İNTİKAM ATEŞİ kitap kapağı

42. bölüm / 45

İNTİKAM ATEŞİ

41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR

Vaveyla Yazarı: Nisanur 004

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR
  1. 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
  2. 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
  3. 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
  4. 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
  5. 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
  6. 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
  7. 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
  8. 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
  9. 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
  10. 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
  11. 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
  12. 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
  13. 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
  14. 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
  15. 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
  16. 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
  17. 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
  18. 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
  19. 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
  20. 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
  21. 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
  22. 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
  23. 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
  24. 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
  25. 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
  26. 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
  27. 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
  28. 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
  29. 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
  30. 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
  31. 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
  32. 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
  33. 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
  34. 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime
  35. 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
  36. 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
  37. 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
  38. 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
  39. 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
  40. 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
  41. 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime · Okuduğun bölüm
  42. 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
  43. 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
  44. 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
  45. 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime

3 AY SONRA: YENİ HAYATIN İZLERİ

Zaman hızla akmış, Arslanoğlu ailesi yeni evlerine alışmıştır. Ebru artık hamileliğinin iyice belli olduğu, karnının tatlı bir kavis aldığı o en güzel dönemindedir. Mira ise doğuma sayılı günler kala, Cihan’ın evhamları arasında bir çiçek gibi açmıştır. Ebru, işine olan tutkusuyla adliyedeki odasında son dosyalarını toparlamaktadır; çünkü artık izne ayrılma vakti gelmiştir.

Ebru odasında dosyalarıyla ilgilenirken kapı yavaşça açılır. İçeri giren kişi Ateş değildir. Gelen, aylardır sessizliğe gömülen, ama kini hala taze olan Karan’dır.

Karan, Ebru’nun belirginleşen karnına baktığında gözlerinde derin bir sızı, bir yenilgi belirir. O karın, Ateş Arslanoğlu’nun zaferinin ve Karan’ın tamamen kaybedişinin en somut kanıtıdır.

"Demek gerçekten başardın Ebru," der Karan, sesi buz gibi ama titrek. "Onun dünyasına hapsoldun, ona bir can veriyorsun."

Karan, Ebru'nun yüzündeki o korumacı ifadeyi görünce daha da bilenir. "Unutma," diye fısıldar. "O evde büyüttüğün Ömer, sadece Ateş'in değil... O benim de kanım, benim de oğlum. Onu benden çaldınız ama ruhu her zaman benden bir parça taşıyacak."

Ebru, masanın arkasından güçlükle ama asaletle kalkar. Elini karnının üzerine korumacı bir tavırla koyar. Gözlerinde ne korku ne de acıma vardır; sadece saf bir nefret.

"Senin kanın olabilir Karan, ama onun babası Ateş. Çünkü baba olmak için önce insan olmak gerekir," der Ebru, sesi adliye koridorlarında yankılanacak kadar nettir. "Ömer senin sadece karanlığını gördü. O karanlıkta boğulmasın diye biz ona bir güneş verdik. Sen bir katilsin Karan. Sadece insanların değil, duyguların, çocukluğun ve umutların katilisin. Şimdi o odadan çık ve bir daha asla bizim gölgemize bile basma."

Karan, vedalaşmaya gelmiştir ama aldığı cevap bir cellat ipi kadar ağırdır. "Bu bir veda Ebru," der Karan kapıya yönelirken. "Ama unutma; intikam ateşi bazen söner, bazen ise sadece küllenir."

Karan, Ebru’nun sözleri altında ezilmiş, hayatında hiç olmadığı kadar küçülmüştü. Vedalaşmak için gelmişti ama bir ölünün bile duymak istemeyeceği gerçeklerle uğurlanmıştı. Ebru’nun kapıyı gösteren parmağı, Karan için geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıydı. Karan, omuzları çökmüş bir halde, arkasına bile bakmadan odadan çıktı. Kapı, onun gidişiyle tok bir ses çıkararak kapandı.

Karan gittiğinde odada sadece Ebru’nun hızlı solukları ve dışarıdan gelen adliye uğultusu kaldı. Ebru, titreyen ellerini masanın üzerine yasladı. Kalbi, kaburgalarını zorlayan bir kuş gibi çarpıyordu ama bu sefer korkudan değil, üzerinden kalkan o devasa yükün hafifliğinden...

Yavaşça koltuğuna çöktü. Elini, artık bir hayatın filizlendiği karnına koydu. "Bitti," diye fısıldadı kendi kendine.

