’mun emanetisin. Kimin olduğun değil, kimin kollarında büyüdüğün önemli aslan parçası..."
Ebru, kapı eşiğinde durmuş, hayatının en büyük mucizesini izliyor. Ateş’in bu "iyi huylu", merhametli ve her şeyi kucaklayan aşkı karşısında dizlerinin bağı çözülüyor. Karan’ın bıraktığı o karanlık gölgeyi, Ateş’in bu saf ışığı tamamen silip süpürmüş.
Bahçede el ele yürüyen Mira ve Cihan, yukarıdaki o tabloya bakıp birbirlerine sokuluyorlar. Cihan, Ateş’in bu büyüklüğü karşısında ona olan sadakatini bir kez daha tazeliyor. Mira ise o katı adamın bir bebeğin nefesiyle nasıl yumuşadığına inanamıyor.
Ateş başını kaldırıp Ebru’yu gördüğünde, o "can yakan" gülümsemesiyle değil, bu sefer huzur veren bir tebessümle bakıyor. "Gel kraliçem," diyor boş kalan kolunu açarak. "Gel ki bu küçük adam, annesinin kokusunu alıp daha derin uyusun."
Villanın denize nazır geniş bahçesinde, güneşin en tatlı rengi çimenlerin üzerine düşmüştü. Ebru, Ateş’in kendisine hediye ettiği o meşhur terasta oturmuş, hayatının en huzurlu manzarasını izliyordu.
Ömer, 1 yaşına yeni basmış, etrafına neşe saçan bir afacandı. Teninin o mermer beyazlığı Ebru’dan geçmişti ama o simsiyah, gece kadar derin gözleri ve gür kaşları... İşte o bakışlar, bazen öyle bir çakıyordu ki, Ateş bile duraksayıp "Bu yaşta bu ne vakur bakış aslanım?" demekten kendini alamıyordu. Tombiş yanakları, boğum boğum kollarıyla bahçede paytak paytak yürümeye çalışırken, dünyanın en masum ama en güçlü varlığı gibiydi.
Ömer’in karakteri ise ilginç bir şekilde amcası saydığı Cihan’a çekmişti! Cihan, bahçede Ömer’in peşinden koşarken kan ter içinde kalmıştı.
"Bak Ateş, bu çocuk kesinlikle senin kankan değil, benim ruh ikizim! Şuna bak, daha yürümeyi tam çözemedi ama babasından gizli dondurma yemek için bana kaş göz yapıyor. Ebru yenge, sen bu çocuğa ne yedirdin, daha şimdiden benden daha iyi çapkın bakış atıyor!"
Cihan, Ömer’i kucağına alıp havaya fırlattı: "Gel buraya küçük Cihan! Amcan sana bu akşam Boğaz’da nasıl tavlama yapılır onu öğretecek!"
Ateş, Cihan’ın bu hallerine gülerek yerinden kalktı ve ağır adımlarla Ebru’nun yanına geldi. O sert, taviz vermez adamdan eser yoktu şimdi. Arkasından sarıldı Ebru’ya, ellerini karısının omuzlarına koydu. Başını Ebru’nun boynuna, o hiç silinmeyen "mührünün" olduğu yere gömdü.
"Biliyor musun kraliçem... Ömer’in o gülüşünde senin huzurunu, Cihan’ın yaramazlığını görmek... Benim en büyük zaferim bu. Başka hiçbir şeye, hiçbir yeni heyecana ihtiyacım yok. Sadece sen, ben ve şu küçük aslan..."
.
.
.
Geniş terasta, Boğaz’ın ışıkları suyun üzerinde dans ederken masada kahkahalar yükseliyordu. Cihan, kucağında uyuyakalan küçük Ömer’le şebeklik yapmaya devam ediyordu.
"Bak Ateş" dedi Cihan fısıltıyla ama muzip bir tonla, "Bu çocuk uyurken bile bana benziyor. Şu kaşının kalkışına bak, aynı ben! Mira, hayatım, bizimki de böyle uykucu ama karizmatik olursa yandık, eve sığmayız!"
Mira gülerek Cihan’ın koluna vurdu. "Cihan, sussana! Uyandıracaksın çocuğu, sonra Ateş seni Boğaz’ın sularına fırlatacak."
