22. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ21.BÖLÜM TANIŞMA
Bölümler 45Şu an: 21.BÖLÜM TANIŞMA
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş, perdelerin arasından süzülüp Ebru’nun yüzünü gıdıkladığında, o geceki sancıdan eser kalmamış gibiydi. Mutfağın kapısından gelen o meşhur cızırtı sesi ve Mira’nın detone sesiyle söylediği türkü, Ebru’yu gülümseterek uyandırdı.
Ebru, üzerine rahat bir hırka geçirip mutfağa süzüldüğünde gördüğü manzara karşısında kahkahayı patlattı.
"Mutfak mı savaş alanı mı burası?" dedi Ebru, kapıya yaslanarak.
Cihan, beline bağladığı çiçekli mutfak önlüğüyle (muhtemelen Mira zorla bağlamıştı) profesyonel bir aşçı edasıyla soğan doğruyordu. Mira ise elinde bir domatesle oradan oraya koşturuyor, bir yandan da Cihan’a takılıyordu.
"Bak Cihan, Mardin usulü değil bu, İstanbul menemeni! Soğan konur mu konmaz mı kavgasına girmeyelim, ben koyarım biter!" dedi Mira, omuz silkerek.
Cihan, Ebru’yu görünce hemen bıçağı bıraktı. "Günaydın Ebru! Bak, uyandın ya dünya aydınlandı. Bu Mira hanım beni mutfakta esir aldı, zorla soğan doğratıyor. Koskoca Cihan'ı ne hallere düşürdü görüyorsun!"
Ebru, masanın kenarına oturdu. "Bırakın o soğanları! Cihan, sen git masayı kur. Mira, sen de şu yumurtaları bana ver. Menemenin kraliçesi geldi, çekilin kenara!"
Ebru’nun o enerjik hali Mira’yı da Cihan’ı da öyle mutlu etti ki, mutfakta resmen bir şenlik havası esti. Ebru, ocağın başına geçip hünerlerini sergilerken, Mira da radyodan hareketli bir şarkı açtı.
Mira, mutfağın ortasında komik figürlerle dans etmeye başlayınca, Cihan bile dayanamayıp elindeki çatallarla ona eşlik etti. Ebru, tavadaki menemeni karıştırırken kahkahalarla onları izliyordu.
"Yavaş olun, evi başımıza yıkacaksınız!" diye bağırdı Ebru, ama gözlerinin içi gülüyordu.
Kahvaltı masasına oturduklarında, sıcak ekmek kokusu ve neşeli sohbet evi sarıp sarmalamıştı. Ebru, tabağına konan o kocaman lokmayı yerken içinden şunu geçirdi: “Belki de hayat, her şeye rağmen gülümsemek için bir sebep veriyordur.”
Cihan, Ebru’ya bakıp göz kırptı. "Bak, rengin yerine geldi. Demek ki İstanbul’un havası değil, dostun neşesiymiş ilaç."
Mutfaktaki neşeli kahvaltı sesleri apartman boşluğuna taşarken, kapı çalındı. Öyle sert bir yumruklama ya da ısrarcı bir çalış değil; gayet nazik, ritmik iki tıkırtı... Ebru, "Ben bakarım," diyerek masadan kalktı. Üzerindeki hırkayı şöyle bir düzeltip kapıyı araladı.
Kapıyı açtığı an karşısında; bembeyaz tişörtü, hafif kirli sakalı ve o deniz derya yeşili gözleriyle Ateş duruyordu. Ama bakışlarında en ufak bir rahatsız edicilik yoktu; aksine, çok mahcup ve kibar bir gülümseme yüzüne yayılmıştı.
"Merhaba," dedi Ateş, sesi kadife gibi yumuşak ve güven vericiydi. "Kusura bakmayın, pazar sabahı böyle kapınıza gelip huzurunuzu kaçırmak istemezdim. Ben yan daireye yeni taşındım, ismim Ateş. Mutfakta küçük bir aksilik yaşadım da... Kahvem bitmiş. Eğer zahmet olmazsa, bir fincanlık ödünç alabilir miyim? Söz, ilk fırsatta iade edeceğim."
