İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

17. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

16.BÖLÜM İHANET

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 16.BÖLÜM İHANET
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime · Okuduğun bölüm
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

Hastane odasındaki sessizliği sadece monitörlerin düzenli sesi bozuyordu. Ebru, yatağında halsizce yatarken, Mira onun elini bir an bile bırakmıyordu.

"İyi ki yanındasın Mira," dedi Ebru, sesi yorgun ama minnet doluydu. "Sen olmasan bu karanlık konakta, bu yabancı şehirde nefes bile alamazdım."
Mira, Ebru’nun elini daha sıkı tuttu. "Her zaman yanındayım Ebru. Sen iyi ol, o bebek sağlıkla doğsun, biz yine o eski, huzurlu günlerimize döneceğiz. Karan da dışarıda senin için dünyayı yakıyor, bunu bil."

Tam o sırada kapı yavaşça aralandı ve Azad içeri girdi. Azad, Karan’ın çocukluk arkadaşı, her zor anında yanında duran sağ koluydu. Ama bugün içeri giren Azad’ın omuzlarında sadakatin değil, saklamaya çalıştığı bir günahın ağırlığı vardı.
"Geçmiş olsun Ebru..." dedi Azad. Sesi, boğazına dizilen o imkansız kelimeler yüzünden pürüzlüydü.
Ebru, başını yastıktan hafifçe kaldırıp ona baktı. "Sağ ol Azad. Karan nerede? Gelecek mi?"

Azad, Ebru’nun o hüzünlü ve savunmasız gözlerine doğrudan bakamadı. Çünkü her baktığında, kalbindeki o yasaklı yangın daha da büyüyordu. Arkadaşının sevdiği kadına, hamile bir kadına duyduğu bu ani ve sarsıcı çekim, Azad’ı kendi vicdanında idam ediyordu.

Mira, aradaki bu tuhaf sessizliği ve Azad’ın garip bakışlarını anında fark etti. Mira’nın korumacı içgüdüleri bir kalkan gibi devreye girdi. Azad’ın bakışları "geçmiş olsun" diyen bir dostun bakışları değil, ulaşamayacağı bir hazineye hasretle bakan bir hırsızın bakışları gibiydi.

Azad, odadaki oksijenin ona yetmediğini hissederek arkasını döndü. "Bir ihtiyacınız olursa kapıdayım," deyip hızla çıktı.
Mira, kapı kapandığı an Ebru’ya döndü, kaşları hafifçe çatıktı. "Ebru... Bu Azad’ın hali ne böyle? Bakışları bir garip, sanki burada olmak canını yakıyor gibi."
Ebru, saf bir masumiyetle cevap verdi: "Karan için endişeleniyordur Mira, onlar kardeş gibiler biliyorsun."
Ama Mira ikna olmamıştı. O bakışların endişe değil, yasak bir hayranlık olduğunu hissetmişti.

Hastanenin gece sessizliği, koridordaki nöbetçi lambalarının cılız ışığıyla daha da kasvetli bir hal almıştı. Mira, kısa bir süreliğine hava almak ve kahve içmek için aşağı inmişti. Ebru, ağır ilaçların etkisiyle derin bir uykunun kollarındaydı; yüzünde hala yaşadığı travmanın yorgun izleri, ama dudaklarında o melekleri andıran masumiyet vardı.
Kapı çok sessizce aralandı. İçeri giren Azad’dı.

