4. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ3. BÖLÜM KARARLILIK
Bölümler 45Şu an: 3. BÖLÜM KARARLILIK
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nehir kenarındaki o ıssızlık, aslında onlara kimsenin ulaşamayacağı tek sığınak olur.
Ebru elindeki kol düğmesini çantasına koyduktan sonra, bir anlığına durdu. Suyun akıntısı, uzaktan gelen baykuş sesi ve hafif esen rüzgar... İstanbul’un o hiç susmayan gürültüsünden sonra bu sessizlik ona hem çok tanıdık hem de çok ağır geldi.
Ebru, nehrin kıyısındaki büyük bir taşa oturdu. Omuzları çökmüştü. Karan, birkaç adım arkasında durdu; yaklaşmakla mesafesini korumak arasında tereddüt etti. Sonra yavaşça yanına gidip ceketini çıkararak Ebru’nun omuzlarına bıraktı.
Ebru: (Cekete sarılarak) "Hiç değişmemiş Karan. Toprak kokusu, bu suyun sesi... Sanki beş yıl hiç geçmemiş gibi. Ama aynaya baktığımda yabancı bir kadın görüyorum."
Karan: (Yere, yanına oturdu ama dokunmadı) "Sen değiştin Ebru. Artık korkan o kız çocuğu değilsin. Ama bu su aynı su, bu toprak aynı toprak. Seni tanıyorlar."
Ebru başını çevirip Karan’ın sert ama bu an için yumuşamış yüzüne baktı. Karan’ın gözlerinde, az önceki o "bekçi" ya da "savaşçı" adam yoktu. Sadece yorgun ve yıllardır bir şeyi özleyen bir adam vardı.
Ebru: "Neden gitmedin Karan? İstanbul’a gelebilirdin. Başka bir hayat kurabilirdin. Neden kendini bu tozun, toprağın ve Hazar gibilerin arasına hapsettin?"
Karan acı bir gülüşle suya bir taş attı. Taşın çıkardığı halkalar yavaşça yayıldı.
Karan: "Bazı kuşlar uçmak için doğar Ebru, bazıları ise o kuşların geri döneceği yuvayı beklemek için. Eğer ben de gitseydim, sen bugün döndüğünde seni kim karşılayacaktı? Melike Ana’nın gözyaşını kim silecekti? Sen orada büyük bir avukat olurken, ben burada senin köklerini hayatta tuttum."
Ebru elini uzatıp Karan’ın yılların ve kavgaların izini taşıyan nasırlı elinin üzerine koydu. Bu, beş yıl sonraki ilk gerçek temastı. Karan’ın eli buz kesti ama çekmedi.
Ebru: "Beni gerçekten bekledin mi? Yoksa sadece bir sözü mü tuttun?"
Karan, Ebru’ya doğru döndü. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, nefesleri birbirine karışıyordu. O an ne aşiret, ne cinayet davası, ne de Mira’nın şaşkınlığı vardı. Sadece iki insanın, zamanın bile eskitemediği o saf sızısı kalmıştı.
Karan: "Ben seni beklemedim Ebru... Ben seninle her gün yeniden öldüm, her sabah senin haberinle yeniden doğdum. Söz tutmak kolaydır.
Zor olan, sevdiğin kadının senden kilometrelerce uzakta, senin asla olamayacağın bir dünyada mutlu olduğunu hayal edip, onun için burada karanlıkta kalmaktır."
Ebru’nun gözünden bir damla yaş süzülüp Karan’ın eline düştü. Karan, o damlayı baş parmağıyla usulca sildi. O an dünya durmuştu. Mardin’in sert kuralları bu iki insanın arasındaki sessiz çığlığın yanında darmadağın olmuştu.
Karan, Ebru’nun elinin üzerindeki elini yavaşça çevirdi ve parmaklarını onun narin parmaklarına kenetledi. Bir avukatın kalemi tutan zarif elleri ile bir adamın toprağı ve hayatın yükünü tutan nasırlı elleri... Aradaki o uçurum, bu dokunuşla kapandı.
Karan: (Başını hafifçe Ebru’ya doğru eğerek) "İstanbul’da... Hiç böyle sessizce gökyüzüne bakabildin mi? Yoksa o koca binalar ayı bile senden sakladı mı?"
