İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

21. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

20.BÖLÜM SÜRPRİZ

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 20.BÖLÜM SÜRPRİZ
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime · Okuduğun bölüm
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

İstanbul’da ikinci sabah... Ebru ve Mira, kiraladıkları bu mütevazı evin pencerelerinden Boğaz’ın puslu sabahına bakarken, karşı dairede bir hareketlilik fark ettiler. Eşyalar taşınıyor, ağır koliler içeri giriyordu.
Mira, elinde çay bardağıyla camın kenarına iyice sokuldu. "Ebru, bak hele! Karşıya biri taşınıyor. İnşallah huysuz bir ihtiyar değildir, tam huzur bulduk derken..."

Tam o sırada, karşı dairenin kapısı açıldı ve içeriye uzun boylu, omuzları dik, bakışları hem hüzünlü hem de sarsılmaz bir kararlılıkla dolu o adam girdi. Cihan.
Mira’nın elindeki bardak titredi, Ebru ise gözlerine inanamayarak cama yapıştı. Cihan, elindeki son koliyi yere bırakıp kafasını kaldırdı ve doğrudan onların penceresine baktı. Yüzünde, "Sizi bu koca şehirde kurda kuşa yem eder miyim sandınız?" diyen o hafif, güven veren gülümsemesi belirdi.

Mira, terliklerini bile giymeden kapıya fırladı. karşı dairenin açık kapısında bitti nefes nefese kalmıştı.
"Cihan? Sen... Senin burada ne işin var? Mardin... Konak... Her şeyi nasıl bıraktın?"
Cihan, Mira’nın o darmadağın ama parlayan gözlerine baktı.

Bir adım yaklaştı, sesi her zamanki gibi tok ve güven vericiydi:
"Hasretin Mardin’i dar etti bana Mira. Ebru’nun hüznü, senin bu şehre tek başına kafa tutman uykularımı kaçırdı. Şimdi kapı komşusuyuz. Ne bir adım ötenizdeyim, ne bir adım gerinizde. Tam buradayım."
Ebru, kapı eşiğinde belirdiğinde gözyaşlarını tutamadı. Cihan’ın gelişi, sadece bir komşu gelişi değil; Mardin’den gelen bir "aile" sıcaklığıydı. Ama bu durumun bir de tehlikeli tarafı vardı...

.
.
.

İstanbul’un o serin sabahında, karşı dairenin kapısı ardına kadar açıktı. Koliler, yeni paketlenmiş eşyalar ve Cihan’ın Mardin’den getirdiği o ağır valizler koridoru doldurmuştu. Cihan, alnındaki teri silip ağır bir kitap kolisini kucaklarken; Mira ve Ebru kapıda belirdi.

"Yalnız mı taşıyacaksın bu kadar şeyi Cihan?" dedi Mira, kollarını sıvayarak. "Biz ne güne duruyoruz burada?"

Cihan, Ebru’nun elinde bir paketle içeri girmeye çalıştığını görünce hemen durdu. "Ebru Hanım, kurban olayım sen geç otur. Mira ile ben hallederiz, sen ağır kaldırma, bebek var..."

Ebru, elindeki mutfak gereçleri dolu paketi mutfak tezgahına bırakırken hafifçe gülümsedi. Bu, İstanbul’a geldiğinden beri yüzünde beliren en gerçek gülümsemeydi.
"Olmaz öyle şey Cihan. Yorulmam ben, sadece hafif şeyleri yerleştireceğim. Hem hareket etmek bana da, bebeğe de iyi gelir. Boş oturursam sadece düşünürüm, bırak iş yapayım da kafam dağılsın."

Cihan ne kadar itiraz etse de Ebru’nun o naif inadını kıramadı. Mira, büyük bir neşeyle perdeleri takmak için merdivene tırmanırken; Ebru mutfakta Cihan’ın bardaklarını, tabaklarını tek tek raflara dizmeye başladı. Cihan ise bir yandan ağır eşyaları yerleştiriyor, bir yandan da göz ucuyla Ebru’yu kontrol ediyordu.

O dar mutfakta, taze demlenen çayın buğusuyla birlikte İstanbul 'un o kasvetli havası sanki tamamen dağıldı. Ebru, raflara her bir bardağı dizerken sanki kendi hayatının kırık parçalarını da yerine oturtuyordu. Arada bir yorulup elini karnına götürdüğünde, Cihan hemen bir sandalye çekip onu zorla oturtuyordu.
"Bak, beş dakika dinlen sonra devam et. Yoksa Karan... yani, yoksa ben kendimi affetmem," diyecekken sustu Cihan. Ama Ebru anlamıştı; Cihan hala ona "emanet" gözüyle bakıyordu.