Azad, adımlarını sanki cam kırıkları üzerinde yürüyormuşçasına dikkatli atarak yatağın başucuna kadar geldi. Normalde Karan’ın "emanetini" bekleyen bir muhafız olması gerekirken, o şimdi kendi kalbinin esiri olmuş bir hırsız gibiydi. Ebru’ya baktı... Uzun uzun, nefesini tutarak izledi onu.
"Neden?" diye fısıldadı Azad, sesi duyulmayacak kadar kısıktı. "Neden o değil de sen? Neden en imkansız olan, en yasak olan sensin?"
Ebru uykusunda hafifçe kıpırdadı, bir eli karnının üzerinde, diğeri yastığın kenarındaydı. Azad, sanki büyülenmiş gibi yavaşça eğildi. Kalbinin atışı kulaklarında davul gibi yankılanıyordu. İçindeki vicdan azabı sustu, yerini sadece o narin tene dokunma arzusuna bıraktı.
Azad, Ebru’nun alnına dökülen bir tutam saçı titreyen parmaklarıyla geriye itti. Ardından, bir ömür boyu taşıyacağı o günahın altına imzasını atarcasına, eğilip Ebru’nun şakağına, saçlarının birleştiği o sıcak tenine uzun ve yakıcı bir öpücük bıraktı.
Ebru’nun kokusunu içine çektiğinde, Azad için artık geri dönüş yoktu. O an sadece arkadaşının karısını değil, dünyadaki tek gerçeğini öptüğünü hissetti.

Oda artık dış dünyadan tamamen kopmuş, sadece Azad’ın yasak aşkı ve Ebru’nun masum uykusuyla baş başa kalmış bir hücre gibiydi. Koridordaki sesler uzaklaştı, hastane derin bir sessizliğe gömüldü. Azad, attığı o ilk adımdan sonra geri dönemeyeceğini biliyordu; ruhunu bu odaya, bu kadına çoktan kurban etmişti.
Yavaşça yatağın kenarına oturdu. Nefes alışverişleri birbirine karışıyordu. Azad, titreyen elini havada bir süre beklettikten sonra, büyük bir huşuyla Ebru’nun karnının üzerine, o hafif şişliğe koydu. Avucunun içindeki o sıcaklık, Karan’ın canıydı; ama Azad o an sadece Ebru’nun bir parçasına dokunuyormuş gibi hissetti.

"Senin canını yakanları, seni bu hale düşürenleri kendi ellerimle yok edeceğim," diye fısıldadı Azad, gözleri dolmuştu. "Sana söz veriyorum... Karan seni koruyamadı, o koca Ateşoğlu seni bu odada yalnız bıraktı. Ama ben... Ben senin gölgen olacağım. O küçük canı da, seni de canım pahasına ben savunacağım. Gerekirse dünyaya, gerekirse Karan’a karşı..."

Ebru, uykusunda derin bir nefes aldı, sanki Azad’ın bu ağır yeminini ruhu hissetmiş gibi hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme Azad’ın son savunma hattını da yıktı. Artık sadece bir koruyucu değil, bir aşık gibi bakıyordu.

Daha da yaklaştı. Ebru’nun yüzüne vuran cılız ışıkta, dudaklarının ne kadar çatlamış ve savunmasız olduğunu gördü. İçindeki o devasa yangın, mantığını tamamen kavurup küle çevirdi. Azad eğildi, kalbi bir kuş gibi çırpınırken, Ebru’nun dudaklarına tüy kadar hafif ama yakıcı bir öpücük bıraktı.
Bu öpücük sadece bir sevda göstergesi değil, aynı zamanda Karan’a, dostluğa ve kadere karşı çekilmiş bir restti. Azad geri çekildiğinde nefes nefeseydi. Ebru hala uykusundaydı ama Azad artık eski Azad değildi; o, imkansız bir aşkın pençesinde, kendi cehennemine yürüyen bir adamdı.

Azad, bıraktığı o yakıcı öpücüğün ardından geri çekildi ama odadan çıkamadı. Ayakları sanki o soğuk hastane zeminine mühürlenmişti. Bir adım geri gidip, odanın en karanlık köşesindeki sandalyeyi yatağın tam karşısına çekti ve oturdu.

Sadece izlemeye başladı.
Ebru’nun düzenli nefes alışverişlerini, kirpiklerinin uykusunda hafifçe titreyişini, bir elinin hala korumacı bir tavırla karnının üzerinde duruşunu... Saatlerce, tek bir kelime etmeden, gözünü bile kırpmadan onu seyretti. Azad için zaman durmuştu. O an ne Karan vardı, ne Mardin, ne de töreler. Sadece o yatakta yatan savunmasız kadın ve Azad’ın ona karşı büyüttüğü, ucu bucağı olmayan o devasa, sessiz sevda vardı.

