İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

45. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

44.BÖLÜM UÇURTMA

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 44.BÖLÜM UÇURTMA
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime · Okuduğun bölüm
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Zaman, Arslanoğlu Malikanesi’nin üzerinden bir şifa rüzgarı gibi geçmiş; o endişeli bir haftayı geride bırakmıştı.Güneş ise sanki bu ailenin huzuruna eşlik etmek ister gibi her zamankinden daha parlak doğmuştu.

Malikanenin geniş bahçesinde kurulan kahvaltı sofrası, sadece yiyeceklerle değil, çocukların bitmek bilmeyen enerjisiyle donatılmıştı. Rüya, o korkutan halsizliğini tamamen üzerinden atmış; üzerinde bembeyaz, papatya nakışlı elbisesiyle çimlerin üzerinde adeta bir kelebek gibi uçuşuyordu.

"Baba! Bak, kelebeği yakalıycam!" diye bağırdı Rüya. O meşhur okyanus mavisi gözleri, şimdi iyileşmenin verdiği o saf ışıkla parlıyordu.

Ateş, elindeki gazeteyi masaya bırakıp kızını izlerken yüzünde, sadece Ebru’nun ve çocuklarının görebildiği o eşsiz, yumuşak gülümseme belirdi. "Dikkat et fıstığım, kelebeği korkutma," dedi sesi şefkatle yankılanarak.

Ebru, fırından yeni çıkmış sıcak poğaçaları masaya bırakırken Ateş’in yanına oturdu. Bir hafta önceki o yorgun halinden eser kalmamış, yanaklarına pembe bir canlılık gelmişti. "Gördün mü Ateş?" diye fısıldadı Ebru, başını kocasının omzuna yaslayarak. "Bir hafta önce burada nefesimizi tutmuş bekliyorduk. Şimdi ise bahçeye sığamıyoruz."

Ateş, Ebru’nun elini tutup parmaklarının üzerine derin bir öpücük kondurdu. "Senin duaların ve bu çocukların neşesi... Benim bu dünyadaki tek kalem burası Ebru. anladım ki, sizin burnunuz kanasa ben dünyayı yakarım ama siz gülünce cenneti burada kurarım."

Tam o sırada bahçe kapısından korna sesleri yükseldi. Cihan Mira’nın neşeli kahkahalarıyla bahçeye daldı. Mert, araba daha tam durmadan kapıyı açıp fırladı:

"Rüyaaa! Bak sana ne getirdim!"
Mert’in elinde kocaman, pembe bir uçurtma vardı. Ömer de hemen yerinden fırlayıp onlara katıldı. Üç çocuk, malikanenin o uçsuz buçaksız yeşilinde, ellerinde uçurtmayla koşmaya başladılar. Gökyüzü; bir oğlanın korumacı "abi" sesiyle, bir kızın neşeli "baba bak!" nidasıyla ve Mert’in bitmek bilmeyen yaramazlıklarıyla dolmuştu.

Mira, kucağında taze meyvelerle masaya yaklaşıp Ebru’ya sarıldı. "Ay vallahi özlemişim bu gürültüyü! Ev sessizleşince insanın ruhu daralıyor. Bak şunlara, sanki dünya onların etrafında dönüyor."

Cihan, Ateş’in yanına gidip omzuna sertçe vurdu. "Abi, bakıyorum keyifler gıcır. Rüya prensesimiz sahalara dönmüş. Mert’e de gün doğdu, uçurtma bahanesiyle yine kızının peşinde!"

Ateş kaşlarını çattı ama gözlerindeki parıltı her şeyi ele veriyordu. "Cihan, sabah sabah yine damat muhabbeti açma bana. Ama bak... Uçurtmayı iyi uçuruyorlar, hakkını yemeyeyim."

Güneş en tepeye yükseldiğinde, Arslanoğlu Malikanesi artık sadece bir taş yığını değil; sevginin, iyileşmenin ve sarsılmaz bir bağın simgesiydi. Ebru ve Ateş, el ele tutuşup çocuklarının uçurtmasının gökyüzünde süzülüşünü izlediler. Geçmişin o intikam ateşi sönmüş, yerini hiç sönmeyecek bir yuva sıcaklığına bırakmıştı.

Bahçedeki devasa çınar ağacının altına bu sefer sadece bir sofra değil, adeta minik bir oyun alanı kurulmuştu. Rüya, tamamen iyileşmenin verdiği o bitmek bilmeyen enerjiyle, elindeki minik sulama kabıyla çiçekleri değil, abisi Ömer’in ayaklarını suluyordu.

"Rüya! Yapma diyorum, ayakkabılarım ıslandı!" diye söylendi Ömer. Ama sesindeki o abi otoritesi, kız kardeşinin o masmavi gözlerini süzüp "Çiçeksin sen abi, büyüyeceksin!" demesiyle tuzla buz oldu.