Birkaç saatin sonunda ev çiçek gibi olmuştu. Mira, yorgunluktan kendini koltuğa atarken; Ebru, Cihan’ın yeni mutfağında ilk kahveleri pişirmişti bile. Üçü de o yeni evde, karşı karşıya oturup ilk yudumlarını aldıklarında; İstanbul artık o kadar da korkutucu gelmiyordu. Bir kapı ötede bir dostun nefesini duymak, Ebru’nun yüreğindeki o büyük boşluğu biraz olsun kapatmıştı.

Cihan kahvesinden ağır bir yudum aldı, bakışlarını elindeki fincanın dibine, o kara boşluğa dikti. Sanki orada Karan’ın dağılmış, o her zamanki sertliğinden eser kalmamış yüzünü görüyordu. Ebru ve Mira nefeslerini tutmuş, Cihan’ın dudaklarından dökülecek o tek kelimeye bakıyorlardı.
"Karan..." dedi Cihan, sesi çatallanarak. "Onu hiç böyle görmemiştim Ebru. O dev gibi adam, sen o konaktan çıktığın gün resmen devrildi. Gururu yerle bir oldu ama o gururun altından öyle bir pişmanlık çıktı ki, sanki adamı her gün biraz daha eritiyor."

Cihan, Ebru’nun dolan gözlerine bakmaya cesaret edemeden devam etti: "Siz gittikten sonra o koca konak ona dar geldi. Geceleri uyumuyor; elinde senin bıraktığın o yarım kalmış kitabın, bazen de yastığının kenarında unuttuğun o tülbentinle odanda sabahlıyor. Herkesin içinde hala o asıp kesen ağa duruyor, kimseye zayıflığını göstermiyor ama kapılar kapandığında... Ben şahidim Ebru; duvarları yumrukladığını, kendi kendine 'Nasıl yaptım, nasıl elinden tutamadım?' diye inlediğini duydum."

Mira şaşkınlıkla araya girdi: "Karan Ağa ve pişmanlık? O adam hata yaptığını kabul eder miydi hiç?"
Cihan başını salladı. "Kabul etmek ne kelime Mira... O meşhur inadı resmen altında kaldı. Yemek yemiyor, sadece o karanlık çalışma odasına kapanıp dışarıyı seyrediyor. Sanki her an kapı açılacak da Ebru 'Ben geldim' diyecekmiş gibi kulağı hep o kapının sesinde. Hatta bir gece, çalışanlar senin odandan hıçkırık sesleri geldiğini fısıldaştılar. Kimse inanmak istemedi ama ben biliyorum; Karan Ağa ilk kez kendi vicdanıyla baş başa kaldı ve o vicdan onu diri diri yiyor."

Ebru, masanın altındaki ellerini sımsıkı kenetledi. Karnındaki bebeğin hafifçe kıpırdadığını hissetti; sanki o da babasının bu uzaklardaki acısını duymuş gibi... Karan’ın o sert çehresinin ardındaki yıkılmış adamı hayal etmek, Ebru’nun kalbindeki o sönmeye yüz tutmuş yangını yeniden alevlendirdi.
"Benim için mi..." diye fısıldadı Ebru. "Yoksa sadece gururu incindiği için mi bu halde?"
Cihan başını kaldırdı, gözleri dürüstlükle parlıyordu. "Gurur olsa çoktan başka birini bulur, intikam peşine düşerdi Ebru. Ama o her şeyi bıraktı. Tek derdi senin nefes aldığını, iyi olduğunu bilmek. Ama bilse bile... O pişmanlık, onun ömürlük cezası oldu artık."

Ebru, merdivenleri çıkarken aniden duraksadı, eli gayriihtiyari karnına gitti. Yüzü acıyla buruşurken derin bir nefes almaya çalıştı.
"Ebru? Ne oldu, iyi misin?" diye atıldı Mira, hemen koluna girerek.
"Bilmiyorum Mira... Bir sızı girdi, biraz keskin. Yoruldum herhalde bugün, ondandır."
Eve kendilerini dar attılar. Mira, Ebru’yu hemen yatağına yatırdı, ayakkabılarını çıkardı. Ama Ebru’nun yüzündeki o solgunluk geçmiyordu. Hafif hafif inleyerek yastığa gömüldü. Mira’nın içi parçalanıyordu; bir yanda en yakın arkadaşı, bir yanda Karan’ın emaneti olan o minik can...

Mira o gece gözünü kırpmadı. Ebru’nun başucuna bir sandalye çekti, ıslak havlularla alnını serinletti, elini bir an bile bırakmadı. Ebru ara ara uykuya dalıp sıçrayarak uyanıyor, her defasında "Karan..." diye sayıklıyordu. Mira, sabaha karşı iyice bitkin düşmüşken, dış kapının önünde hafif bir tıkırtı duydu.

