27. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ26.BÖLÜM ACI
Bölümler 45Şu an: 26.BÖLÜM ACI
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Akşam saatleri... Evde, serumun etkisiyle biraz kendine gelen Ebru’nun gönlü olsun diye güzel bir sofra kurulmuş. Cihan, "Yengem iyileşti, kutlamamız lazım!" diyerek Ateş’i de yemeğe çağırmış. Ateş, elinde Ebru’nun en sevdiği çiçeklerle, biraz mahcup ama gözlerinde o geceki parıltıyla sofraya oturmuş.
Mira şen şakrak anlatıyor, Cihan ise Ateş’e durmadan takılıyor: "Bak Ateş, bu akşam 'atom' yok, sadece çorba var !" Ebru, üzerinde bu sefer daha şık bir hırkayla, yüzünde solgun ama huzurlu bir gülümsemeyle Ateş’e bakıyor. Ateş’in bakışları ise Ebru’nun üzerinde, sanki onu her türlü kötülükten korumak ister gibi siper olmuş.
Tam kaşıklar kalkmış, neşeli bir sohbet başlamışken; kapı sanki bir balyozla vurulmuş gibi sarsıldı. "GÜM! GÜM! GÜM!"
Cihan yerinden fırladı. "Bu ne lan?! Kim bu terbiyesiz?"
Karan, gözü dönmüş bir halde içeri daldı kapıyı kırmıştı . Mardin’den gelen o dedikoduların hıncıyla, yüzü nefretten kapkara kesilmişti.
Karan, sofrada Ebru’nun yanında oturan Ateş’i görünce bir an duraksadı, sonra acı bir kahkaha attı. "Demek doğruymuş! Mardin çalkalanıyor, 'Karan’ın karısı İstanbul’da sefa sürüyor' diye! Sen..." dedi parmağıyla Ateş’i işaret ederek, "Sen kimsin lan benim soframda, benim karımın yanında oturuyorsun?!"
Cihan, Karan’ın üzerine yürüdü. "Onca yaşattığın şeyden sonra sana hesap sorma hakkını kim veriyor karan ağa? Çık git çabuk, yoksa seni bu binadan aşağı ben atarım!"
Ebru, Karan’ın sesini duyduğu an elleri titremeye başladı. O korku, o eski kabuslar bir anda geri döndü. "Karan... Git buradan... Yalvarırım git..." diye fısıldayabildi. Ama Karan durmuyordu, Ateş’e doğru hamle yaptı: "Namusumuzu dile düşürdünüz! Bu bebeğin babası benim, bu kadının kocası benim!"
Ateş ayağa kalktı, Ebru’nun önüne siper oldu. Sesi buz gibiydi: "Sen hiçbir şey değilsin Karan. Sen sadece geçmişteki bir hatasın. Ebru’dan da, o bebekten de uzak duracaksın!"
.
.
.
Karan haykırarak sofradaki sürahiyi yere fırlattı. O cam kırılma sesiyle birlikte Ebru, elini kalbine götürdü. Gözleri karardı, nefesi kesildi. "Bebek..." diye inledi. Rengi bir anda kireçten daha beyaz oldu ve oturduğu sandalyeden yavaşça yere, Ateş’in ayaklarının dibine yığıldı.
Ateş, "Ebru!" diye bağırarak onu kucağına alırken; Cihan, Karan’ın boğazına yapışmıştı. Evde çığlıklar, cam kırıkları ve Ebru’nun baygın bedeniyle tam bir mahşer yeri yaşanıyordu.
Ebru’nun başı Ateş’in göğsüne düştüğü an, Ateş’in dünyası durdu. O sarsılmaz, her zaman sakin kalan adamın elleri ilk kez bu kadar titriyordu.
Ateş’in Feryadı:
"Ebru! Aç gözlerini, yalvarırım aç!" Ateş, dizlerinin üzerine çöküp Ebru’yu kucaklarken sesi hastaneyi değil, sanki gökyüzünü deliyordu. Karan’a dönüp öyle bir baktı ki, o yeşil gözlerdeki şefkat gitmiş, yerini saf bir katilin öfkesi almıştı.
"Eğer ona bir şey olursa... Eğer o bebeğe bir şey olursa, seni kendi ellerimle bu şehre gömerim Karan!"
Ateş, Ebru’nun o narin bedenini tüy gibi hafifçe kucağına aldı. Kalpli pijamalarının üzerine bulaşan birkaç damla su ve o korkunç solgunlukla, Ebru bir melek kadar savunmasızdı. Ateş, kapıya doğru fırlarken tek bir şeyi düşünüyordu: Onu kaybetmeyecekti.