Ebru, adamın bu aşırı kibar tavrı karşısında istemsizce gülümsedi. "Tabii ki Ateş Bey, ne demek. Komşuluk bunun içindir. Buyurun, içeri gelmez misiniz? Biz de tam kahvaltı yapıyorduk."
O sırada Cihan, elinde havluyla mutfaktan çıktı. Ateş’i gördüğü an duraksadı. Ateş, Cihan’ı görünce hemen başıyla hafif bir selam verdi.
"Rahatsız etmiyorum umarım," dedi Ateş, Cihan’ın o korumacı duruşunu sezerek. "Komşunuzdan küçük bir kahve ricasında bulunuyordum. Sizi de bölmek istemem."
Cihan, adamın bu beyefendi tavrı karşısında sert çıkamadı. Hatta Ateş’in o samimi ve düzgün konuşması Cihan’ın gardını biraz düşürdü ama yine de gözü adamın üzerindeydi. "Yok kardeşim, buyur gel. Ebru, sen geç masaya, ben arkadaşa paket yapayım kahveyi."
Ebru mutfağa kahveyi almaya giderken Ateş, kapının eşiğinde durup Cihan’a döndü. "Zahmet verdik sabah sabah. Bu arada, mutfaktan harika kokular geliyor. Hanımefendinin ellerine sağlık şimdiden."
Ebru kahve paketini getirip uzattığında, Ateş paketi alırken parmakları hafifçe Ebru’nunkilere değdi. O an küçük bir elektriklenme geçti aralarında.
Ateş, gözlerinin içine bakıp "Çok teşekkür ederim Ebru Hanım. Gerçekten hayatımı kurtardınız. Umarım en kısa zamanda bu borcumu güzel bir İstanbul turu ya da bir akşam kahvesiyle öderim," dedi ve yine o kibar selamını verip dairesine geçti.
Cihan kapıyı kapattığında, Mira çoktan mutfaktan fırlamış, Ebru’nun yanına gelmişti. "Kızım bu neydi böyle? Adam resmen taş! Hem de ne kadar kibar, ağzından bal damlıyor!"
Cihan ise kaşlarını çatıp mutfak önlüğünü çözerken homurdandı: "Fazla kibar... Bu kadar kibar adamdan korkacaksın. İsmi Ateş, gözleri yeşil... Ebru, bu adamdan uzak duruyoruz, anlaşıldı mı?"
Ebru ise hiçbir şey demeden mutfağa döndü ama yüzündeki o hafif pembeleşme ve dudak kenarındaki gizli gülümseme, Ateş’in kalbinde bir iz bıraktığını kanıtlar nitelikteydi.
"O neydi öyle ya?" dedi Cihan, sesi gürleyerek mutfağa girdiğinde. "Adam resmen kapının eşiğine kamp kurdu! Neymiş? Kahveymiş. İstanbul’da bakkal mı bitti, market mi kapandı sabah sabah?"
Mira, muzip bir gülümsemeyle masadaki zeytinden bir tane ağzına attı. "Aman Cihan, amma büyüttün ha! Adam ne güzel 'merhaba' dedi, 'Ateş' dedi, 'komşuyuz' dedi. Kibarlıktan ölecekti resmen. Hem görmüyor musun, çocuk resmen taş! Yeşil gözler, o boy pos..."
Cihan masaya öyle bir vurdu ki, çay bardakları zıpladı. "Taşmış! Yeşil gözmüş! Bana bak Mira, ağzından çıkanı kulağın duysun. O herifin gözleri yeşil değil, resmen 'ben tehlikeliyim' diye bağırıyor. Bakışları Ebru’nun üzerinde çakılı kaldı resmen. Ben varken, benim yengeme öyle 'akşam kahvesi, İstanbul turu' falan diyen adamın dilini koparırım!"
