5. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ4.BÖLÜM KARAR
Bölümler 45Şu an: 4.BÖLÜM KARAR
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Adliyenin o ağır demir kapısı gıcırdayarak açıldı ve Yiğit, üzerinde üç gündür değişmediği tozlu gömleği, yorgun ama gururlu bakışlarıyla dışarı çıktı. Ebru’yu cübbesiyle o merdivenlerin başında gördüğünde duraksadı.
Kardeşini en son gördüğünde o, gelinliğinin içinde ağlayan bir çocuktu; şimdi ise karşısında koca bir şehre kafa tutan dev bir kadın vardı.
Yiğit: "Ebru... Küçük kardeşim..."
Ebru, profesyonel duruşunu bir kenara bırakıp abisine sıkıca sarıldı. Yiğit, Ebru’nun saçlarını koklayıp alnından öptü.
Yiğit: "Beni o delikten çekip çıkaracağını biliyordum. Sesini mahkeme salonunda duyduğumda, 'İşte' dedim, 'Soykan sülalesinin gerçek gücü bu'."
Ebru: "Geçti abi. Artık yanındayım. Kimse sana bir daha iftira atamayacak."
O sırada Karan yaklaştı. Yiğit ve Karan bakıştılar; aralarında kelimelere dökülmeyen, yılların yükünü taşıyan bir erkeklik ve sadakat selamlaşması geçti. Yiğit, Karan’ın omzuna sertçe vurdu.
Yiğit: "Onu sağ salim buraya getirdiğin için sağ ol kardeşim."
Karan: "O kendi geldi Yiğit. Ben sadece gölgesi oldum."
KONAKTA HUZUR SOFRASI
Akşam çökerken konağın avlusu, yıllar sonra ilk kez bu kadar aydınlık ve hayat doluydu. Ortaya devasa bir yer sofrası kurulmuş, Melike Ana en güzel yemeklerini Yiğit’in dönüşü şerefine hazırlamıştı.
Mira, Mardin’in bu misafirperverliği karşısında büyülenmişti. "İstanbul’da biz bir sandviçle öğün geçiştiriyoruz, burada ise her yemek bir şölen!" diyerek tabağına konan içli köfteleri hayranlıkla inceliyordu.
Yiğit: (Gülümseyerek) "Mardin’in ekmeği serttir ama gönlü geniştir Mira Hanım. Hele ki Ebru gibi bir kardeşin varsa, o ekmek her zaman daha tatlı gelir."
Ebru, abisinin yanına oturdu. Üzerindeki o sert avukat zırhını çıkarmış, sadece abisinin küçük kardeşi olmuştu. Bakışları sofranın diğer ucunda oturan Karan’a kaydı. Karan, her zamanki ağırbaşlılığıyla ama bu sefer gözlerinde gizleyemediği bir parıltıyla Ebru’yu izliyordu. Aralarında tek bir kelime geçmese de, nehir kenarındaki o sözsüz yemin hala ikisinin de ruhundaydı.
Melike Ana: (Dualar ederek) "Şükürler olsun... Oğlum evinde, kızım dizimin dibinde. Karan, oğlum, senin de hakkın büyük. Sen olmasaydın bu konak bu gece öksüz kalırdı."
Karan başını hafifçe eğdi. "Vazifemizdir ana. Soykanların başı dik olduğu sürece bizim de sırtımız yere gelmez."
Yemekten sonra herkes çekildiğinde, Ebru avludaki suyun başına geçti. Mira çoktan odasına çıkmış, bugünün heyecanından yorgun düşüp uyumuştu. Yiğit de annesiyle hasret gideriyordu.
Karan, yavaş adımlarla Ebru’nun yanına yaklaştı.
Karan: "Yarın ne yapacaksın? Abini kurtardın, Mardin’e kim olduğunu gösterdin. Gidecek misin?"
Ebru, suyun serinliğine elini daldırdı. "Gidecektim Karan. Planım buydu. Ama bugün adliyede o cübbeyi giydiğimde, burada yapılacak daha çok iş olduğunu anladım. Hazar gibi adamlar hala dışarıdayken, adalet sadece bir duruşmalık olmamalı."
Karan’ın yüzüne bir rahatlama yayıldı.