Cihan, Karan’ın yakasını bırakmıyordu. Onu duvara yapıştırmış, gözyaşları öfkesine karışmıştı. "Mutlu musun abi?! Bak eserine! Kadını bu hale sen getirdin! Mardin’de hayatını kararttın, burada nefes aldırmadın! Senin o 'namus' dediğin şey, bir kadının canından daha mı kıymetli lan?! Git buradan! Bir daha sakın karşıma çıkma, yoksa kardeşim demem sıkarım kafana!"
Cihan, Karan’ı kapıdan dışarı, apartman boşluğuna fırlattı. Karan sarsılmıştı, ilk kez kardeşinin bu kadar nefret dolu olduğunu görüyordu ama gururu hala onu susturuyordu.
Mira ise darmadağındı. Yere çökmüş, elleriyle yüzünü kapatmış hıçkırarak ağlıyordu. Az önce kurduğu o güzel sofranın, o sevginin bu kadar çabuk yıkılmasını hazmedemiyordu. "Ebru... O çok korkuyordu... Hep bundan korkuyordu," diye fısıldıyordu. Üzerindeki şık elbisesi, yerdeki cam kırıklarının arasında kirlenmişti; tıpkı o geceki tüm umutları gibi.
Ateş, asansörü bile beklemeden merdivenlerden Ebru’yu kucaklayarak indi. Arabanın arka koltuğuna onu nazikçe yatırırken, "Dayan sevgilim... Dayan aslan parçası, az kaldı," diye sayıklıyordu. Direksiyona geçtiğinde, İstanbul trafiği onun için bir engel değildi artık. Korna sesleri, sirenler ve Ateş’in direksiyonu sıkan bembeyaz boğumları...
Hastanenin beyaz, ruhsuz koridoru... Ateş, ameliyathanenin kapısında sırtını duvara yaslamış, gözlerini bir noktaya dikmiş duruyor. Elleri hala Ebru’nun kanıyla ve o kalpli pijamalarından bulaşan sıcaklıkla titriyor. Yanında Cihan, başını ellerinin arasına almış, Mira ise Cihan’ın omzuna yaslanmış, sessizce gözyaşı döküyor.
Asansörün kapısı açıldı ve Karan, omuzları çökmüş, gururu yerle bir olmuş bir halde koridorda belirdi. O dağ gibi adam gitmiş, yerine yı yıkılmış bir enkaz gelmişti. Cihan onu görünce ayağa fırladı ama bu sefer bağırmadı; sadece nefretle baktı.
Karan, titreyen sesiyle fısıldadı: "Ebru... Nasıl? Bebek nasıl?"
Cihan, abisinin yüzüne tükürür gibi konuştu: "Şimdi mi aklına geldi?! O sofrayı başımıza yıktığında, yengem yere yığıldığında neredeydi o 'kocalığın'? Git buradan Karan, seni burada görmeye dayanamıyorum!"
Karan gitmedi. Koridorun en ucundaki sandalyeye çöktü, başını duvarlara vura vura ağlamaya başladı. Ateş ise ona bakmadı bile; onun dünyasında sadece içeride nefes almaya çalışan o kadın vardı.
Ameliyathanenin ışığı söndü. Kapı açıldığında Doktor Kadir Bey, yüzündeki o maskeyi yorgunlukla indirdi. Gözlerindeki ifade, koridordaki herkesin kalbine bir hançer gibi saplandı. Ateş, Cihan ve hatta en uçtaki Karan, doktorun etrafını sardı.
Doktor, derin bir nefes aldı ve boğuk bir sesle konuştu: "Durum çok kritik... Ebru Hanım'ın kalbi bu stresi ve sarsıntıyı kaldıramadı. İç kanama durmuyor. Bebek ise oksijensiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya."
Durdu, yutkundu ve o korkunç cümleyi kurdu: "Kendinizi her şeye hazırlayın. Tıbbi olarak bir noktaya geliyoruz ki... Anne ve bebek arasında bir seçim yapmak zorunda kalabiliriz. Kim karar verecekse, hazırlıklı olsun."
Ateş’in dizlerinin bağı çözüldü, duvara tutunmasa yere kapaklanacaktı. "Hayır..." dedi fısıltıyla. "İkisini de yaşatmak zorundasınız! Seçim diye bir şey yok!"
Karan ise bir deli gibi bağırmaya başladı: "Benim karım o! Benim çocuğum! Kimse seçim yapamaz!"
Cihan, abisinin yakasına yapıştı: "Hepsi senin yüzünden! Senin kararın yüzünden ölüyorlar!"