Ebru, o an Ateş’i aramadı. Onu yanına çağırmadı. Çünkü bu hesap, Ebru ve geçmişi arasındaydı ve Ebru bu savaşı tek başına kazanmıştı. Masasının üzerindeki babasının fotoğrafına baktı. Sanki babası ona oradan gülümsüyor, "Aferin kızım," diyordu.

Gözünden bir damla yaş süzüldü ama hemen sildi. Artık ağlama vakti bitmişti. Ömer’i reddeden adamı kendi karanlığına gömmüş, katiliyle yüzleşmiş ve galip çıkmıştı. Birkaç dakika öylece durdu, odadaki o ağır ama arınmış havayı soludu. Ebru Arslanoğlu, o odadan çıkarken sadece hamile bir kadın değil; geçmişini mühürlemiş, geleceğine ise kendi tırnaklarıyla yol açmış bir hükümdar gibiydi.

.
.
.

Ebru, adliyenin o soğuk ve anılarla dolu koridorlarını geride bırakıp eve geldiğinde, güneş batmak üzereydi. Bahçe kapısından içeri girdiği an, burnuna dolan toprak ve hanımeli kokusuyla ciğerlerinin bayram ettiğini hissetti. Adliyedeki o ağır hava, yerini Arslanoğlu malikanesinin o korunaklı huzuruna bırakmıştı.

Kapıyı açtığında onu karşılayan ilk şey, mutfaktan gelen taze pişmiş elmalı turta kokusu ve neşeli sesler oldu. Salona geçtiğinde yüzünde istemsiz bir gülümseme yayıldı.

Mira, şişmiş ayaklarını uzatmış, elinde bir örgüyle bebek patiği yapmaya çalışıyordu. Cihan ise yanına çökmüş, elindeki bebek telsizini kurcalarken bir yandan da Mira’ya takılıyordu: "Mira, bu patiğin tekini bitirene kadar çocuk ilkokula başlayacak, ver ben öreyim şunu!"

Mira’nın kahkahası evi doldururken, mutfaktan çıkan Ateş elindeki çay tepsisiyle donakaldı. Ebru’yu kapı eşiğinde, o yorgun ama huzurlu haliyle görünce her şeyi bir kenara bıraktı.

Ateş, adımlarıyla odayı arşınlayıp Ebru’nun yanına geldi. Ebru, hiçbir şey söylemeden başını Ateş’in göğsüne yasladı. Karan ile olan o korkunç yüzleşmeden sonra, Ateş’in kalp atışlarını duymak dünyadaki en güzel melodi gibiydi.

Ateş, Ebru’nun saçlarına derin bir buse kondurdu. "Hoş geldin güzelim," dedi, sesi kadife gibi yumuşaktı. "Günün nasıl geçti? Çok yorulmuşsun."

Ebru derin bir nefes alıp başını kaldırdı. Ateş’in gözlerindeki o sonsuz korumacılığı gördü. "Yoruldum," dedi Ebru fısıltıyla. "Ama bitti. Her şey bitti Ateş. Eve geldim."

O akşam, Arslanoğlu evinde sadece kahkahalar ve gelecek planları konuşuldu. Masada Mira’nın doğacak bebeği için seçtiği isimler ve Cihan’ın bitmek bilmeyen şakaları vardı. Ebru, tabağındaki yemeğe bakarken içinden bir şükür duası etti.

Karan’ın o zehirli varlığına rağmen, kurdukları bu kale yıkılmamıştı. Ateş, Ebru’nun elini tutup parmaklarını kenetlediğinde, Ebru artık emindi: Geçmişin külleri tamamen savrulmuş, geriye sadece bu sıcak yuvanın ışığı kalmıştı.

.
.
.

Evdeki neşeli akşam yemeği sona ermiş, Cihan ve Mira kendi evlerine çekilmiş, Ömer ise çoktan rüyalar alemine dalmıştı. Malikanenin devasa bahçesi, ay ışığının altında gümüş bir pelerin giymiş gibi parlıyordu. Ateş, Ebru’nun tüm gün süren o durgunluğunu, gözlerindeki o hüzünlü zaferi görmüştü. Bir şey sormamıştı ama ruhu, Ebru'nun ruhunun neye ihtiyacı olduğunu çoktan hissetmişti.