Ateş, Cihan’ın bu hallerine sadece hafifçe gülümsedi. Ama gözleri masadaki kadehlere ya da İstanbul’un ışıklarına değil, sadece yanındaki kadına kilitlenmişti. Ebru, beyaz şifon elbisesinin içinde, saçları rüzgarda hafifçe uçuşurken o kadar duru, o kadar huzurlu görünüyordu ki...
Ateş, elini masanın altından uzatıp Ebru’nun elini kavradı. Parmaklarını karısının parmaklarına kenetledi; sanki bir an bıraksa bu rüya dağılacakmış gibi bir sahiplenmeyle...
Cihan ve Mira kendi aralarında şakalaşırken, Ateş sandalyesini Ebru’ya iyice yaklaştırdı. Sesi, sadece Ebru’nun duyabileceği o pürüzsüz ve derin tınıya büründü:
"Biliyor musun Ebru..." dedi, gözlerinin en derinine, o karanlıkları silen bir aşkla bakarak. "1 yıl geçti. O fırtınalar, o Mardin’in boğucu havası, o intikam yeminleri... Hepsi bu suların altında kaldı. Ama sana olan o ilk günkü yangınım hiç sönmedi."
Ebru, Ateş’in bu ani ve derin itirafıyla duraksadı, kalbi yine o hastane odasındaki gibi teklemişti. Ateş devam etti, elini kaldırıp Ebru’nun yanağını okşadı:
"Seni sevmek, benim bu hayatta verdiğim en doğru karar kraliçem. Ömer’in babası olmak, senin o yorgun ama huzurlu gülüşünü izlemek... Ben bu dünyayı senin için yakardım ama seninle yeniden kurdum. Sen benim hem imtihanımdın hem de mükafatım oldun. Seni her nefesimde, her zerremde seviyorum."
Ebru’nun alnına uzun, huzur dolu bir öpücük kondurdu:
"İyi ki varsın Ebru... İyi ki benimsin."
.
.
.
Boğaz’ın serin esintisi, villanın devasa pencerelerinden süzülen altın rengi güneş ışıklarıyla buluşuyor. Ateş ve Ebru, mermer gibi bembeyaz çarşafların arasında, birbirlerine kenetlenmiş bir halde mışıl mışıl uyuyorlar. Mardin’in o tozlu, gürültülü sabahları çok geride kalmış; şimdi sadece huzurun sesi var.
Ta ki o yumuşak, "pat pat" sesleri odada yankılanana kadar...
Kapı hafifçe aralanıyor ve bizim küçük Ömer, üzerinde ayıcıklı pijamaları, elinde uyku arkadaşı tavşanıyla içeri süzülüyor. Bir yılın sonunda artık "düşe kalka" yürümeyi sökmüş ama hala o tombiş bacakları birbirine dolanıyor.
Ömer, yatağın kenarına kadar geliyor, bir süre o devasa yatakta uyuyan anne ve babasına bakıyor. Sonra o meşhur "Cihan vari" inatçılığıyla, yatağın kenarındaki pufa tırmanıp, oradan da paytak paytak yatağın ortasına, Ateş ve Ebru’nun tam arasına dalıyor!
Ateş, uykusunun en derin yerinde bile Ebru’nun kokusunu alarak uyanıyor. Gözlerini hafifçe aralayıp yanındaki güzelliğe bakıyor. Ebru, güneşin saçlarına vurduğu o ışıltıyla bir melek gibi görünüyor. Ateş, o meşhur edasıyla yatakta hafifçe doğrulup Ebru’nun boynuna, o hiç unutmadığı "mühürlü" noktaya doğru eğiliyor...
Tam dudakları Ebru’nun tenine değecekken... Küçük, yumuşak ve bir o kadar da kararlı bir el, Ateş’in yanağına "şap" diye yapışıyor!
"Hayıl!" diye bir ses yükseliyor yatağın ortasından.
Ateş duraksıyor, gözlerini fal taşı gibi açıyor. Bir de bakıyor ki, Ömer aralarına kurulmuş, kaşlarını tıpkı Ateş gibi çatmış, babasına "Annemi öpme, o sadece benim!" der gibi bakıyor.