Ateş, verandanın korkuluklarına yaslanmış, elindeki kahvesiyle bu manzarayı izlerken kendi kendine mırıldandı: "Bak bak, laflara bak... Ebru, bu kız şimdiden hepimizi parmağında oynatıyor, farkında mısın?"

Ebru, içeriye taze sıkılmış portakal sularını hazırlarken Ateş’in yanına gelip koluna girdi. "Kime çekmiş acaba Ateş Bey? Hatırlatırım, sen de Arslanoğlu malikanesini parmağında oynatırdın bir zamanlar."

Ateş, Ebru’yu belinden tutup kendine çekti, alnına derin bir öpücük kondurdu. "Ama bu küçük hanım... Bu başka bir seviye."

Tam o sırada bahçenin diğer ucundan bir gürültü koptu. Cihan ve Mert, ellerinde kocaman bir şişme havuzla belirdiler! Cihan kan ter içinde kalmıştı ama Mert’in gözleri direkt Rüya’yı arıyordu.

"Abi! Getirdik valla! Mira 'çocuklar serinlesin' dedi, biz de emir kuluyuz biliyorsun," diye seslendi Cihan, havuzu çimlerin üzerine bırakırken.

Mert, saniyeler içinde Rüya’nın yanına koştu. "Rüya bak! Havuz geldi, beraber yüzeceğiz!"

Ateş’in gözleri bir anda kısıldı, kahve fincanını masaya bırakışı bile o eski "racon" havasındaydı. "Beraber mi? Cihan, senin oğlun niye benim kızımla aynı havuzda yüzüyor?"

Cihan kahkahalarla bahçeyi inletti. "Abi valla psikoloğa gitmemiz lazım seninle."

Ebru ve Mira, beylerin bu bitmek bilmeyen "korumacılık" atışmalarına bakıp birbirlerine göz kırptılar. Mira, elindeki güneş kremiyle çocuklara doğru ilerlerken; "Ateş, boşuna uğraşma. Bak Rüya şimdiden Mert’in elini tuttu bile!" diye bağırdı.

Ateş arkasını döndüğünde; Rüya’nın gerçekten de Mert’in elinden tutup havuzun yanına heyecanla zıpladığını gördü. O an Ateş Arslanoğlu’nun o koca yüreğinde hem büyük bir kıskançlık hem de dünyanın en derin huzuru aynı anda çarpıştı.

Ebru, Ateş’in elini tutup kalbinin üzerine koydu. "Bak Ateş... Okyanus mavisi gözleri gülüyor. Bir hafta önce ateşi düşsün diye dua ederken, şimdi kiminle havuzda yüzeceğini dert ediyoruz. Bundan daha büyük bir mutluluk var mı?"

Ateş derin bir iç çekti, karısının elini sıkıca kavradı. "Haklısın Ebru... Varsın Mert elini tutsun, varsın Cihan darlasın... Yeter ki bu bahçeden kahkaha sesi eksik olmasın."

Güneş, Arslanoğlu Malikanesi’nin üzerinde süzülürken; suyun şırıltısı, çocukların neşeli çığlıkları ve iki eski dostun bitmek bilmeyen atışmaları birbirine karışıyordu. İntikam ateşi sönmüş, yerini hayatın en güzel, en cıvıl cıvıl baharına bırakmıştı.

.
.
.
.

Güneş, Arslanoğlu Malikanesi’nin pencerelerinden içeri süzülüp odayı altın sarısına boyarken; Ebru, boy aynasının önündeki pufun üzerine oturmuş, minik Rüya’yı dizlerinin arasına almıştı. Elindeki fırçayla Rüya’nın ipek gibi dalgalı, kumral saçlarını büyük bir özenle tarıyordu.

Rüya, aynadaki yansımasına bakıp kıkırdıyor, bir yandan da elindeki minik ayıcığıyla oynuyordu. Tam o sırada, okyanus mavisi gözlerini annesinin gözlerine dikti ve o tatlı, çocuksu sesiyle konuşmaya başladı.

"Anne biliyor musun? Mert bugün bana ne dedi?"
Ebru, bir yandan saçın arasına pembe bir fiyonk yerleştirirken gülümsedi. "Ne dedi benim güzel kızım?"

Rüya, sanki dünyanın en büyük sırrını veriyormuş gibi sesini alçalttı ama heyecanı her halinden belliydi. "Dedi ki; 'Rüya, senin gözlerin deniz gibi. Ben denizi çok seviyorum!' Sonra gitti bana bahçeden o sarı çiçeklerden topladı anne! Ama babam görmesin diye arkasına sakladı."

Ebru, fırçayı masaya bırakıp kızının omuzlarından tutup kendine çevirdi. Rüya’nın yanakları anlatırken hafifçe pembeleşmişti. "Öyle mi? Demek Mert sana çiçekler topluyor..."