Ateş, Ebru’nun elini tutup onu teras katındaki o özel cam odaya çıkardı. Ebru kapıyı açtığında nefesi kesildi. Her yer onlarca küçük mumla aydınlatılmış, ortamın havası yasemin ve lavanta kokusuyla sarılmıştı. En sevdiği yumuşak şarkı derinden yankılanıyordu.
"Ateş... Bu çok güzel," dedi Ebru, sesi minnetle titreyerek.

Ateş, Ebru’yu belinden kavrayıp kendine çekti. "Bugün o adliyeden çıktığında, ruhunun yorgunluğu omuzlarından okunuyordu güzelim. İzin ver, o yorgunluğu bu gece ben alayım."

Birlikte, ay ışığını en geniş açıyla gören o geniş koltuğa yerleştiler. Ateş, Ebru’yu göğsüne yatırdı, battaniyeyi ikisinin üzerine çekti. Ebru, Ateş’in kalp atışlarını dinlerken, adliyedeki Karan’ın o karanlık silüetinin zihninden bir toz bulutu gibi dağılıp gittiğini hissetti.

Ateş, Ebru’nun karnına elini koydu; artık hareketleri daha belirgin olan o küçük mucizenin vuruşlarını hissetti. "Buradayız," diye fısıldadı Ateş, Ebru'nun kulağına. "Sadece biz. Ne geçmişin hayaletleri ne de geleceğin korkusu...
Sadece sen, ben ve çocuklarımız."

Sadece birbirlerinin soluğunda dinlendiler. Ebru, Ateş’in gömleğinin kokusunu içine çekerken sonunda tüm hücreleriyle "evde" olduğunu anladı. Ateş, onun saçlarını okşarken Ebru’nun gözleri yavaşça huzurla kapandı.

O gece, Arslanoğlu malikanesinde ne intikam ateşi yandı ne de bir silah sesi yankılandı. Sadece iki yaralı ruhun birbirine şifa oluşunun sessiz şarkısı vardı. Geçmiş mühürlenmiş, gelecek ise o gece ay ışığının altında sessizce kutsanmıştı.

.
.
.

Ertesi gün, dün gecenin huzuruyla uyanan ekip için kutlama günüydü. Küçük Ömer bakıcısıyla evde oyun saatinin tadını çıkarırken; Ateş, Ebru, Cihan ve Mira şık bir akşam yemeği için hazırlanmaya başlamıştı. Ama bu hazırlık, beklediklerinden çok daha uzun sürecekti.

Ebru, üzerinde zümrüt yeşili, sırtı tamamen açık ve derin yırtmaçlı bir elbiseyle odadan çıktı. Aynı anda Mira da fuşya rengi, göğüs dekoltesi "cesur" bir elbiseyle koridorda belirdi.

Ateş, aynada kravatını düzeltirken Ebru’yu gördüğü an donup kaldı. Bakışları önce Ebru’nun yüzünde, sonra o derin yırtmaçta gezindi. Kaşları anında çatıldı.
"Ebru... Bu elbisenin geri kalanı nerede güzelim? Terzi kumaşı mı yetiştiremedi?"

Cihan ise Mira’nın yanına gidip elini dekoltesinin önünde siper etti. "Mira, canım sevgilim... Biz yemeğe mi gidiyoruz yoksa bir galaya mı? Bu elbise değil!"

Hanımlar oflayarak odaya döndü. 15 dakika sonra Ebru; siyah, dantel detaylı ve omuzları tamamen açıkta bırakan bir elbiseyle çıktı. Mira ise askısız, mini bir elbiseyle ona eşlik ediyordu.

Ateş, elindeki saati bırakıp Ebru’nun yanına geldi, ceketini onun omuzlarına attı. "Olmaz. Bu dantellerin altı fazla... şeffaf. Ben varken bile bu kadar dikkat çekmen sağlığıma zararlı Ebru Arslanoğlu."

.
.
.

Ebru, boy aynasında kendine son kez baktı. Bembeyaz, ipek, incecik askılı o elbise; hamileliğinin o eşsiz zarafetini ortaya koymuştu. Hafif göğüs dekoltesi ise ona masum ama bir o kadar da iddialı bir hava katıyordu. Kapı açıldı; Ateş içeri girdi. Elinde saatiyle öylece durdu. Bakışları Ebru’nun omuzlarından aşağı süzülürken gözbebekleri büyüdü, çenesi kasıldı.

"Ebru..." dedi, sesi derinlerden gelen bir uyarı gibiydi. "Bu ne?"

