33. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ32.BÖLÜM KARAN
Bölümler 45Şu an: 32.BÖLÜM KARAN
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime · Okuduğun bölüm
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ebru, elbisesindeki küçük lekeye ve karşısındaki iki "yaramaz" Arslanoğlu erkeğine bakıp hafifçe gülümsedi. "Pekala beyler," dedi elindeki kaşığı masaya bırakırken. "Madem iş birliği yaptınız, Ömer’in yemeği artık babasına emanet. Ben üzerimi değiştirmeye gidiyorum."
Ateş, karısının gidişini o hayranlık dolu bakışlarıyla izledi. Ebru yukarı çıktığında, dolabından bu kez bambaşka bir enerji yayan o elbiseyi çıkardı.
Az sonra merdivenlerden aşağı süzülen kadın, az önceki Ebru’dan çok daha derin, çok daha davetkar bir havaya bürünmüştü.
Üzerindeki kahverengi elbise, tam vücuduna göre dikilmiş gibi kıvrımlarını sarıyor, ayak bileklerine kadar uzanan boyuyla ona heykelimsi bir zarafet katıyordu. Elbisenin kumaşı, her adımında ışığı yansıtıyor, dekoltesi ise hala o yerli yerinde duran iddialı duruşunu koruyordu.
En büyük fark ise saçlarındaydı. Az önceki o derli toplu topuz çözülmüş, koyu renk dalgalı saçları omuzlarından aşağı özgürce dökülmüştü. Her bir dalga, yürüdükçe beline doğru ritmik bir şekilde dans ediyordu.
Mutfak kapısında durduğunda, Ateş, Ömer’in ağzına son kaşığı tıkıştırmak üzereyken donup kaldı. Elindeki kase havada asılı kaldı.
"Bitmiş mi yemek?" dedi Ebru, sesindeki o yumuşak ama kendinden emin tınıyla. Parmaklarını dalgalı saçlarının arasından geçirip tek omzuna doğru savurdu.
Ateş, yavaşça ayağa kalktı. Gözleri, kahverenginin Ebru’nun teniyle olan o muazzam uyumunda hapsolmuştu.
Karısının bu hali, az önceki beyazlı halinden çok daha "tehlikeli" gelmişti ona. Adımlarını Ebru’ya doğru atarken, bakışları karısının saçlarının dalgalarında kayboluyordu.
"Ebru..." dedi Ateş, sesi iyice boğuklaşmıştı. "Sen her seferinde beni nasıl böyle hazırlıksız yakalayabiliyorsun?"
Yanına vardığında, bir elini Ebru’nun beline, o uzun elbisenin kumaşı üzerinden sıkıca yerleştirdi. Diğer eliyle, omzuna dökülen o yumuşak dalgalardan bir tutamı parmağına doladı. "Beyazda bir melektin... Ama bu kahverengi... Bu saçlar... Tam bir büyücüsün."
Ebru, Ateş’in göğsüne hafifçe elini koyup ona doğru bir adım daha sokuldu. "Sadece üstümü değiştirdim Ateş, abartmıyor musun?" dedi muzipçe.
Ateş, onun kulağına doğru eğilip, sadece Ebru’nun duyabileceği o derin tınıyla fısıldadı:
"Abartmıyorum. Sadece şu an, Ömer burada olmasaydı bu uzun elbiseyi üzerinden nasıl çıkaracağımı düşünmekle meşgulüm."
.
.
.
Salonda akşamüstü güneşi, kahverengi deri koltukların üzerine süzülüyordu. Mira ve Cihan, Ömer’le halının üzerinde oyun oynarken, Ateş tekli koltuğuna kurulmuş, gözlerini bir an bile Ebru’dan ayıramıyordu. Ebru, o uzun kahverengi elbisesiyle o kadar asil duruyordu ki, her hareketi salonda bir zarafet rüzgarı estiriyordu.