Ebru: (Hafifçe gülümsedi, başını Karan’ın omzuna yasladı) "İstanbul’da gökyüzü yok Karan. Sadece yetişilmesi gereken yerler, bitmeyen davalar ve kalabalık bir yalnızlık var. Beş yıl boyunca her gece gözlerimi kapattığımda bu nehrin sesini duymaya çalıştım. Ama hep bir şeyler eksikti."
Karan, boşta kalan eliyle Ebru’nun omzundaki ceketini biraz daha yukarı çekti, onu sıkıca sardı. Bu, bir sahiplenmeden ziyade, dünyadan sakınma hareketiydi. Ebru, Karan’ın kalp atışını omzunda hissedebiliyordu. O kadar hızlı ve o kadar güçlüydü ki...
Ebru: "Korkmuyor musun Karan? Hazar’ın, Ferit’in, törenin... Bunca düşmanın arasında tek başına ayakta kalmaktan yorulmadın mı?"
Karan: "Korku, sevdiğin bir şeyi kaybedeceğini anladığında gelir Ebru. Ben seni beş yıl önce o gece kaybettiğimi sanmıştım. O günden beri korkacak hiçbir şeyim kalmamıştı... Ta ki bugüne kadar. Seni o kapıda görene kadar."
Ebru başını kaldırıp Karan’ın gözlerinin derinliğine baktı. O an ne bir avukat gibi delil peşindeydi ne de bir firari gibi kaçma niyetinde. Sadece o anın içinde kaybolmak istiyordu. Karan, Ebru’nun yüzüne düşen bir saç telini titreyen parmaklarıyla kulağının arkasına itti. Dokunuşu, sanki paha biçilemez bir mücevhere dokunuyormuş kadar hassastı.
Karan: "Seni korumak için gerekirse tüm Mardin’i karşıma alırım. Ama seni kendimden nasıl koruyacağımı bilmiyorum. Çünkü her bakışın, beş yıldır ördüğüm o duvarları tek tek yıkıyor."
Ebru hiçbir şey söylemedi. Sadece Karan’ın elini biraz daha sıkı tuttu ve bir anlığına, her şeyi; cinayeti, davayı, kelepçeleri unutup gözlerini kapattı. Nehir akıyordu, ay ışığı üzerlerinde parlıyordu ve Mardin’in o kadim sessizliği, iki yaralı kalbi ilk kez birbirine bu kadar yakınlaştırıyordu.
Karan’ın dokunuşu Ebru’nun yüzünde asılı kalmıştı. Parmak uçları, Ebru’nun elmacık kemiğinde adeta bir haritayı takip eder gibi geziniyordu. Ebru, Karan’ın gözlerindeki o derin, dilsiz acının yavaş yavaş şefkate ve bastırılamayan bir arzuya dönüştüğünü gördü.
Aradaki o beş yıllık uçurum, bir nefes kadar kısalmıştı.
Ebru, başını hafifçe kaldırıp Karan’ın gözlerine baktığında, dudaklarından dökülmeyen tüm kelimeler havada asılı kaldı. Karan, sanki dünyanın en kırılgan sırrına dokunuyormuş gibi büyük bir tereddütle yaklaştı. Ama Ebru, bu sefer kaçmadı. Aksine, elini Karan’ın ensesine koyarak o mesafeyi bizzat kendisi yok etti.
Dudakları birbirine değdiği an, Mardin’in tüm o katı kuralları, Hazar’ın tehditleri ve davanın ağırlığı nehrin karanlık sularına karışıp gitti. Bu öpücükte; tozlu yolların yorgunluğu, uykusuz gecelerin hasreti ve yarım kalmış bir düğünün sızısı vardı.
Karan, Ebru’yu sanki bir daha bırakırsa nefesi kesilecekmiş gibi kendine çekti. Ebru ise onun göğsünde, yıllardır aradığı o güvenli limanı nihayet bulmuştu.
Zaman, o nehir kıyısında ikisi için durdu; ne bir avukat vardı o an orada, ne de bir aşiret bekçisi. Sadece birbirine geç kalmış iki ruh vardı.
Geri çekildiklerinde, Karan alnını Ebru’nun alnına yasladı. Sesi, her zamankinden daha kısık ve titreyerek çıktı:
Karan: "Şimdi... Şimdi tüm dünyayı yıksalar bile umurumda değil Ebru. Ben beş yıl önce bu kıyıda ölmüştüm, şimdi burada seninle yeniden nefes aldım."