Ebru, omuzlarını dikleştirip aynadan ona baktı. "Elbisem Ateş. Çok şık değil mi?"
Ateş, saati komodine sertçe bıraktı, iki adımda Ebru’nun arkasında bitti. Ellerini Ebru’nun çıplak omuzlarına koydu ama bu bir sevgi gösterisinden çok bir "sahiplenme" hamlesiydi. "Şık değil Ebru... Bu elbise 'bana bak' diye bağırıyor. O askılar pamuk ipliğine bağlı. Kimsenin gözü senin o dekoltene değmeyecek. Hemen çıkarıyorsun bunu."

Ebru tam itiraz edecekken koridordan Mira’nın sesi yükseldi: "Cihan, çek o elini! Elbisemin modeli bu!"

Cihan’ın gür sesi malikaneyi inletti: "Modelini başlatma Mira! Bu kadar dekolteyle ancak benim rüyamda yemeğe gidersin!"

Dörtlü koridorda karşı karşıya geldiğinde ortam resmen elektriklenmişti. Ebru, Ateş’in gözlerinin içine bakarak, "Ben bu elbiseyi giyeceğim Ateş Arslanoğlu. Değiştirmiyorum!" diye diretti.

Ateş, bir saniye bile tereddüt etmeden gardırobun kapağını açtı. Ebru’nun o beyaz, zarif elbisesinin üzerine kendi siyah, ağır ceketini fırlattı.

"Tamam," dedi Ateş, sesi tartışmaya kapalıydı. "Değiştirmiyorsan bu ceket üzerine dikilecek. O askılar kimseye görünmeyecek. Ya daha kapalı bir şey giyersin ya da bu gece o yemeğe hiç gitmeyiz, 'baş başa' kalırız. Karar senin."

Cihan da aşağıda Mira’nın önüne bir şal atmıştı bile: "Ebru, ateş haklı. Ben Mira’yı bu halde kapıdan çıkarmam!"

Ebru, Ateş’in o kararlı ve yakıcı bakışları karşısında bu savaşın kazananı olmayacağını anladı. "Pekala!" dedi hırsla. "Ama o restoranda ceketini giymeyeceğim, haberin olsun!"

Ateş, zafer kazanmış bir aslan edasıyla Ebru’nun belinden tutup kendine çekti, kulağına fısıldadı: "Oraya bir gidelim de... Ceketi mi giyersin yoksa kucağımdan mı inmezsin, o zaman bakarız güzelim."

Şık restoranın kapısından girdiklerinde, Ateş’in ceketi Ebru’nun omuzlarında, Cihan’ın miraya verdiği şal ise Mira’nın üzerindeydi. Ateş, zafer kazanmış bir komutan edasıyla masaya doğru ilerliyordu. Ancak Ebru’nun zihninde bambaşka bir plan vardı. Garson sandalyelerini çektiği an, Ebru hafif bir omuz hareketiyle Ateş’in ceketini sandalyesinin arkasına bıraktı.

Ebru, hafif dalgalı saçlarını omuzlarından geriye doğru bir hamleyle savurdu. Beyaz ipek elbisesi, ince askıları ve o zarif dekoltesiyle spot ışıklarının altında parlıyordu. Ateş, kadehine uzanırken donup kaldı. Ebru, hiçbir şey olmamış gibi Ateş’in gözlerinin içine bakıp gülümsedi. Bu gülüş, "Bakalım şimdi ne yapacaksın Arslanoğlu?" demekti.

Ateş’in çenesi kasıldı, elindeki kadehi öyle bir sıktı ki parmak boğumları beyazladı. Yan masadaki birkaç erkeğin bakışlarının Ebru’nun omuzlarına ve dekoltesine kaydığını gördüğü an, restoranın içindeki hava bir anda buz kesti.

"Ebru..." dedi Ateş, sesi fırtına öncesi sessizlik gibi derinden geliyordu. "O ceket o omuzlara geri gelecek. Hemen."
Ebru, nispet yapar gibi saçlarını parmağına doladı. "Burası çok sıcak Ateş, bunaldım. Hem bak, ne kadar şık görünüyorum değil mi?"

Ateş’in gözlerinde kıskançlık ateşi yanmaya başlamıştı bile. Masanın altından Ebru’nun dizine elini koydu, parmaklarını hafifçe sıktı. "Şık değil Ebru, tehlikelisin. Ve yemin ederim, eğer bir kişi daha sana o gözle bakarsa, bu restoranı başlarına yıkarım."