Tam Cihan, Ömer’in attığı kahkahaya eşlik edeceği sırada, dış kapının ağır sesi malikanenin içinde yankılandı.
Cihan’ın yüzündeki gülümseme bıçak gibi kesildi. Bakışları anında Ateş’e kaydı. Ateş, yerinden kalkmadı; sadece omuzları dikleşti, çenesi kilitlendi. Kimin geldiğini, Cihan’ın o tedirgin bakışlarından anlamıştı.
"Ben bakarım," dedi Cihan, sesi her zamankinden daha mesafeli, daha ciddiydi.
Kapı açıldı. İçeriye, dışarının serinliğini ve yılların biriktirdiği o ağır kasveti taşıyan bir adam girdi. Karan.
Karan, salonun girişinde durdu. Üzerindeki siyah ceketi, sert yüz hatları ve hiçbir duygu belirtisi göstermeyen gözleriyle bir heykel gibiydi. Bakışları önce odadaki kalabalığı taradı, ardından doğrudan Ateş’in üzerinde durdu.
Ateş, ağır ağır ayağa kalktı. Ebru’nun hemen yanına gidip elini karısının beline, o kahverengi kumaşın üzerinden sahiplenici bir tavırla yerleştirdi. Ebru, Ateş’in sıcaklığını teninde hissettiğinde derin bir nefes aldı; bedeni gerilmişti ama Ateş’in varlığı ona güç veriyordu.
Ateş, Karan’a bakarken sesi şaşırtıcı derecede sakin, ama alt metni tehdit doluydu:
"Zamanlaman her zamanki gibi kusursuz, Karan. Cihan haber vermişti... Ama bu evde kurallar benimdir, biliyorsun."
Karan, başını hafifçe yana eğdi. Gözleri bir an için yerde oyuncaklarıyla oynayan Ömer’e kaydı, yutkunduğunu kimse görmedi. "Kurallarını bozmaya gelmedim Ateş," dedi Karan, sesi boğuk ve yorgun çıkıyordu. "Sadece... Söz verdiğim gibi, görmeye geldim."
Ateş, bir adım öne çıktı. Ebru’yu hafifçe arkasında, kanatlarının altında tutarak Karan’ın gözlerinin içine baktı:
"Oğlunu görmene izin veriyorum. Neticede kan bağını inkar edecek değilim. Ama bir şeyi iyi belle..." Ateş’in sesi iyice derinleşti, parmakları Ebru’nun belini biraz daha sıkı kavradı. "Ebru benim kırmızı çizgim. Onunla tek bir kelime dahi konuşmayacaksın. Onun huzurunu bozacak tek bir imada dahi bulunmayacaksın.Eğer o güzel gözlerine bir damla yaş düşürürsen, bu evden çıkışın girdiğin kadar kolay olmaz."
Karan, Ebru’nun o büyüleyici kahverengi elbisesi ve açık saçlarıyla olan asaletine kısa bir an baktı; bakışlarında pişmanlık mı yoksa hayranlık mı vardı seçilemiyordu. Ama Ateş’in o sert uyarısını başıyla onayladı.
"Anlaşıldı," dedi Karan sessizce. "Ben sadece... çocuk için buradayım."
Karan, salonun ortasında, ağır adımlarla halının üzerindeki Ömer’e doğru yaklaştı. Her adımında, yılların biriktirdiği o soğukluk, o pişmanlık zincirleri sanki üzerine daha da ağır çöküyordu. Ateş, kollarını göğsünde kavuşturmuş, heykel gibi dikilmişti; gözleri Karan’ın üzerindeydi, tetikteydi. Ebru ise, o uzun kahverengi elbisesinin içinde, nefesini tutmuş, Ateş’in sıcaklığına sığınıyordu.
Karan, Ömer’in tam önünde, dizlerinin üzerine çöktü. O sert yüz hatları, çocuğun o masum, şaşkın yüzüne baktığında hafifçe yumuşadı. Ömer, elindeki oyuncak arabayı bırakıp, bu yabancı ama tanıdık adama merakla baktı.