Ebru, gözlerini açmadan gülümsedi. Parmakları hâlâ Karan’ın ceketinin yakasındaydı.
Ebru: "Bu sefer hiçbir yere kaçmıyorum Karan. Nehir nereye akarsa aksın, ben senin yanındayım."
Güneş, Mardin’in damlarına altın sarısı bir renk çalarken, Karan’ın arazi aracı konağın önünde durdu. İkisi de arabadan inerken aralarında bir gece öncesinden kalan sessiz bir bağ vardı; tek bir bakışla anlaşıyorlardı. Ancak konağın kapısına yaklaştıklarında onları bekleyen manzara, huzurun bittiğinin kanıtıydı.
Mira, üzerinde hala İstanbul’dan kalma şık ama buruşmuş kıyafetleriyle kapıda bir sağa bir sola gidiyordu. Onları görünce fırladı:
"Neredesiniz siz? Ebru, telefonun neden kapalı? Sabahın köründe o Ferit denilen adam ve yanında bir sürü polis geldi!"
Ebru: (Anında profesyonel kimliğine bürünerek) "Ne demek geldi? Abimi mi götürdüler Mira? Hangi yetkiyle?"
Mira: "Savcılığa sevk edildiğini söylediler. Ama o Ferit... Ebru, o adam çok garip. Senin odana girmeye çalıştı, 'Emanetleri almaya geldim' falan dedi. Melike Teyze onu bastonla kovaladı resmen."
Karan’ın bakışları anında sertleşti, elini belindeki silahın kabzasına götürdü ama Ebru onun elini hafifçe sıkarak durdurdu.
Avludan içeri girdiklerinde, Melike Ana’yı bir köşede tesbih çekerken buldular. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Ebru hemen annesinin dizinin dibine çöktü.
Melike Ana: "Kızım... Abini götürdüler. O zalim Hazar kapıya dayanmış, 'Kızın geldiği gibi gidecek, oğlun da girdiği yerden çıkamayacak' diye haykırıyor. Gitme adliyeye Ebru, bırak kalsın orada, seni de yakmasınlar."
Ebru: (Annesinin ellerini tutarak, sesi çelik gibi kararlı) "Anne, ben o cübbeyi sadece İstanbul’un salonlarında giymek için diktirmedim. Abim o kapıdan başı dik çıkacak. Karan, hazırlan. Mira, sen de dosyaları topla. Adliyeye gidiyoruz."
Ebru yukarıdaki odasına çıktı. Beş yıl önce gelinlik giymek için hazırlandığı o odada, şimdi yatağın üzerine siyah cübbesini serdi. Cübbe, odanın o tarihi dokusu içinde bir adalet kalesi gibi duruyordu.
Tam Ebru cübbesini giyecekken Mira odaya daldı. Elinde, Ebru’nun dün gece incelediği dosyalardan biri vardı.
Mira: "Ebru, dur! Sen nehir kenarındayken ben şu otopsi raporlarını bir daha okudum. Senin gözünden kaçmış olabilir ama benim gibi 'detay hastası' bir asistanın kaçırmaz.
Öldürülen adam, yani Selim... Rapor diyor ki; 'Ölüm saati gece 03:00 ile 05:00 arası.' Ama Hazar’ın şikayet dilekçesinde abinin Selim’i vurduğu iddia edilen saat gece yarısı 12!"
Ebru duraksadı. Gözleri kısıldı. "Yani arada üç saatlik bir boşluk var... Abim o saatte zaten karakolda ifade veriyordu!"
Mira: "Aynen öyle! Yani abin o adamı vurduğunda adam zaten ölmemişti, ya da tam tersi!"
Mardin Adliyesi’nin koridorları, sabahın erken saatlerinden itibaren aşiret üyeleri, meraklı gözler ve ağır bir gerilimle dolmuştu. Herkes, kaçan o kızın şimdi bir avukat olarak dönüp "töreye" karşı nasıl kafa tutacağını fısıldaşıyordu.
Ebru, arabadan indiği an rüzgar siyah cübbesini hafifçe dalgalandırdı. Yanında dosyalarıyla Mira ve bir gölge gibi onları takip eden, bakışlarıyla koridoru yaran Karan vardı. Ebru, topuklu ayakkabılarının mermerde çıkardığı o sert sesle savcılık odasına doğru yürüdü. Kapıdaki jandarmalar bile onun bu özgüvenli duruşu karşısında istemsizce kenara çekildiler.