Ebru, Cihan’ın bu aşırı tepkisi karşısında donup kaldı. "Cihan, sakin ol lütfen... Adam sadece komşu. Hem kötü bir şey demedi ki, sadece nazik olmaya çalıştı. Neden bu kadar sinirlendin?"
Cihan, Ebru’ya döndüğünde gözlerindeki o korumacı ateş hala sönmemişti. "Ebru, sen saflığından anlamıyorsun! O adamın kibarlığı maske. O 'Ateş' denen herif, senin o masumiyetine, o güzelliğine göz dikmiş belli.
Karan Ağa seni bana emanet etti, ben seni elin İstanbullu züppesine meze mi ettireceğim? Bundan sonra o kapı çalındığında ben bakacağım. O herifle tek kelime konuşmayacaksın, pencereye bile çıkmayacaksın!"
Cihan mutfaktan hışımla çıktı, koridordaki sandalyeyi kapının tam karşısına çekti ve "küt" diye oturdu. Gözlerini karşı dairenin kapısına dikti. Resmen apartman boşluğunda görünmez bir sınır çizmişti.
"Hadi bakalım Ateş Efendi..." diye mırıldandı Cihan, dişlerinin arasından. "Bir daha o kapıyı çal da gör gününü. O yeşil gözlerini tek tek oyarım senin!"
Mira mutfaktan başını uzatıp fısıldadı: "Ebru, yandık! Cihan resmen kapı kulu oldu. Bu gidişle adamcağızı apartmana sokmayacak!
Cihan, "Şu mahalleyi bir kolaçan edeyim, kimin nesi var öğreneyim" diyerek evden çıkalı çok olmamıştı. Mira da odasında telefon trafiğindeyken, Ebru aynanın karşısında kendine baktı. Bugün içinde bir bahar neşesi vardı; o pudra pembesi, hamileliğini usulca fısıldayan şık elbisesini giydi.
Saçlarını serbest bıraktı, yüzüne o doğal parıltısını veren hafif bir dokunuş kondurdu. İstanbul’un havası resmen yüzüne can getirmişti.
Tam o sırada kapı, sanki bir kuş kanat çırpıyormuş gibi pıtır pıtır vuruldu. Ebru merakla kapıya yöneldi. Cihan olsa kapıyı yerinden oynatırdı, bu başkaydı.
Kapıyı açtığı an, karşısında kocaman kahverengi gözleri, kıvırcık saçları ve üzerinde çilekli elbisesiyle dünya tatlısı bir kız çocuğu buldu. Elinde küçük, tüylü bir oyuncak tavşan tutuyordu.
"Merhaba," dedi küçük kız, sesi inci tanesi gibiydi. "Benim adım Kiraz. Tavşanım Pufi çok acıkmış da, sizin evde havuç var mı acaba?"
Ebru’nun kalbi o an eriyip gitti. Hemen eğilip küçük kızın boyuna geldi, elini yumuşacık saçlarına koydu. "Merhaba Kiraz! Ne kadar güzel bir adın varmış senin. Pufi çok şanslı bir tavşan, gel bakalım içeri, mutfakta mutlaka bir havuç buluruz ona."
Kiraz neşeyle içeri süzülüp mutfağa yönelirken, kapının eşiğinde Ateş belirdi. Üzerindeki gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, biraz telaşlı ama o meşhur nezaketiyle oradaydı. Ebru’yu o şık haliyle, ışıl ışıl gördüğü an bir saniyeliğine nefesi kesildi, bakışları donup kaldı.
"Kiraz! Ah canım, özür dilerim Ebru Hanım," dedi Ateş, kapının pervazına yaslanarak. Sesi o kadar pişman ve bir o kadar da hayranlık doluydu ki... "Sadece iki dakika telefonla konuşuyordum, hemen size kaçmış. Gerçekten çok özür dilerim, rahatsızlık verdik."