Karan, titreyen elini yavaşça uzattı. Parmak uçları, Ömer’in o yumuşak, sarı saçlarına değdiğinde, içinde bir yerlerde volkanlar patladı. O sıcaklık, o masumiyet... Kendi kanından olan bu cana dokunmak, Karan’a hiç beklemediği bir acı verdi. Gözleri doldu, o buz gibi bakışların arkasındaki pişmanlık denizi taştı. "Neden?" diye haykırmak istedi içindeki ses. "Neden bu mucizeden mahrum kaldım?"
Ömer, Karan’ın elinin sıcaklığına tepki vermedi; sadece o derin, masum gözlerini Karan’ın gözlerine dikti. Karan, çocuğun bakışlarında kendi yansımasını gördü, ama o yansıma çok yabancıydı.
Tam o sırada, salonun kapısında Ateş’in gölgesi belirdi. Ateş, tek bir kelime etmeden, sadece varlığıyla odayı dolduruyordu. Ömer, babasının kokusunu, güvenini hissettiği an, Karan’ın elinin altından sıyrıldı. O küçük, aceleci ayaklarıyla halının üzerinde emekleyip, Ateş’e doğru atıldı.
"Baba!" dedi Ömer, sesi odada yankılandı. O kadar net, o kadar içtendi ki, bu kelime Karan’ın kalbine saplanan bir hançer gibiydi.
Ateş, eğilip Ömer’i kucağına aldı, sımsıkı sardı. Gözleri, Karan’ın o yıkılmış, paramparça olmuş haline takıldı. Ateş’in bakışlarında zafer değil, derin bir anlayış ve sahiplenme vardı. "Burası benim ailem," diyordu o bakışlar. "Senin kanın olabilir, ama canı, ruhu bana ait."
Ebru, Ateş’in yanına gidip elini onun omzuna koydu. Gözleri Karan’daydı, o mağrur ve güçlü duruşuyla, sessizce "Biz biriz" mesajını veriyordu.
Karan, dizlerinin üzerinde, o boş kalan ellerine bakarken, pişmanlığın o ağır yükü altında eziliyordu. Ömer’in "baba" deyişi, onun için sadece bir kelime değil, kaybedilmiş bir geleceğin, silinmiş bir geçmişin ilanıydı.
Karan, Ömer’in "Baba!" diyerek Ateş’in güvenli kollarına atılışını izlerken, havada asılı kalan parmaklarını yavaşça avucunun içine hapsetti. O küçük dokunuşun sıcaklığı hala tenindeydi ama kalbi buz kesmişti. Hayatı boyunca pek çok savaş kaybetmişti ama hiçbiri bu kadar "kansız" ve bu kadar "kesin" bir yenilgi olmamıştı.
Yavaşça dizlerinin üzerinden doğruldu. Üzerindeki o siyah, ağır ceket sanki tonlarca yük binmiş gibi omuzlarını çökertmişti. Bakışlarını bir an için Ateş’e çevirdi. Ateş, kucağında sıkıca tuttuğu Ömer ve hemen yanındaki Ebru ile sarsılmaz bir kale gibi duruyordu.
Karan, Ebru’nun o kahverengi elbisesinin içindeki asaletine, dalgalı saçlarının arasından parlayan o kararlı gözlerine baktı. Söyleyecek çok şeyi vardı; pişmanlıkları, hırsları, belki de özlemleri... Ama boğazındaki o düğüm hepsine set çekti.
Ateş’le göz göze geldiklerinde, Karan başını hafifçe, neredeyse belirsiz bir hareketle eğdi. Sesindeki o her zamanki sertlik gitmiş, yerine yorgun ve hırıltılı bir tını gelmişti.
"Teşekkür ederim," dedi Karan, sesi odanın sessizliğinde bir fısıltı gibi dağıldı. "İzin verdiğin için... Teşekkür ederim."