Güneş henüz doğmamıştı ama Cihan, sanki ruhu o duvarların ötesindeki acıyı hissetmiş gibi ayaktaydı. Mira kapıyı araladığında, Cihan’ı eşikte buldu. Gözleri uykusuzluktan kızarmış, endişe her yanını sarmıştı.
"İyi mi?" diye fısıldadı Cihan, sesindeki o titremeyi gizleyemeyerek. "Gece boyu huzursuzdum, bir şeyler ters gidiyor gibi hissettim."
Mira gözleri dolu dolu başını salladı. "Sancısı vardı, sabaha kadar uyuyamadı. Yeni yeni daldı ama çok korkuyorum Cihan."

Cihan içeri süzüldü, koridorun loş ışığında Mira’nın yanına oturdu. İkisi, Ebru’nun yattığı odanın açık kapısına bakarak beklemeye başladılar. Cihan, Mira’nın yorgunluktan düşen omzuna elini koydu; o an sadece bir komşu değil, fırtınanın ortasındaki tek dayanaklarıydı.
"Korkma..." dedi Cihan sessizce. "Güneş doğana kadar buradayım. Kimseye bir şey olmasına izin vermem."
İkisi yan yana, sessiz bir nöbete durdular. Bir yanda acı çeken bir anne, bir yanda doğmayı bekleyen bir bebek ve karşılarında onları canı pahasına bekleyen iki sadık yürek...

Ebru’nun o acı dolu iniltileri yerini düzenli, yorgun nefes alışlara bırakınca oda bir nebze olsun sakinleşti. Mira, elindeki ıslak havluyu kenara bırakıp derin bir nefes aldı ve parmak uçlarında yürüyerek salona, Cihan’ın yanına geçti.

Mutfaktaki küçük lambanın cılız ışığı koridora vuruyordu. Cihan, pencerenin kenarında dikilmiş, dışarıdaki ıssız sokağı izliyordu ama zihni çok uzaklardaydı. Mira gelip yanına durunca, Cihan başını yavaşça ona çevirdi. Gözlerindeki o yorgun ama korumacı ifade Mira’nın içini titretti.
"Uyudu mu?" diye fısıldadı Cihan. Sesi gecenin sessizliğini bölmekten korkar gibiydi.
"Uyudu," dedi Mira, kollarını göğsünde kavuşturup duvara yaslanarak. "Ama uykusunda bile huzur yok Cihan. Sürekli Karan’ı sayıklıyor, sanki adam burnunun dibindeymiş gibi elini boşluğa uzatıyor. Bu sancı sadece bebekten değil, biliyorsun değil mi? Özlemden eriyor bu kız."

Cihan derin bir iç çekti, bakışlarını tekrar karanlığa çevirdi. "Biliyorum Mira. Karan da farklı değil ki... O koca adamın çocuk gibi hıçkırarak ağladığını gördüğümden beri, sevdanın insanı nasıl bir enkaza çevirebileceğini anladım. İkisi de birbirinin canını yakıyor ama birbirleri olmadan nefes bile alamıyorlar."

Mira, bir adım daha yaklaştı Cihan’a. Aramızdaki o mesafe azaldıkça, Cihan’ın yaydığı o güven veren sıcaklık Mira’nın tüm yorgunluğunu unutturdu.
"Peki ya biz?" dedi Mira, sesi titreyerek. "Biz hep başkalarının yangınını söndürmekle mi geçireceğiz ömrümüzü Cihan? Başkalarını korurken kendi içimizdeki o sızıyı ne yapacağız?"
Cihan duraksadı. Mira’nın bu kadar açık sözlü olması, aralarındaki o görünmez duvarı bir anda yıktı. Yavaşça Mira’ya döndü, elini kaldırdı ama dokunup dokunmamak arasında bir saniye tereddüt etti. Sonra, parmak uçlarıyla Mira’nın yorgunluktan çökmüş gözaltlarına hafifçe dokundu.

"Benim nöbetim sadece Ebru’ya değil Mira," dedi Cihan, sesi bu kez çok daha derinden geliyordu. "Ben buradayım, çünkü sen buradasın. Senin olduğun her yer benim için tek sığınak. Eğer sen yanmazsan, ben bu yangınları söndürmeye devam ederim. Yeter ki sen iyi ol."
Mira, Cihan’ın bu beklenmedik itirafıyla gözlerini kapattı. Elini, Cihan’ın yüzündeki elinin üzerine koydu. O an ne Karan’ın öfkesi ne Mardin’in töresi ne de İstanbul’un yabancılığı vardı. Sadece birbirine tutunmaya çalışan iki yaralı ruh vardı o karanlık salonda.

.
.
.