Mira çığlık atarak ikisini ayırmaya çalışırken, koridor bir anda güvenliğin ve hemşirelerin müdahale ettiği bir savaş alanına döndü. Ama en ortada, Ateş’in o sessiz ve yaşlı gözlerle ameliyathane kapısına bakışı vardı; o, kalbini orada, o kapının ardında bırakmıştı.
Ameliyathane kapısının üzerindeki o kırmızı ışık, tam üç saat sonra nihayet söndü. Koridorda çökmüş halde bekleyen Ateş, Cihan ve en uçta bir enkaz gibi duran Karan, aynı anda ayaklandılar.
Doktor Kadir Bey, maskesini çıkarıp alnındaki teri sildi. Yüzünde, az önceki o karanlık ifadenin yerini yorgun bir rahatlama almıştı.
"Mucize... Gerçekten bir mucize gerçekleşti," dedi doktor, sesi kısılmıştı. "İç kanamayı kontrol altına aldık. Ebru Hanım'ın kalbi tekrar hayata tutundu. Bebek de şimdilik güvende, ama ikisi de hala çok hassas. Yoğun bakıma alıyoruz."
Cihan, Mira’ya sarılıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Karan, dizlerinin üzerine çöküp ellerini yüzüne kapattı; belki de hayatında ilk kez bu kadar samimi bir şükür ediyordu. Ama Ateş... Ateş hala kaskatı kesilmiş, doktorun ağzından çıkacak bir sonraki cümleyi bekliyordu.
.
.
.
Yoğun bakımın o cam bölmesinin ardında, Ebru bembeyaz çarşaflar içinde solgun bir çiçek gibi yatıyordu. Cihazların ritmik "biip" sesleri, odadaki tek hayat belirtisiydi. Doktor Kadir Bey, elindeki dosyayı kapatıp koridorda bekleyen Ateş’e döndü: "Ateş Bey, içeri girin. Ebru Hanım narkozun etkisinde ama sürekli sizin adınızı sayıklıyor."
Tam Ateş kapıya yönelmişken, asansörün kapısı "çın" sesiyle açıldı ve Mardin’den haberi alan Zelal Anne ile Ebru’nun annesi Melike Hanım kasırga gibi koridora daldı. Zelal Anne, bastonunu yere vura vura Karan’ın karşısına dikildi: "Karan! Nedir bu rezillik? Gelinim burada can çekişiyor, sen burada elin adamıyla namus kavgası mı yapıyorsun?!"
Karan ise annesinin gelişiyle iyice delirip camı yumruklamaya başladı: "Duydun mu ana? Ebru içeride Ateş'in ismini sayıklıyor! Benim karım, o can derdindeyken bu adamı çağırıyor! Benim namusum yerlerde!"
İşte o an Melike Hanım, Zelal’in tam karşısına bir aslan gibi dikildi. "Yeter Zelal! Yeter senin ve oğlunun bu namus davaları! Kızımı diri diri toprağa gömdünüz o Mardin’de! Bak o camın arkasına, kızım ölüyor! Senin oğlun yaptı bunu! Eğer o 'yabancı' dediğin Ateş olmasaydı, şimdi taziye çadırı kuruyor olurdun! Defolun gidin buradan, kızımı bir daha üzmenize izin vermeyeceğim!"
Dışarıda Melike Hanım’ın bu efsanevi isyanı ve Zelal Anne’nin baston sesleri yankılanırken, Ateş kapıdan sessizce içeri süzüldü. Odaya girdiği an, dışarıdaki o mahşer gürültüsü sanki bir bıçakla kesildi; sadece Ebru’nun o titrek nefesi kaldı.
Ateş, yatağa yaklaştı. Ebru’nun gözleri hafif aralıktı, kirpikleri titriyor ve dudakları hala belli belirsiz "Ateş... Gitme... Ateş..." diye fısıldıyordu.
Ateş, Ebru’nun buz gibi elini avuçlarının arasına aldı, eğilip alnını Ebru’nun eline yasladı.
"Buradayım..." dedi Ateş, sesi dışarıdaki kavgayı susturacak kadar derindi.
"Buradayım pembe kalpli kadınım. Annen arkanda, ben yanındayım. Kimse seni bir daha o karanlığa çekemeyecek. Sadece nefes al... Sadece bize dön."
Ebru, dışarıda annesinin aslan gibi kükreyişini ve başucunda Ateş’in o sonsuz güven veren sıcaklığını hissedince, monitördeki o düzensiz çizgiler nihayet huzurlu bir ritme kavuştu. Ebru, Ateş’in elini hafifçe sıktı; o an dışarıdaki töre de, kavga da, Karan da o kapının ardında, çok uzaklarda kaldı.
Ebru’nun kirpikleri, sanki üzerlerinde tonlarca ağırlık varmış gibi hafifçe titredi. Odanın beyaz ışığı gözlerini kamaştırırken, burnuna dolan o tanıdık, güven veren kokuyla derin bir nefes aldı.