Bu teşekkür sadece o birkaç dakika içindi; ne geçmişi temizliyordu ne de geleceği garantiliyordu. Sadece o anki o insani dokunuşun minnetiydi.
Karan, arkasını dönüp salonun kapısına doğru yürüdü. Ayak sesleri parkede yankılanırken, kimse yerinden kıpırdamadı. Dış kapının ağır sesi duyulup, aracının motor sesi bahçede uzaklaşana kadar odada çıt çıkmadı.
Karan gitmişti; arkasında paramparça bir pişmanlık ve Arslanoğlu ailesinin birbirine daha da sıkı kenetlendiği o sarsılmaz sessizliği bırakarak.
Ateş, kucağındaki Ömer’in saçlarına derin bir öpücük kondurdu, ardından boşta kalan koluyla Ebru’yu göğsüne çekti. "Gitti," dedi Ateş, karısının şakağına dudaklarını yaslayarak. "Biz bizeyiz yine."
Malikanenin geniş salonunda tatlı bir telaş vardı. Mira, aldığı müjdeli haberin heyecanıyla ışıldarken, Ebru onun için hazırlanan o küçük kutlamanın parlayan yıldızıydı.
Ebru bugün adeta bir rüya gibiydi. Üzerine, vücut hatlarını kusursuz bir zarafetle saran, mürdüm rengi, ipek, uzun bir elbise giymişti. Elbisenin omuz detayı hafifçe düşük, kumaşı ise her adımında su gibi akıyordu. Belindeki ince altın rengi kemer, zarafetini mühürlemişti. Dalgalı saçlarını bu kez tamamen serbest bırakmış, bir yanını kulağının arkasına tutturmuştu; oradan sarkan pırlanta küpeler her hareketinde ışık saçıyordu. Ebru, sadece şık değil, aynı zamanda yıkılmaz bir kalenin kraliçesi kadar vakur görünüyordu.
Hep beraber oturmuş sohbet ediyorlardı biraz atışmanın ardından Mira hamile olduğunu söylemişti.
Daha kimse kimseyi kutlamayan yine kara bulutlar çökmüştü evin üzerine...
Zelal Hanım, elinde eski usul bir bohça ve yüzünde derin bir hüzünle eşikte belirdi. İçeri girdiğinde gördüğü manzara onu olduğu yere çiviledi. O eski, boynu bükük gelinini aradı gözleri ama bulamadı.
Karşısında, pırıltısıyla odayı aydınlatan, Ateş Arslanoğlu’nun hemen yanında, onun kolunun altında bir gurur abidesi gibi duran o muazzam kadını gördü.
Ateş, Ebru’nun belini sıkıca kavrayıp Zelal Hanım’a doğru bir adım attı. "Hoş geldin Zelal Hanım," dedi Ateş, sesi mesafeli ama saygılıydı.
Zelal Hanım’ın gözleri Ebru’nun mürdüm ipekler içindeki zarafetine takılıp kaldı. "Hoş bulduk Ateş oğlum..." dedi, sesi titreyerek. Sonra bakışlarını Ebru’ya çevirdi. "Ebru... Kızım... Ne kadar güzel, ne kadar başka olmuşsun."
Ebru, o asil duruşuyla hafifçe gülümsedi. "Hayat bizi büyüterek değiştiriyor Zelal Hanım. Buyurun, oturun."
Zelal Hanım koltuğun ucuna emanet gibi oturdu. Ömer o sırada elinde bir resim defteriyle paytak adımlarıyla geldi. Zelal Hanım torununu gördüğü an hıçkırıklarına engel olamadı. "Ömer’im... Canım yavrum..." diyerek ona uzandı.
Ömer, Zelal Hanım’ın kucağına gittiğinde, Zelal Hanım onun kokusunu içine çekerken sessizce ağlıyordu. "Çok büyük günah aldık Ebru... Çok büyük haksızlık ettik sana. Şimdi bu evdeki huzuru, senin bu güzelliğini görünce... Kendi karanlığımızdan utandım."