İçeride Savcı Bey, önündeki dosyaya dalmışken kapı hızla açıldı. Ebru içeri girdi ve cübbesinin önünü iliklemeden masanın tam karşısında durdu.
Savcı: "Siz kimsiniz? Destursuz böyle..."
Ebru: (Sesindeki netlik odayı buz kesti) "Avukat Ebru Soykan. Şüpheli tutuklu yiğit soykan'ın müdafiisiyim. Sayın Savcım, önünüzdeki o dosya bir iddianame değil, bir kurgu romanıdır. Ve ben bu romanın sonunu değiştirmeye geldim."
O sırada kapıda Hazar belirdi. Yanında avukatı ve Ferit vardı. Hazar, Ebru’nun o cübbeli halini ilk kez görüyordu; bakışlarında hem bir nefret hem de engelleyemediği bir hayranlık vardı.
Hazar: "Adalet burada dosyalarda değil, ağızdan çıkan sözde aranır Ebru Hanım. Boşuna yorulma."
Ebru, Hazar’a dönüp bakmadı bile. Doğrudan Savcı’ya yöneldi.
Ebru: "Sayın Savcım, dosyadaki otopsi raporu ile müvekkilimin gözaltı tutanakları arasındaki 3 saatlik farkı fark etmemiş olamazsınız. Selim denilen şahıs öldürüldüğünde, müvekkilim zaten emniyette başka bir konu için ifade veriyordu. Işınlanmayı icat etmediyse, bu cinayeti işlemiş olması fiziksel olarak imkansızdır!"
Savcı kaşlarını çattı, dosyayı hızla çevirmeye başladı. Odada ölümcül bir sessizlik oldu. Mira, yan taraftan "İşte bu!" der gibi Karan’a baktı.
Ebru: "Dahası var... Olay yerinde bulunan ve müvekkilime ait olduğu iddia edilen silahın balistik incelemesi nerede? Yok. Çünkü o silah ateşlenmedi. Ama benim elimde başka bir şey var."
Ebru, çantasından bir mendil içinde o gece bulduğu kol düğmesini çıkıp masaya bıraktı.
Ebru: "Bu kol düğmesi, Selim’in cesedinin hemen yanında, çamurun içindeydi. Üzerindeki amblem oldukça nadir. Mesela..." (Ebru burada durur ve yavaşça kapıda duran Ferit’e döner) "...Mesela Ferit Bey’in şu an kolunda eksik olan diğer düğmeyle birebir aynı olabilir mi?"
Ferit’in rengi bir anda kül gibi oldu. Elini gayriihtiyari ceketinin koluna götürdü ama iş işten geçmişti. Hazar, öfkeyle Ferit’e baktı. Savcı ise kol düğmesini eline aldı.
Ebru: "Sayın Savcım, müvekkilimin derhal serbest bırakılmasını ve bu kanıtın ışığında soruşturmanın genişletilmesini talep ediyorum. Aksi takdirde, bu usulsüzlükleri HSK’ya (Hâkimler ve Savcılar Kurulu) bizzat bugün bildireceğim."
Savcı, Ebru’nun gözlerindeki o geri adım atmayan kararlılığı ve önündeki somut delili görünce derin bir nefes aldı.
Savcı: "Ferit Bey, bir süre bizimle kalmanız gerekecek. Yiğit Soykan için de derhal tahliye evraklarını hazırlatıyorum. Adli kontrol şartıyla serbesttir."
Adliye merdivenlerinden inerken Ebru’nun abisi, beş yılın yorgunluğu ama özgürlüğün verdiği sarhoşlukla Ebru’ya sarıldı. Ancak Hazar, merdivenlerin sonunda durmuş onları bekliyordu.
Hazar, Ebru’ya yaklaştı. Bu sefer sesi fısıltı gibiydi ama tehdit doluydu:
Hazar: "Bugün bir savaşı kazandın Avukat Ebru. Ama unutma, burası İstanbul’un mahkeme salonlarına benzemez. Sen benim ailemden birini içeri attırdın. Artık bu sadece bir töre meselesi değil, benimle senin aranda bir şeref meselesi."
Karan öne çıkıp Ebru’nun önünde durdu: "Sıranı bekle Hazar. Daha yeni başlıyoruz."