Gözlerini tam aralayamıyordu ama elini sımsıkı tutan o büyük, sıcak elin kime ait olduğunu kalbi çoktan anlamıştı.
Ateş, sandalyenin ucunda, nefesini tutmuş Ebru’yu izliyordu. Ebru’nun parmakları elinin içinde hafifçe kıpırdayınca Ateş’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu.
"Ebru..." diye fısıldadı, sesi bir dua gibi döküldü dudaklarından. "Buradayım. Korkma, sakın korkma. Kimse yok, sadece biz varız."
Ebru, boğazındaki o kurulukla hafifçe yutkundu. Gözlerini araladığında karşısında o yeşil gözleri, o endişeli ama sevgi dolu bakışı gördü. Sanki o meşhur kalpli pijamalarıyla mutfakta oturdukları o geceye geri dönmüş gibi hissetti bir an. Dudakları kuruluktan çatlamıştı ama hafifçe kıpırdattı.
"Ateş..." dedi, sesi bir fısıltıdan bile daha cılızdı. "Bebek... Aslan parçası iyi mi?"
Ateş, gözlerinden süzülen bir damla yaşa engel olamadı. Ebru’nun elini kaldırıp üzerine uzun, titrek bir öpücük kondurdu. "İyi... O da senin gibi çok güçlü. Senin sesini duydu, o da rahatladı."
Ebru, Ateş’in elini daha sıkı tutmaya çalıştı. Dışarıdan hala Zelal Anne’nin baston sesleri ve Melike Hanım’ın o dik duruşunun uğultusu geliyordu ama Ebru için o sesler artık çok uzaktaydı. Sadece Ateş’in gözlerine baktı ve yüzünde, o yorgun ama dünyanın en huzurlu gülümsemesi belirdi.
"Gitmedin..." dedi Ebru, gözleri tekrar kapanırken ama bu sefer korkuyla değil, huzurla... "Biliyorum, hiç gitmeyeceksin."
Yoğun bakımın sessizliğinde Ateş, Ebru’nun o zayıf ama güven dolu sesini duyunca içindeki bütün fırtınalar dindi. Ebru’nun gözlerindeki o huzurlu pırıltı, dışarıdaki tüm o töre gürültüsünü, Karan’ın haykırışlarını ve Zelal Anne’nin baston seslerini Ateş’in zihninden sildi.
Ateş, Ebru’nun elini bırakmadan yavaşça ona doğru eğildi. Sanki dünyanın en narin çiçeğine dokunur gibi, büyük bir hürmet ve sonsuz bir şefkatle dudaklarını Ebru’nun solgun alnına bastırdı. O an, sadece bir öpücük değildi; bir yemin, bir mühür ve "Seni kimseye bırakmayacağım" demenin en sessiz haliydi.
Ebru, Ateş’in dudaklarının sıcaklığını alnında hissedince gözlerini hafifçe yumdu ve derin, huzurlu bir iç çekti. Artık korkmuyordu.
Camın hemen ardında, Karan elleri cama yapışmış, nefesi camı buğulandırmış bir halde bu sahneyi izliyordu. Ateş’in Ebru’nun alnına kondurduğu o öpücük, Karan’ın kalbine sıkılan bin kurşundan daha ağırdı.
Karan, Ebru’nun yüzündeki o gülümsemeyi gördü; o gülümseme kendisine hiç nasip olmamıştı. Ebru’nun Ateş’e bakarken gözlerinde parlayan o ışık, Karan’ın yıllardır "namus" ve "töre" diyerek korumaya çalıştığı her şeyin aslında koca bir yalan olduğunu yüzüne vurdu. Ebru’nun bedeni oradaydı ama ruhu, kalbi ve geleceği artık tamamen o "yabancı" adamın ellerindeydi.
Karan’ın elleri camdan yavaşça aşağı kaydı. Omuzları çöktü, bakışları donuklaştı. Artık bağırmıyordu, artık camı yumruklamıyordu. İçindeki o büyük öfke, yerini buz gibi bir kabullenişe ve derin bir kimsesizliğe bırakmıştı.
Cihan’ın nefret dolu bakışları, Zelal Anne’nin sitemleri ve Melike Hanım’ın o haklı isyanı arasında Karan, arkasını döndü. Hiç kimseye tek bir kelime etmeden, adımlarını sürüyerek o beyaz koridorda uzaklaşmaya başladı. Asansörün kapısı kapandığında, Karan sadece bir hastaneyi değil; Ebru’nun hayatındaki tüm yerini de terk edip gitmişti.
.
.
.