Ebru, Zelal Hanım’ın yanına yaklaştı, o ipek elbisesinin hışırtısı salonda yankılandı. Eğilip yaşlı kadının elini tuttu. "Siz Ömer’in babaannesisiniz. Geçmişin karanlığını bu eve sokmayalım. Bugün burada bir canın, Mira’nın bebeğinin müjdesini kutluyoruz. Siz de bu sevince ortak olun."
Zelal Hanım, Ebru’nun bu büyüklüğü karşısında daha da mahcup oldu. Bohçasından, Ebru’nun evlendiği gün takamadığı, aile yadigarı ağır bir altın gerdanlığı çıkardı. "Bunu takmana o zaman engel olmuşlardı... Ama bugün... Bu senin hakkın" diyerek gerdanlığı Ebru’ya uzattı.
Ateş, Ebru’nun gözlerindeki o derin ifadeyi gördü. Karısının yanına gidip o kolyeyi aldı ve Ebru’nun o zarif boynuna, saçlarını kenara çekerek kendi elleriyle taktı.
Akşam yemeği için büyük masaya geçildiğinde, porselenlerin tıkırtısına Cihan’ın bitmek bilmeyen esprileri karışıyordu. Cihan, baba olacağını öğrendiği andan beri yerinde duramıyordu.
"Bak Ateş, şimdiden söylüyorum," dedi Cihan, elindeki çatalı havada sallayarak. "Eğer bebek bana çekerse yandık! Ama Mira’ya çekerse, evin içinde küçük bir hanımefendiyle ne yapacağımı şaşırırım. Şimdiden bebek arabası araştırmasına başladım, dört çekerli, turbo motorlu bir şey bakıyorum!"
Mira gülerek Cihan’ın koluna vurdu. "Cihan, daha mercimek kadar! Ne arabası?"
Ateş, Ebru’nun elini masanın altından sımsıkı tutarken hafifçe güldü. "Sana şimdiden sabır diliyorum Mira. Bu heyecanla Cihan, çocuk doğana kadar evi kreşe çevirir."
Zelal Hanım, masanın başköşesinde oturmuş, bu neşeli tabloyu izliyordu. Bakışları sürekli Ebru’daydı. Ebru, o mürdüm ipek elbisesi ve boynundaki parıldayan gerdanlığıyla masanın sadece kraliçesi değil, aynı zamanda ruhuydu. Ama Zelal Hanım’ı asıl etkileyen şey, Ebru’nun dış güzelliği değil, Ömer ile arasındaki o kopmaz bağdı.
Ömer, kendi küçük sandalyesinde oturmak yerine sürekli Ebru’nun yanına sokuluyordu. Bir ara yemeğini bırakıp, minik elleriyle Ebru’nun yüzünü tuttu.
"Anne, sen bugün çok parlıyorsun," dedi Ömer, çocuksu bir hayranlıkla.
Ebru, oğlunun burnuna küçük bir öpücük kondurdu. "Senin sevgin parlatıyor beni anneciğim."
Ömer, tatmin olmamış gibi yerinden kalkıp Ebru’nun boynuna atıldı. O küçük kollarını Ebru’nun boynuna sımsıkı sarıp, annesinin şakağına ve o zarif boynuna kocaman, sulu bir öpücük bıraktı. "Ben seni çok seviyorum anne... Hep benim yanımda kal, tamam mı?"
Ebru, oğlunu kucağına çekip ona sımsıkı sarılırken, saçlarının arasından Ateş’e bir bakış attı. Ateş’in gözlerinde, karısına ve oğluna olan o devasa aşk okunuyordu.
Zelal Hanım bu sahneyi izlerken gözlerini kaçırmak zorunda kaldı. Kendi oğlunun bu kadına veremediği, mahrum bıraktığı ne varsa; şimdi karşısındaki bu adam ve bu çocuk Ebru'ya fazlasıyla veriyordu. Ebru’nun sadece bir "anne" değil, bir çocuğun dünyasındaki en güvenli liman olduğunu görmek, Zelal’in içindeki o son pişmanlık kırıntılarını da gözyaşına çevirdi.