Dışarıda hayat akıyor, hemşireler koridorda fısıldaşıyor, uzaklardan bir yerlerden bir araba kornası duyuluyordu. Ama bu odanın içinde Azad, Ebru’nun uykusuna bir nöbetçi gibi dikilmişti. Bakışlarında hem korkunç bir hayranlık hem de derin bir keder vardı. Çünkü biliyordu; bu izleyiş, onun bu hayatta Ebru’ya en yakın olabileceği tek andı. Onu uyanıkken böyle izleyemezdi, ona böyle dokunamazdı.

Ebru, uykusunun en derin yerinde hafifçe içini çektiğinde Azad’ın kalbi sızladı. Kendi kendine fısıldadı karanlığa doğru:
"Sen uyu ebru... Ben buradayım. Kimsenin seni incitmesine, rüyalarını bile bölmesine izin vermem. Karan seni koruyamadı ama ben... Ben senin için gerekirse kendi canımı bile karşıma alırım."

Gecenin en derin saatinde, hastane odasında sadece Azad’ın ağır nefesleri duyuluyordu. Karan, Sultan’ın peşindeki o karanlık işleri temizlemek için günlerdir ortada yoktu; Ebru’yu bu koridorlarda adeta unutmuştu. Ama Azad unutmamıştı. O, her saniye buradaydı.

Ebru, aldığı ağır sakinleştiricilerin ve ağrı kesicilerin etkisiyle yavaşça gözlerini araladı. Ancak bakışları odaklanamıyordu. Tavanın beyazı, odadaki gölgelerle dans ediyor; zihni adeta yoğun bir sisin içinde yüzüyordu. Bir tür sarhoşluk haliydi bu; ne nerede olduğunu tam olarak biliyordu ne de kiminle.
"Karan?" diye mırıldandı Ebru, sesi uykuluydu "Geldin mi..."
Azad, yerinden kalkıp yatağa iyice yanaştı. Ebru’nun ona Karan diye seslenmesi kalbine bir hançer gibi saplansa da, bu puslu hali Azad’ın içindeki arzuyu kamçıladı. Ebru’nun eli boşlukta bir sıcaklık arar gibi hareket ettiğinde, Azad tereddüt etmeden o eli tuttu.

"Buradayım..." dedi Azad, sesi Karan’ın sesine bürünmek ister gibi derinden geliyordu. "Hep buradayım."
Ebru, sarhoş bir edayla hafifçe gülümsedi. Bakışları Azad’ın yüzünde geziniyor ama onu seçemiyordu. İlaçların yarattığı o yapay huzur, içindeki korkuyu bastırmıştı. Elini Azad’ın sakallarına götürdü, parmak uçlarıyla yüzünü okşadı.

"Çok bekledim seni... Neden gittin?"
Azad, Ebru’nun bu dokunuşuyla sarsıldı. Ebru onu Karan sanıyordu ama Azad bu yanılgıya sığınmaktan çekinmedi. Yavaşça eğildi, yüzü Ebru’nun yüzüne santimler kala durdu. Ebru’nun nefesi, ilaçların o kimyasal kokusuyla karışmış narin bir koku yayıyordu.
"Hiç gitmeyeceğim Ebru... Bir daha asla," diye fısıldadı Azad.

Ebru, başını hafifçe yana yatırıp Azad’ın gözlerinin içine baktı. O sarhoş, buğulu bakışlarda hiçbir yargılama yoktu. Azad, bu anın büyüsüne kapılarak elini Ebru’nun yanağına koydu ve başparmağıyla alt dudağını hafifçe okşadı. Ebru’nun bu ilgiye teslim olması, Azad’ın aklını başından alıyordu.
Dışarıdaki dünya Karan için, töre için, intikam için dönüyordu; ama bu odada, o sisli zihnin içinde Azad, arkadaşının hayatını, aşkını ve geleceğini sessizce çalıyordu.