Ebru: "Ayrıca... Nehir kıyısında birine bir söz verdim. Ben sözümü tutan biriyim."
Karan yavaşça yaklaşıp Ebru’nun yanına durdu. Gökyüzündeki yıldızlar, sanki bu yeni başlangıcı kutsuyordu. Hiçbir tehdit, hiçbir düşman o anki huzuru bozamazdı.
Akşamüzeri güneş çekilip el ayak durulduğunda, Melike Ana avludaki sedire oturmuş, ayıklanacak taze reyhanları önüne almıştı. Ebru, yorgunluğunu atmak için annesinin yanına gelip başını onun dizine koydu. Melike Ana, nasırlı ve şefkatli elleriyle kızının saçlarını okşamaya başladı.
Melike Ana: "Ah benim güzel kızım... Avukat oldun, abini koca bir dertten kurtardın, tüm şehre adını ezberlettin. Ama bakıyorum da, omuzların hâlâ çok yorgun."
Ebru: "Geçti anne, bak hepimiz bir aradayız ya, yorgunluk falan kalmadı bende."
Melike Ana reyhanlardan bir demet alıp kokladı, sonra gözlerini kısarak kızına baktı. O meşhur "annelik radarları" devreye girmişti.
Melike Ana: "Bak Ebru, okul dedin bekledim, İstanbul dedin bekledim, kariyer dedin sustum. Ama yaşın geldi 22'ye... Senin yaşındayken benim kucağımda Yiğit vardı, sen de yoldaydın. Bu hayat sadece kanun kitaplarıyla, adliye koridorlarıyla geçmez."
Ebru: (Gülerek başını kaldırdı) "Yapma anne, yine mi o konu? Ben daha yeni geldim, hemen beni baş göz mü edeceksin?"
Melike Ana: "Baş göz etmek değil niyetim, gönlünü bir limana bağlaman. Bak, Karan evladım... Beş yıl boyunca bir gün olsun başını yere eğmedi. Bir gün olsun bu kapıdan eksik olmadı. Gözü kapıda, kulağı sendeydi. O çocuk sana bakmıyor Ebru, o çocuk sana 'ibadet' ediyor resmen."
Ebru’nun yanakları istemsizce kızardı. "Anne, Karan benim çocukluk arkadaşım, koruyucumuz..."
Melike Ana: "Bırak bu avukat ağızlarını bana! Gözler yalan söylemez. İkiniz de birbirinize bakarken sanki dünya duruyor. Yiğit de farkında, ben de. Karan gibi mert, sadık ve seni her halinle kabul eden bir adamı bu devirde bulamazsın. Eğer niyetin yine kaçıp gitmekse, bu sefer o çocuğu da, beni de yakma. Ama niyetin kalmaksa... Artık şu konak bir düğün görsün, feryat değil."
Ebru tekrar annesinin dizine gömüldü. Annesinin bu açık sözlülüğü karşısında savunma yapacak tek bir maddesi bile kalmamıştı.
Ebru: "Bilmiyorum anne... Her şey o kadar karışık ki."
Melike Ana: "Hiç de karışık değil. Kalbinin sesini dinle, cübbenin sesini değil. Hadi bakayım, şu reyhanları içeri götür de Karan’a bir yorgunluk kahvesi yap. Yanına da bol köpük, bol gönül koy."
Melike Ana’nın o ağır ve manalı konuşmasından sonra Ebru, biraz şaşkın biraz da utangaç bir şekilde mutfağa süzüldü. Tam ocağın başına geçip cezveyi eline almıştı ki, mutfak kapısının eşiğine yaslanmış, muzip bir gülümsemeyle onu izleyen Mira’yı fark etti. Mira, kollarını göğsünde kavuşturmuş, "avını yakalamış avcı" edasıyla bakıyordu.
Mira: "Valla Ebrucuğum, ben İstanbul’da o kadar duruşmaya girdim, o kadar savunma dinledim ama Melike Ana’nın şu son 'iddianamesi' kadar etkileyicisini görmedim. Kadın resmen davayı bağladı!"
Ebru: (Cezveye kahve koyarken yüzünü gizlemeye çalışarak) "Mira, sen ne zamandan beri kapı dinliyorsun? Ayıp değil mi?"