Ebru doğruldu, yüzünde o güne kadar Karan’a bile bu kadar rahat göstermediği samimi bir gülümseme vardı. "Hiç önemli değil Ateş Bey, Kiraz’la tanıştığımıza çok memnun oldum. Pufi’ye ziyafet hazırlıyoruz şimdi."
Ateş’in bakışları, Ebru’nun karnındaki o yeni yeni belirginleşen zarif kavislenmeye kaydı. Gözlerinde öyle içten bir şefkat belirdi ki...
"Affedersiniz," dedi Ateş, sesi iyice kısılıp yumuşayarak. "Hamile olduğunuzu sabah fark edememiştim. Kaç aylık? Yani, sakıncası yoksa... Bu haliniz size inanılmaz bir ışık katmış. Çok zarif bir anne olacaksınız, şimdiden belli."
Ebru hafifçe kızardı, eli istemsizce karnına, o mucizenin üzerine gitti. "Teşekkür ederim... Daha yolun başındayız sayılır, 4 aylık olduk. Ama şimdiden kendini hissettirmeye başladı."
Ateş gülümsedi, o yeşil gözleri parladı. "Yolun en güzel zamanları... Eğer Kiraz kadar hareketli olacaksa, şimdiden bol enerji depolamanız gerekecek."
Tam o sırada asansörün "ding" sesi apartman boşluğunda yankılandı. Cihan’ın o ağır, korumacı adımları koridorda duyulmaya başladı. Ateş ve Ebru, kapının eşiğinde o sıcacık sohbetin tam ortasında yakalanmak üzereydiler
.
.
.
Asansörün kapısı büyük bir gürültüyle açıldı ve Cihan, omuzları dik, bakışları etrafı kolaçan eden bir kartal edasıyla koridora adımını attı. Ateş’i yine kendi kapılarının eşiğinde, üstelik Ebru’yla böyle samimi bir sohbette görünce tepesi bir anda attı. Adımları hızlandı, sesi koridorda yankılandı.
"Hayırdır Ateş Bey?" dedi Cihan, araya girmeye çalışarak. "Senin evde mutfak mı yok, yoksa kapı mı bozuk? Bakıyorum ne zaman gelsem bizim eşiktesin!"
Ateş, Cihan’ın bu sert çıkışına karşılık hiç istifini bozmadı. Aksine, yüzünde o kadar içten ve sakin bir gülümseme belirdi ki, Cihan bir an duraksamak zorunda kaldı.
"Haklısın Cihan, biraz fazla meşgul ettim kapınızı," dedi Ateş, sesi kadife gibi pürüzsüzdü. "Ama suç bende değil, bu küçük hanımda. Kiraz, tavşanı Pufi acıkınca en yardımsever komşuyu seçmiş kendine. Ebru Hanım da sağ olsun, bizi kırmadı. Gerçekten çok nazik bir aileniz var, teşekkür borçluyum."
Cihan, "nazik bir aile" lafını duyunca söyleyeceklerini bir an yuttu. Adam o kadar kibardı ki, üzerine gitmek kendini haksız duruma düşürecekti.
Tam o gerginlik dağılırken, minik Kiraz elindeki havucu bırakıp Ebru’nun yanına sokuldu. Kocaman gözleriyle Ebru’nun pudra pembesi elbisesinin altındaki o 4 aylık hafif kavislenmeye baktı. Birden, o minicik ellerini uzatıp Ebru’nun karnına dokundu.
"Burada bir kardeş mi var?" dedi Kiraz, sesi fısıltı gibiydi. "Pufi’nin kalbi gibi pıt pıt atıyor mu?"
Ebru’nun gözleri doldu, Kiraz’ın o minik ellerinin sıcaklığı karnındaki sızıyı bir anda dağıttı. "Evet canım," dedi Ebru, sesi titreyerek. "Küçük bir mucize var burada."
Kiraz bir anda kollarını açtı. "Beni kucağına alır mısın? Onu daha yakından dinlemek istiyorum!"