Hastanenin loş odasında zaman, ilaçların buğusu altında yavaşlamıştı. Ebru, zihnini esir alan o tatlı sarhoşluğun içinde, karşısında duran gölgeyi sadece kalbiyle görmek istiyordu. Karan’ın hasretiyle yanan ruhu, o an yanındaki bedeni "o" diye isimlendirdi.
"Karan..." diye mırıldandı Ebru, sesi bir iç çekiş gibi döküldü dudaklarından. "Çok üşüyorum. Gitme artık, yanımda kal."

Azad’ın damarlarındaki kan dondu, ardından yakıcı bir tutkuyla yeniden akmaya başladı. Vicdanı çoktan susmuştu. Ebru’nun uzattığı ele, sanki hayatının tek gerçeğiymiş gibi tutundu. Yavaşça yatağın kenarına, Ebru’nun yanına uzandı. Ebru, o anki bulanık zihniyle Azad’ı bir sığınak bildi; başını onun geniş göğsüne yasladı, elini karnındaki bebeğinin üzerinden geçirip Azad’ın beline doladı.
"Seni çok özledim," diye fısıldadı Ebru. Azad’ın kalp atışlarını duyabiliyordu; ama o atışların Karan’ın değil, ona kör kütük aşık olan bir "hainin" atışları olduğunu bilmiyordu.
Azad, titreyen kollarını Ebru’ya doladı. Burnunu saçlarının arasına gömüp o derin kokuyu içine çekti. Hayatının en güzel ve en günahkâr anını yaşıyordu. "Ben de güzelim... Ben de," diye fısıldadı karanlığa. Birkaç dakika süren o sessiz, romantik huzur, sanki sonsuzluğa uzanacak gibiydi.

.
.
.
Karan odaya girince gördüğü manzara karşısında dili tutulmuştu. Azad uyanınca birbirlerine girmişlerdi.

Karan’ın Azad’ın şakağına dayadığı silahın soğukluğu, odadaki tek gerçeklik gibiydi. Tam Azad bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı ki, Ebru’nun uykusunun derinliklerinden gelen o keskin, parçalayıcı çığlık yankılandı.
"Aaaah! Karnım... Karan!"

Ebru, ilaçların o ağır sisinden bir anda sıyrılıp yatakta iki büklüm oldu. Elleriyle karnına yapıştı, yüzü saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz kesildi. O an ne Azad’ı gördü ne de elinde silahla bekleyen kocasını... Sadece vücudunu kavuran o korkunç sancı vardı.

Karan, silahı bir kenara fırlatırcasına beline soktu. Azad’ın varlığını o saniyede sildi zihninden; dünyası sadece acı çeken karısından ibaretti.
"Ebru! Güzelim, buradayım!" diye haykırarak yatağa atıldı Karan. Ebru’nun ter içinde kalmış saçlarını geriye itti, ellerini tutmaya çalıştı ama Ebru acıdan yatağın demirlerine asılıyordu.
"Bebek... Karan, bebeğim gidiyor! Yardım et!"

Azad, yatağın diğer ucunda donup kalmıştı. Eli hala Ebru’nun az önce yattığı yastığın üzerindeydi. Kendi günahının bedelini o masum bebeğin ödemesinden ölesiye korktu. Hızla kapıya fırlayıp koridorda kükredi: "Doktor! Hemşire! Buraya bakın, çabuk!"

Saniyeler içinde oda beyaz önlüklü bir mahşer yerine döndü. Hemşireler, doktorlar içeri daldı. Karan’ı ve Azad’ı kenara iterek Ebru’nun etrafını sardılar.
"Kanama var! Acil ultrasonu getirin! Ameliyathane hazırlansın!"
Doktorun sesi, Karan’ın kulaklarında bir uğultuya dönüştü. Ebru’nun gözleri acıyla devriliyor, hala "Bebeğim..." diye sayıklıyordu. Hemşireler Ebru’yu sedyeye aktarırken Karan, karısının elini bırakmamak için direniyordu.
"Bırakın beni! Karımın yanına gideceğim!"
Doktor, Karan’ı göğsünden itti. "Karan Bey, dışarı çıkın! Müdahale etmemiz lazım, ikisini de kaybedebiliriz!"
Ebru sedyeyle koridorda hızla uzaklaşırken, arkada sadece iki adam kaldı. Odanın ortasında, birbirine nefretle ama aynı zamanda aynı korkuyla bakan iki eski dost... Yerde, Ebru’nun uykusunda kıvrıldığı o çarşafın üzerinde taze, kırmızı bir kan lekesi vardı.
Karan, Azad’a doğru bir adım attı. Sesi, ağlamamak için kendini zor tutan bir canavarın hırıltısı gibiydi:
"Eğer onlara bir şey olursa Azad... Eğer evladım senin o pis ellerin ona dokundu diye giderse, seni bu hastanenin tavanına asarım."
Azad ise duvara yaslanmış, titreyen ellerine bakıyordu. Ebru’nun acısı, onun yasak aşkının en ağır bedeli gibi omuzlarına çökmüştü.

