35. bölüm / 45
İNTİKAM ATEŞİ34.BÖLÜM ZARAR
Bölümler 45Şu an: 34.BÖLÜM ZARAR
- 1 1.BÖLÜM YÜZLEŞME1.168 kelime
- 2 2.BÖLÜM OLAY YERİ1.196 kelime
- 3 3. BÖLÜM KARARLILIK1.746 kelime
- 4 4.BÖLÜM KARAR1.679 kelime
- 5 5.BÖLÜM KURTARIŞ1.974 kelime
- 6 6. BÖLÜM HUZUR1.821 kelime
- 7 7.BÖLÜM HAFIZA KAYBI2.121 kelime
- 8 8.BÖLÜM UMUT IŞIĞI1.623 kelime
- 9 9.BÖLÜM YAKINLAŞMA1.677 kelime
- 10 10.BÖLÜM TELAŞ1.364 kelime
- 11 11.BÖLÜM TUTKU1.830 kelime
- 12 12.BÖLÜM SINAVDAN GEÇİŞ2.035 kelime
- 13 13.BÖLÜM MUCİZE1.995 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAPI ARKASI1.396 kelime
- 15 15.BÖLÜM HASTANE2.035 kelime
- 16 16.BÖLÜM İHANET2.047 kelime
- 17 17.BÖLÜM İFTİRA1.908 kelime
- 18 18.BÖLÜM ZİYARET1.394 kelime
- 19 19.BÖLÜM İSTANBUL984 kelime
- 20 20.BÖLÜM SÜRPRİZ1.428 kelime
- 21 21.BÖLÜM TANIŞMA1.961 kelime
- 22 22.BÖLÜM KARAN1.810 kelime
- 23 23.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİRLER1.767 kelime
- 24 24.BÖLÜM SARHOŞ AŞIK2.479 kelime
- 25 25.BÖLÜM DEDİKODULAR1.604 kelime
- 26 26.BÖLÜM ACI1.845 kelime
- 27 27.BÖLÜM NEFRET2.454 kelime
- 28 28.BÖLÜM HASTANE ODASI2.066 kelime
- 29 29.BÖLÜM YENİDEN DOĞUŞ1.531 kelime
- 30 30.BÖLÜM ÖMERİN MESAİSİ2.738 kelime
- 31 31.BÖLÜM HUZURLU ANLAR3.098 kelime
- 32 32.BÖLÜM KARAN2.273 kelime
- 33 33.BÖLÜM GÖLGE3.498 kelime
- 34 34.BÖLÜM ZARAR1.809 kelime · Okuduğun bölüm
- 35 35.BÖLÜM KATİL2.380 kelime
- 36 36.BÖLÜM ŞÜPHE2.508 kelime
- 37 37.BÖLÜM KARA BULUTLAR2.110 kelime
- 38 38.BÖLÜM VİCDAN1.684 kelime
- 39 39.BÖLÜM YENİ BAŞLANGIÇ1.935 kelime
- 40 40.BÖLÜM YENİ HAYAT1.541 kelime
- 41 41.BÖLÜM BEKLENMEDİK MİSAFİR2.087 kelime
- 42 42.BÖLÜM TERS KÖŞE1.462 kelime
- 43 43.BÖLÜM 3 YIL SONRA1.861 kelime
- 44 44.BÖLÜM UÇURTMA1.428 kelime
- 45 45.BÖLÜM OKURLARIMA SON BİR VEDA💖213 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ebru yukarı çıkıp kapıyı kapattığında, Ateş’in yüzündeki o şefkatli ifade yerini çelikten bir maskeye bıraktı. Merdivenleri ağır ama kararlı adımlarla indi. Alt katta, elinde kristal bardağıyla şöminenin önünde mağrur bir edayla oturan Çiğdem Hanım’ın yanına vardığında, odadaki hava bir anda on derece soğumuş gibiydi.
Ateş, annesinin tam karşısında durdu. Gölgesi, Çiğdem Hanım’ın üzerine dev bir karaltı gibi düştü. Hiçbir şey demeden, sadece baktı. O sessizlik, Çiğdem Hanım’ın bile içini ürpertmeye yetmişti.
"Ateş? Bir şey mi oldu oğlum?" dedi Çiğdem Hanım, sesine o sahte sakinliği yerleştirerek. "Ebru yine mi şikayet etti yoksa?"
Ateş, masanın üzerindeki boş kadehi alıp yavaşça kenara itti. Sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da keskin çıkıyordu:
"Ebru şikayet etmez anne. Ebru savaşır. Ama Ebru’nun savaşmasına ben izin vermem. Çünkü o yorulursa, ben dünyayı yakarım."
Çiğdem Hanım hafifçe güldü, başını yana eğdi. "Fazla dramatize ediyorsun. Ben sadece onun nerede olduğunu merak ettim, Arslanoğlu kadınlarının..."
"Kes şunu!" Ateş’in sesi odada patladı. Bir adım daha yaklaştı, annesinin gözlerinin içine, o buz mavisi derinliğe daldı.
"Arslanoğlu soyadının namusu da, kuralı da, huzuru da benim. Ebru bu evin hanımı, Ömer benim oğlum, bu konu tartışmaya kapalı. Eğer bir kez daha... Sadece bir kez daha onun peşine birilerini takarsan, ona nerede olduğunu bildiğini hissettirip onu huzursuz edersen..."