"Evet anne! Mert çok komik. Dün havuzda yüzerken bana 'Korkma Rüya, ben senin elini tutarım, seni hiç bırakmam' dedi. Sonra Ömer abi gelince Mert hemen kaçtı!" Rüya, elleriyle ağzını kapatıp kıkırda maktan kendini alamadı. "Mert, babamdan çok korkuyor anne. Ama beni çok seviyormuş, gizlice kulağıma söyledi."

Ebru, kızının bu masum ve içten anlatışına bakarken kalbinin eridiğini hissetti. Rüya, tıpkı kendi küçüklüğü gibi ama bakışları tamamen Ateş’ti. "Peki sen seviyor musun Mert’i bakalım?"

Rüya, okyanus mavisi gözlerini kocaman açıp başını yana eğdi. "Seviyorum anne... Mert benim kahramanım gibi. Bana hep en sevdiği oyuncaklarını veriyor. Ama babama söyleme tamam mı? Babam Mert’e kızmasın."

Tam o sırada kapı eşiğinde beliren gölgeyle ikisi de irkildi. Ateş, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde o meşhur "kıskanç baba" ifadesiyle onları izliyordu.

"Neyi söylemeyecekmişiz babaya bakayım?" dedi Ateş, sahte bir sertlikle odaya girerek.

Rüya hemen annesinin arkasına saklanıp kıkırdamaya devam etti. "Sır baba! Annemle bizim sırrımız!"

Ateş, Rüya’yı kaptığı gibi kucağına alıp burnunu kızının boynuna gömdü. "Ben o Mert’e gününü göstereceğim! Ebru, bu kız şimdiden kapı dışarı etmeye başladı beni, yandık ki ne yandık!"

.
.
.

Malikanenin o cıvıl cıvıl gündüzü yerini, ay ışığının bahçedeki havuzun suyunda raks ettiği, derin ve huzurlu bir sessizliğe bırakmıştı. Çocukların odalarından gelen o düzenli nefes sesleri, Arslanoğlu Malikanesi'nin yeni koruyucuları gibiydi.

Ömer rüyasında muhtemelen yeni bir kaleyi fethediyor, minik Rüya ise babasının okyanus mavisi bakışlarını uykusuna taşımıştı.

Ebru, verandanın sallanan koltuğuna oturmuş, omuzlarına aldığı şalla gecenin serinliğinden korunuyordu. Tam o sırada arkasından yaklaşan tanıdık adım seslerini duydu. Ateş, elinde iki kupa sıcak çayla gelip Ebru’nun yanındaki boşluğa yerleşti. Bir süre hiç konuşmadılar; sadece gecenin senfonisini ve uzaklardan gelen o hafif rüzgarın sesini dinlediler.

Ateş, çayını masaya bırakıp Ebru’nun elini sıkıca kavradı. Parmaklarıyla Ebru’nun avuç içindeki o ince çizgileri, sanki oradaki hayat haritasını ezberlemek ister gibi takip etti.

"Bazen inanmakta zorlanıyorum Ebru," dedi Ateş, sesi gecenin karanlığında kadife gibi bir tonda yankılanarak. "Onca fırtınanın, onca mücadelenin içinden geçip... Bir gün bu bahçede çocuklarımızın kahkahalarıyla iyileşeceğimi söyleselerdi, buna inanmak hayal gibi gelirdi."

Ebru başını Ateş’in omzuna yasladı, gözlerini kapatıp kocasının o güven veren kokusunu içine çekti. "Senin kalbin hep oradaydı Ateş. Sadece o koca dünyanın yükünden yolunu bulamıyordun. Biz o yükü beraber omuzladık."

Ateş, Ebru’nun saçlarını koklayıp derin bir iç çekti. "Rüya bugün bana ne dedi biliyor musun? 'Baba, senin gözlerin deniz gibi ama ben denizde hiç boğulmuyorum, yüzüyorum' dedi. Ebru... Ben o gözlerde boğulmaktan kurtuldum, senin sayende hayatta kaldım."

Ebru doğrulup Ateş’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. Göz göze geldiklerinde, okyanus mavisi iki çift gözün birbirine karışmasıyla sanki zaman durdu. "Bizim hikayemiz büyük bir sabırla, büyük bir inançla örüldü Ateş... Bak, o eski fırtınalar şimdi sadece bizi ısıtan bir yuva sıcaklığına dönüştü. Geçmişin yorgunluğunu geride bıraktık, geleceği ise aşkla mühürledik."

Ateş, Ebru’nun alnına uzun ve derin bir öpücük kondurdu. "Geçmişi sevgiyle iyileşmiş bir kadın, geleceği aşkla mühürlenmiş bir adam... Ve onların dünyayı güzelleştirecek çocukları. Arslanoğlu efsanesi asıl şimdi başlıyor Ebru."

Malikanenin ışıkları birer birer sönerken, bahçedeki çınar ağacı bu büyük aşkın en sadık şahidi olarak sessizce selam durdu. Artık ne öfke vardı, ne de hüzün... Sadece, bir kadının zarafetiyle bir adamın gücünden doğan o sonsuz huzur kalmıştı.

💖

💖

💖

...