Ameliyathane kapısı Ebru’nun arkasından sertçe kapandığında, koridorda ölümcül bir sessizlik olması gerekirdi; ama orada iki aslan gibi birbirine bilenmiş Karan ve Azad vardı. Zelal Hanım, yanında Ebru’nun annesiyle birlikte nefes nefese asansörden indi.
"Karan! Oğlum... Neler oluyor? Ebru nerede?" diye haykırdı Zelal Hanım.
Ama Karan’ın gözleri annesini görmüyordu. Silahını belinden çıkarmış, namlusunu Azad’ın tam kalbine nişan almıştı. Azad ise duvara yaslanmış, kaçmak yerine ölümü bekleyen bir tevekkülle Karan’ın gözlerinin içine bakıyordu.
"Vur Karan... Vur ki bu utanç bitsin!" diye inledi Azad.

Zelal Hanım, oğlunun elindeki silahı ve Azad’a olan o dipsiz nefretini görünce dizlerinin bağı çözüldü. Araya girmeye çalıştı, Karan’ın koluna yapıştı. "Karan! Dur! Ne yapıyorsun? O senin kardeşin, can yoldaşın! Ebru içeride can çekişirken bu neyin davası?"

Karan, annesinin elini hışımla itti. Sesi, tüm hastaneyi sarsan bir gök gürültüsü gibiydi: "Kardeş mi ana? Hangi kardeş karısının yatağına girer? Hangi kardeş, ben yokken karımı koynuna alır?"

Zelal Hanım, duyduğu kelimelerle adeta taş kesildi. Eli ağzına gitti, gözleri fal taşı gibi açıldı. Mardin’in en soylu, en kuralcı kadını için bu duydukları ölümden beterdi. "Ne... Ne dersin sen Karan? Azad... Sen?"
Azad, başını öne eğdi. Tek bir kelime edemedi. Sessizliği, her şeyi itiraf ediyordu.
Ebru’nun annesi ise duyduklarıyla yere yığıldı. "Benim kızım yapmaz... Benim Ebru’m böyle bir günaha girmez!" diye feryat ederken, Mira onu tutmaya çalışıyordu.

Zelal Hanım, omuzlarındaki o ağır yükle Azad’a doğru bir adım attı. Gözlerinden yaşlar değil, saf bir hiddet akıyordu. "Biz seni ekmeğimize ortak ettik Azad... Seni evladımız bildik. Sen nasıl bizim namusumuza, bizim ocağımıza bu ateşi atarsın? Eğer o gelin içeride o bebekle birlikte can verirse, senin ölün bile bu topraklara kabul edilmez!"

Tam o sırada ameliyathanenin kapısı tekrar açıldı. Kan ter içinde bir hemşire dışarı fırladı. "Karan Bey! Hastanın durumu çok kritik, kan lazım! Ama Ebru Hanım sürekli 'Azad' diye sayıklıyor, bilinci yerinde değil, sayıklamaları durmuyor!"
Bu bilgi, koridorda ikinci bir bomba etkisi yarattı. Karan, duyduğu bu isimle tamamen delirdi. Karısı, ölüm döşeğinde bile o hainin ismini mi anıyordu? Oysa Ebru, o ilaçlı sarhoşluğun içinde gördüğü "şefkati" Azad’ın gölgesinde aramıştı ama Karan bunu asla böyle anlamayacaktı.

.
.
.