Mira: (Mutfağın ortasına gelip Ebru’nun yanına sokularak) "Ayıp olan benim dinlemem değil, senin şu koskoca Karan gerçeğini hâlâ 'çocukluk arkadaşım' diye yutturmaya çalışman! Kızım, Melike Ana 'O çocuk sana ibadet ediyor' dedi ya... Daha ne desin? 'Alın size nikah memuru' diye Savcı Bey’i mi çağırsın konağa?"
Ebru: "Abartma Mira. Annem işte... Biliyorsun buranın adetlerini, hemen herkesi evlendirme derdindeler."
Mira: "Hadi oradan! Bak bana bak..." (Ebru’nun çenesini tutup kendine çevirir) "Gözlerin parlıyor Ebru Soykan. O cübbeyi giyip adliye koridorlarını titretirken bile şu anki kadar heyecanlı değildin. Adamın adı geçince elin ayağına dolanıyor, cezveye şeker yerine tuz koyacaksın az kalsın!"
Ebru istemsizce elindeki şeker kaşığına baktı ve gerçekten de tuzu almak üzere olduğunu fark edince hemen elini çekti. Mira kahkahayı patlattı.
Mira: "Aha! Suçüstü yakalandın! Bak tatlım, bir dost tavsiyesi; bu kadar 'strateji', 'mantık', 'kanıt' yeter. Kalbinin dosyası önünde açık duruyor. Karan gibi bir adamı ben İstanbul’da arasam, anca eski siyah-beyaz filmlerde bulurum. Adam hem koruyor, hem seviyor, hem de bakışlarıyla insanın içini eritiyor. Daha ne istiyorsun? Plazalardaki 'pazar brunch’ı' seven çocukları mı?"
Ebru: "Mira, gerçekten çok sinir bozucusun..." (Ama o da hafifçe gülümsemeye başlar)
Mira: "Biliyorum, ama haklıyım! Hadi, yap şu kahveleri. Ama bak uyarayım, Melike Ana’nın dediği gibi 'bol gönül' koy içine. Yoksa ben gidip Karan’a 'Ebru aslında sana çok aşık ama avukatlık gururundan söyleyemiyor' derim, valla yaparım!"
Ebru: "Sakın öyle bir şey yapma! Rezil oluruz!"
Mira: "O zaman o kahveyi o avluya öyle bir götür ki, adam senin sadece davanın değil, kalbinin de galibi olduğunu anlasın. Hadi göreyim seni 'Mardin’in Gülü'!"
Mira, Ebru’nun omzuna hafifçe vurup mutfaktan neşeyle çıkarken, Ebru elinde cezveyle baş başa kaldı. Kalbi gerçekten de Mira’nın dediği gibi, bir duruşma öncesindeki kadar hızlı çarpıyordu.
Ebru tam kahve tepsisini eline almışken, konağın dışından gelen acı bir fren sesi ve ardından yankılanan birkaç el silah sesi avludaki tüm huzuru cam gibi parçaladı. Melike Ana çığlık atarak ayağa kalktı, Yiğit anında belindeki silaha davrandı.
Karan, mutfağın kapısına bir gölge gibi belirdi. Bakışları artık o yumuşak adamın değil, bir savaşçınınkine dönmüştü.
Karan: "Ebru, içeri gir! Mira, Melike Ana'nın yanına!"
Dış kapı gürültüyle çalındı. Gelen polis ya da jandarma değildi; Hazar’ın en genç ve en başına buyruk adamlarından biri olan, gözü dönmüşlüğüyle bilinen Civan ve bir grup adamıydı. Kapı açıldığında, Civan elindeki zarfı Yiğit’in ayaklarının dibine fırlattı.
Civan: "Ferit’i içeri attınız, zafer kazandık sandınız değil mi? Ama o kol düğmesi sadece Ferit’i değil, hepimizi yaktı. Hazar Ağa’nın selamı var; 'Adalet sarayda bittiyse, hüküm sokakta başlar' diyor."
Yiğit: (Dişlerinin arasından) "Defol git buradan Civan! Bir adım daha atarsan, bu konak senin mezarın olur."
Civan: "Benimle değil, arkamdakiyle konuşun."
Arabadan ağır adımlarla inen Hazar değil, bölgenin en yaşlı ve sözü geçen Aşiret Meclisi temsilcilerinden biriydi. Elinde kararmış, eski bir mühürlü kağıt tutuyordu.