Ebru, Cihan’ın "Ağır kaldırma!" diye atılacağını bildiği için ona bir "dur" bakışı attı ve yavaşça eğilip Kiraz’ı kucağına aldı. Kiraz, başını Ebru’nun omzuna yaslayıp kollarını boynuna doladığında, koridordaki o buz gibi hava bir anda bahar güneşine döndü.
Ateş, bu manzarayı izlerken gözlerindeki hayranlığı gizleyemedi. Cihan ise, kucağında küçük bir çocukla ışıldayan yengesine bakarken, içindeki o sert korumacılığın yerini derin bir hüzün ve şefkate bıraktığını hissetti.
"Tamam tamam," dedi Cihan, sesi bu kez çok daha yumuşak çıkarak. "Madem Kiraz Hanım emretmiş, havucu da yemiş... Ateş Bey, bir dahaki sefere kahveyi biz getiririz, kapıda bekleme."
Ateş gülümsedi, Ateş’in yeşil gözleri Ebru’nun o anne şefkatiyle parlayan yüzünde bir saniye daha asılı kaldı. "Eksik olmayın," dedi ve Kiraz’ı Ebru’nun kucağından nazikçe alıp dairesine yöneldi.
"Ebru yenge... bir dur bakayım," dedi Cihan, sesi hem sitemkar hem de babacan bir tondaydı. "Bu üzerindeki ne? Bu renkler, bu şıklık... Hayırdır, İstanbul defilesine mi çıkıyoruz?"
Ebru şaşkınlıkla kendi üzerine baktı, sonra gülümseyerek Cihan’a döndü. "Aman Cihan, alt tarafı bir elbise. Hem hamilelikte moralim düzelsin diye giydim, fena mı olmuş?"
Cihan, yengesinin o ışıldayan yüzüne bakınca içinden "Kurban olurum senin gülüşüne" dese de dışarıya o sert abi rolünü kesti:
"Fena olmamış da, fazla iyi olmuş! O yeşil gözlü Ateş Bey’in kapıdan ayrılmaması boşuna değilmiş demek ki. Bak yenge, ben buralardayım, kapının önünde bekliyorum ama sen de böyle... Yani nasıl desem, fazla parlıyorsun! Karan Ağa duysa mahalleyi yakar, beni de direğe bağlar valla!"
Mira mutfaktan başını uzatıp kahkahayı patlattı: "Ay Cihan, amma yaptın ha! Bırak kızcağız nefes alsın. Bak, rengi yerine geldi, bebeğimiz bile içeride oynamaya başladı neşeden!"
Cihan, söylene söylene mutfağa girdi. "İyi tamam, neşeniz bol olsun da... Ebru, o elbiseye bir önlük tak bari, üzerine yemek sıçramasın. Ben sana mutfakta yardım ederim, sen sadece talimat ver."
Ebru, Cihan’ın bu "sahte" sertliğine dayanamayıp yanına gitti, koluna hafifçe vurdu. "Tamam ağabey bey, söz; bir dahaki sefere hırkayla açarım kapıyı! Ama şimdi yardımı bırak da, şu masayı kurmaya yardım et. Kiraz sayesinde iştahım açıldı."
Cihan, mutfakta tabakları dizerken bir yandan da söylenmeye devam ediyordu ama yüzünde o huzurlu gülümseme hiç eksik olmuyordu. "Şu Ateş Bey’e de söyleyelim, yeğeniyle beraber gelsin de Kiraz bizim aslanı (bebeği) eğlendirsin bari. Ama o adam yine öyle bakarsa, önlüğü bu sefer kafasına geçiririm, haberiniz olsun!"
Ev, uzun zaman sonra ilk kez sadece "yuva" gibi kokuyordu. Sancı yoktu, gözyaşı yoktu; sadece birbirine kenetlenmiş üç can ve mutfaktan yükselen o samimi kahkahalar vardı.
.
.
.