Diğer yanda Cihan, Mira’yı nefes aldırmayacak kadar darlıyordu. Mira çatalını her kaldırdığında, Cihan şalı onun omuzlarına geri çekiştiriyordu.
"Mira, bak rüzgar esiyor diyorum, üşüteceksin"

"Cihan, içerideyiz! Klima bile çalışmıyor, ne rüzgarı?"

"Ben hissediyorum Mira, Kapat o dekolteyi, hadi canım, hadi bir tanem."

Mira en sonunda pes edip şalı boğazına kadar düğümleyecek hale geldiğinde, Cihan zaferle arkasına yaslandı ama gözü hala sağa sola bakanlardaydı.

Yemek boyunca Ateş’in gözü Ebru’nun üzerindeydi. Ebru her hareket ettiğinde, o ince askıların tenindeki süzülüşü Ateş’i delirtmeye yetiyordu. Ateş, garsonun Ebru’ya biraz fazla yaklaşarak sipariş sormasına bile tahammül edemeyip araya girdi: "Siparişi ben veririm aslanım, sen uzaklaş."

Ebru, Ateş’in bu halini gördükçe içten içe keyif alıyordu. Ateş Arslanoğlu’nu bu kadar köşeye sıkıştırmak her kadının harcı değildi. Ateş, Ebru’nun kulağına eğilip fısıldadı: "Bu gecenin hesabını evde vereceksin güzelim. O beyaz elbiseyi üzerinde ne kadar tutabileceksin, göreceğiz."

Ateş, Ebru’nun omuzlarını ve dekoltesini kapatması için gözleriyle resmen ateş saçarken; Cihan, Mira’nın boğazına kadar sıkıca sardığı şala bakıp büyük bir gururla arkasına yaslandı. Ateş’in kadehini sıkmaktan beyazlamış parmak boğumlarını görünce, fırsatı kaçırmadı.
Cihan, bıyık altından gülerek Ateş’e eğildi. "Abi... Hayırdır? Senin elindeki o kadeh birazdan çatlayacak gibi duruyor. Tansiyonun mu çıktı senin?"

Ateş, Ebru’dan gözünü ayırmadan, dişlerinin arasından konuştu. "Cihan... Kaşınma koçum. Kendi masanla ilgilen."

Cihan, Ateş’in bu halinden iyice keyif alarak Mira’nın omzuna kolunu attı. "Valla ateş, ne yalan söyleyeyim... Bazı adamlar masada otorite kurar, bazıları ise sadece ceketini izler. Bak benim karıma..." Cihan, Mira’nın şalını düzeltip herkese nispet yapar gibi gülümsedi. "Sözümün üstüne söz söylemez, ben 'kapat' dedim mi kapatır. Benim karım beni dinliyor abi, otorite dediğin böyle olur."

Mira, Cihan’ın bu "maço" şovuna gözlerini devirdi ama Ebru’nun Ateş’e yaptığı nispeti bozmamak için sustu. Ebru ise Ateş’in gözlerinin içine baka baka bir yudum su içti, boğazındaki o zarif kavis Ateş’in sabrını son kırıntısına kadar tüketti.

Ateş, Cihan’a öyle bir baktı ki, Cihan bir an için restoranda değil de sorgu odasındaymış gibi hissetti. Ateş, sesini iyice alçalttı ama o ses tüm masayı titretti:
"Cihan, eğer o çeneni kapatmazsan, az sonra o restorandan seni değil, senin o 'söz dinleyen' otoriteni kucağımda taşırım. Ebru’yla benim aramdaki mesele seni aşar aslanım. Kendi masandaki şallarla oyna sen."

Ebru, tam o sırada saçlarını bir kez daha savurup Ateş’e doğru eğildi. "Ateş, neden bu kadar gerginsin hayatım? Bak Cihan ve Mira ne kadar huzurlu..."

Ateş, Ebru’nun elini masanın altında öyle bir kavradı ki, Ebru’nun gülüşü bir anlık bir titremeye dönüştü. "Huzur mu?" diye fısıldadı Ateş. "Eve gidelim Ebru... O zaman sana Arslanoğlu usulü huzuru, o beyaz elbisenin içinde nasıl bulacağını göstereceğim."

✨️

✨️

✨️

Yorumlarınızı bekliyorum 😊😊😊