Ebru, bu tatlı kargaşayla gözlerini açıp kıkırdamaya başlıyor. "Ateş... Galiba senin tahtın sallanıyor" diyor neşeyle.
Ateş, Ömer’in o tombiş elini öpüp geri çekiliyor. "Bak sen şu ufaklığa! Kim öğretiyor sana bunları aslan parçası? Kesin o Cihan amcanın işi bunlar!"
ateş ömeri kollarından tutarak havaya kaldırıyor. "Sen babana kafa mı tutuyorsun küçük adam? Cihan amcanın aklıyla iş yaparsan, akşama dondurma yok sana!" Ömer, babasının bu "sert" ama sevgi dolu sesine kıkırdayarak cevap veriyor ve Ateş’in sakallarına yapışıyor.
Ebru, yatakta doğrulup Ateş’e, kucağındaki Ömer’e bakıyor Gözleri doluyor ama bu sefer mutluluktan...
Ateş, Ebru’nun elini tutup dudaklarına götürüyor, Ömer’in engelleme çabalarına inat karısının elini uzunca öpüyor. "Seni çok seviyorum Ebru... Bu kaotik, gürültülü ama aşk dolu dünyayı seninle kurduğum her saniyeye şükrediyorum."
.
.
.
Ebru, yatak odasındaki devasa aynanın karşısında durmuş, kendisine bakıyordu. Üzerinde, vücudunu bir eldiven gibi saran, gece mavisi ve siyahın en derin tonlarını barındıran saten bir elbise vardı. Elbisenin ince askıları omuzlarından aşağı süzülüyor, sırtındaki derin dekolte ise teninin pürüzsüzlüğünü bir ay ışığı gibi ortaya çıkarıyordu. Kumaş o kadar kaliteliydi ki, Ebru her hareket ettiğinde su gibi akıyor, kıvrımlarını ustalıkla mühürlüyordu.
Saçlarını ensesinde dağınık ama özenli bir topuz yapmıştı; birkaç tutam, Ateş’in öpmeye doyamadığı boynuna doğru serbestçe dökülüyordu. Dudaklarına sürdüğü vişne çürüğü rengindeki ruj, yüzündeki o masum ama davetkar ifadeyi keskinleştirmişti. Kulaklarına taktığı pırlanta küpeler, odanın loş ışığında her başını çevirişinde parlıyordu.
Ebru, Ateş’in sevdiği o ağır ve büyüleyici kokuyu boynuna ve bileklerine hafifçe sürdü. Son bir kez aynaya baktığında, artık o Mardinli ürkek kız değil, İstanbul’un kalbinde bir aslanın kalbine hükmeden kraliçeydi. Topuklu ayakkabılarının üzerinde doğruldu, omuzlarını dikleştirdi ve odadan çıkmak üzere kapıya yöneldi.
Tam o sırada kapı açıldı ve içeriye Ateş girdi. Üzerindeki gömleğinin ilk birkaç düğmesini açmış, yorgun ama Ebru’yu gördüğü an tüm yorgunluğu silinen o adam... Ateş, kapının eşiğinde donup kaldı. Gözleri Ebru’nun ayakkabılarından başlayıp, omuzlarına, oradan da ıslak bakışlı gözlerine kadar tırmandı.
Ateş’in bakışları bir anda koyulaştı; o "can yakan" gülümsemesi bu kez yerini derin bir sessizliğe ve hayranlığa bıraktı. Odanın içindeki hava bir anda ısındı, dışarıdaki Boğaz esintisi bile bu çekimi soğutmaya yetmezdi.
Ateş, ağır adımlarla Ebru’ya yaklaştı. Aralarında santimler kalana kadar durmadı. Elini uzatıp Ebru’nun belindeki ince kumaşı kavradı ve onu kendine doğru çekti.
"Ebru..." dedi sesi her zamankinden daha boğuk ve baskın çıkarak. "Bu akşam dışarı çıkacağımızı söylemiştim ama seni bu halde gördükten sonra, bu odadan çıkmamıza izin vereceğimi mi sanıyorsun?"
Ebru, Ateş’in elini göğsüne koydu; aslanın kalbi sanki yerinden çıkacakmış gibi sertçe vuruyordu.
.
.
.
Yorumlarınızı bekliyorum bir sonraki bölümde görüşmek üzere 💖💖