Yaşlı adam avluya girdiğinde Karan ve Yiğit bile saygıyla geri çekilmek zorunda kaldılar. Töre, kanundan daha hızlı hüküm veriyordu.
Meclis Üyesi: "Ebru Soykan... Ferit hapse girdi. Soyumuzun onuru bir 'yabancı' tanık ve bir 'şehirli' avukat yüzünden lekelendi. Ama kan dökülmesin dedik. Karar verildi: Ferit’in hapiste geçirdiği her gün için, Soykan ailesi bir bedel ödeyecek."
Ebru: (Öne çıkarak, sesi titrese de dik durarak) "Ne bedelinden bahsediyorsunuz? Biz bir suçluyu adalete teslim ettik!"
Meclis Üyesi: "Senin adaletin bizim kanunlarımızı hiçe saydı. Ya davanı geri çekeceksin ya da... Karan’ın bu konaktaki himayesi bitecek. Karan, madem onları korudun, şimdi bedelini sen ödeyeceksin. Ya bu topraklardan sürülürsün ya da Hazar’ın kız kardeşiyle evlenip bu iki aileyi kanla değil, bağla birleştirirsin."
Avluda ölüm sessizliği oldu. Ebru, Karan’ın yüzüne baktı. Karan’ın çenesi kilitlenmiş, gözleri Hazar’ın adamlarına nefretle bakıyordu. Bu, Hazar’ın en sinsi hamlesiydi. Ebru’yu bir "eş" olarak alamamıştı ama şimdi Ebru’nun en büyük sığınağını, Karan’ı elinden alıyordu.
Mira'nın Şoku
Mira, kapı aralığından izlediği bu sahnede dehşete düşmüştü. "Bu... bu çağ dışı! Karan’ı zorla mı evlendirecekler? Ebru, bir şey yap!"
Avludaki o ağır sessizlik, yaşlı meclis üyesinin elindeki mühürlü kağıdı masaya bırakmasıyla iyice gerildi. Hazar’ın adamları zafer kazanmış gibi bakarken, Karan’ın yumrukları sıkılıydı. Ama Yiğit, beklenmedik bir sakinlikle öne çıktı.
Yiğit: (Sesi çok derinden ve soğuk geliyor) "Hükmünüzü verdiniz, kağıdınızı mühürlediniz... Ama unuttuğunuz bir şey var ağalar. Siz Hazar’ın şerefini kurtarmaya çalışırken, o şerefin çoktan nehrin sularına kapılıp gittiğini bilmiyorsunuz."
Herkes Yiğit’e döndü. Hazar’ın adamı Civan, alaycı bir şekilde güldü: "Ne saçmalarsın Yiğit? Hazar Ağa’nın namusu Mardin’in dağı gibidir!"
Yiğit: "O dağ çoktan çöktü Civan. Hazar’ın kız kardeşi Dilan... Hani o Karan ile evlendirmeye çalıştığınız kız... O kız şu an nerede sanıyorsunuz?"
Yiğit cebinden eski, sararmış bir fotoğraf ve bir mektup çıkardı. Bunlar, hapse girmeden önce bir şekilde eline geçmiş belgelerdi.
Yiğit: "Hazar, kız kardeşini bir 'bağ' kurmak için piyon olarak kullanıyor ama Dilan’ın kalbi çoktan başkasına mühürlü. Dilan, beş yıl önce Ebru bu konaktan kaçtığında onunla beraber kaçacaktı. Kiminle biliyor musunuz? Hazar’ın 'öldürüldü' dediği ve suçunu benim üzerime yıktığı o adamla; Selim’le!"
Ebru şok içinde abisine baktı. Karan ise gözlerini kıstı, olayı anlamaya çalışıyordu.
Yiğit: "Selim’i ben öldürmedim ağalar. Selim’i, kız kardeşiyle kaçmak üzereyken yakalayan Hazar’ın kendisi öldürdü! Selim’in cesedini nehre atan da, suçu benim üzerime yıkan da o. Dilan ise şu an Hazar’ın çiftliğinde bir odada kilitli tutuluyor, çünkü abisinin katil olduğunu biliyor!"
Lütfen emeklerimin karşılığı olarak beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın ✨️✨️