"Maşallah," dedi Zelal Hanım fısıltıyla. "Sevgiyle büyüyen çocuk, cennetin meyvesidir derler. Sen bu çocuğu cennetin başköşesinde büyütmüşsün Ebru."
Cihan, ortamın yeniden duygusallaştığını fark edince hemen araya girdi: "Valla Zelal Hanım, Ömer annesine öyle bir aşık ki, yakında Ateş’le Ömer arasında büyük bir 'Ebru'yu paylaşamama' savaşı çıkacak, ben size söyleyeyim! Ateş şimdiden oğlunu kıskanmaya başladı bile!"
Ateş, muzipçe kaşlarını kaldırdı. "Hakkım olanı savunuyorum Cihan, ne var bunda?"
Gülüşmeler Arslanoğlu malikanesinin duvarlarında yankılanırken, Ebru boynuna sarılı küçük oğlu ve elini bırakmayan adamla dünyanın en mutlu kadını olduğunu bir kez daha hissetti.
.
.
.
.
.
o sabah ağır hukuk dosyaları ve kanun kitaplarıyla doluydu. Ebru, üzerine giydiği lacivert, tam üzerine oturan şık bir ceket ve kumaş pantolonla masasının başındaydı. Gözlüğünü hafifçe burnunun ucuna indirmiş, elindeki dosyayı büyük bir titizlikle inceliyordu. O, sadece Ateş Arslanoğlu’nun eşi değil; mağdurların sesi olan, girdiği davalarda geri adım atmayan o meşhur avukattı.
Ebru, bugün çok önemli bir davanın savunmasına hazırlanıyordu. Dosyalar arasındaki karmaşada bile o kadar düzenliydi ki... Ateş kapıda durmuş, karısının o mesafeli, profesyonel ve otoriter halini izliyordu.
"Bu dava bittiğinde," dedi Ateş, yavaşça içeri girerek. "O müvekkilin seni sadece bir avukat olarak değil, bir kurtarıcı olarak görecek, farkındasın değil mi?"
Ebru, başını dosyadan kaldırmadan hafifçe gülümsedi. "Ben sadece adaleti arıyorum Ateş. Ve o adaleti almadan da o salonu terk etmeye niyetim yok."
Ateş, masaya yaklaşıp Ebru’nun omzuna elini koydu. "Senin o cübbeyle salona girişin bile davanın sonucunu belirliyor zaten. Gurur duyuyorum seninle."
Aşağı katta ise manzara çok daha farklıydı. Cihan, elinde bir bardak ılık süt ve bir kase meyveyle Mira’nın peşindeydi.
"Mira, bak sütünü bitirmedin! Bebek içeride 'Babacığım hani kalsiyum?' diye ağlıyor şu an, duyabiliyorum!"
Mira gülerek koltukta doğrulmaya çalıştı. "Cihan, daha dördüncü bardak bu! Balık gibi yüzeceğim yakında."
"Yüz Mira, yüz! Yüzmek hamilelere iyi gelir," dedi Cihan ciddiyetle. Sonra cebinden bir liste çıkardı. "Bak, yarın için üç farklı hastaneden randevu aldım. En iyi doktor hangisiyse ona gideceğiz. Hatta gerekirse hastaneyi satın alırım, sen sadece sağlıklı ol!"
Mira, Cihan’ın elini tutup onu yanına oturttu. "Sakin ol şampiyon... Alt tarafı bir bebek, senin bu enerjinle çocuk doğmadan üniversiteye başlar!"
Cihan, Mira’nın elini öpüp başına koydu. "Benim için sadece bir bebek değil o Mira. Sen ve o... Benim dünyamsınız. Sizi pamuklara sarmak benim görevim."
.
.
.
Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın ✨️✨️✨️