Duraksadı. Bakışları o kadar sertleşti ki, Çiğdem Hanım istemsizce koltuğuna sindi.
"O zaman Arslanoğlu soyadını taşıyan bir annem olduğunu unuturum Çiğdem Hanım. Seni bu malikaneden, bu şehirden, hatta bu hayattan öyle bir silerim ki; adını hatırlayan tek bir kişi bile kalmaz. Karan denen o ölü hayaleti mezarından çıkarmaya kalkma. Eğer o hayalet bir kez daha Ebru’nun gölgesine düşerse, o gölgeyi kanla temizlerim. Ve inan bana anne, o kanda senin de parmak izin varsa, gözümü bile kırpmam."
Çiğdem Hanım yutkundu. Oğlunun gözlerinde ilk kez "evlat" değil, bir "cellat" kararlılığı görüyordu. Ateş arkasını dönüp kapıya yöneldiğinde son cümlesini bıraktı:
"Bu gece bavullarını hazırla. Yarın sabah seni havaalanına götürecek araç kapıda olacak. Misafirliğin bitti. Ebru Arslanoğlu’nun evinde, onun huzurunu kaçıran hiç kimseye, öz annem bile olsa yer yok."
Ateş, kapıyı sertçe kapatıp çıktığında; Çiğdem Hanım elindeki bardağı öyle bir sıktı ki parmak boğumları beyazladı. Ama o sinsi gülümseme dudaklarından tamamen silinmemişti. Ateş’in bu kadar büyük tepki vermesi, aslında Ebru’nun ne kadar "zayıf noktası" olduğunu kanıtlamıştı ona.
.
.
.
Gecenin zifiri karanlığı malikanenin üzerine çökmüşken, odadaki tek ses Ömer’in hırıltılı nefesi ve Ebru’nun dualarıydı. Ne bir doktor çağırdılar, ne de bir yabancıyı odaya soktular. Ateş ve Ebru, en büyük sınavlarını bu gece, o küçük beşiğin başında veriyorlardı.
Ömer, yüksek ateşin etkisiyle yastığında huzursuzca sağa sola dönüyordu. Ter damlaları şakaklarından süzülürken, birden dudaklarından o kalbi paramparça eden fısıltı döküldü:
"Baba... gitme..."
Ateş, bu sesi duyduğu an sanki göğsüne binlerce bıçak saplanmış gibi oldu. Hemen beşiğe eğildi, Ömer’in küçücük elini devasa avuçlarının içine aldı. "Buradayım aslanım... Buradayım, hiçbir yere gitmiyorum," dedi sesi titreyerek.
Ateş Arslanoğlu, dış dünyadaki o yıkılmaz kule, şimdi oğlunun bir sayıklamasıyla yerle bir olmuştu.
Ömer gözlerini tam açamadan, Ateş’in eline daha sıkı sarıldı. "Baba..."
.
.
.
Ebru, elindeki ıslak bezle oğlunun alnını silerken gözyaşları mor elbisesinin üzerine damlıyordu. Ateş’in o anki bakışlarını gördü; suçluluk, sevgi ve koruma içgüdüsü harmanlanmış, kocaman bir adamı darmadağın etmişti. Ebru, bir elini Ateş’in titreyen omzuna koydu.
"Duyuyor seni Ateş," dedi Ebru, sesi şefkat doluydu. "Senin gücünü hissediyor. O yüzden seni sayıklıyor. Senin onun kahramanı olduğunu biliyor."
Güneş doğana kadar ne Ebru ne de Ateş gözlerini kırptı. Ateş, saatlerce beşiğin kenarında, dizlerinin üzerinde oturdu; oğlunun elini bir an bile bırakmadı. Ömer her sayıkladığında, her "Baba" dediğinde Ateş ona ninniler fısıldadı, ona asla yalnız kalmayacağının yeminlerini etti.
Ebru ise bir gölge gibi eşinin ve oğlunun etrafında dolandı. Ateş’e su içirdi, Ömer’in kıyafetlerini değiştirdi. O gece, Çiğdem Hanım’ın attığı o iftiralar, "Arslanoğlu kanı" tartışmaları tamamen anlamını yitirmişti. O odada akan tek şey; bir babanın sadakati ve bir annenin sonsuz sabrıydı.
.
.
.
Güneşin ilk ışıkları odanın perdelerinden sızıp Ebru’nun mor elbisesinin üzerine düşerken, Ömer’in ateşi yeni yeni düşmüş, oda derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ateş, başını beşiğin kenarına yaslamış, oğlunun minicik elini hala avucunda tutarak hafifçe sızmıştı. Ebru ise elinde ıslak bir bezle, gözleri kan çanağı gibi uykusuzluktan yanarak başucunda bekliyordu.
Tam o sırada, odanın kapısı hiç çalınmadan, sertçe açıldı. Kapı kolunun duvara çarpma sesi sessizliği bir cam gibi tuzla buz etti.
Çiğdem Hanım, sanki bir teftişe gelmiş gibi, üzerinde jilet gibi ütülü sabahlığıyla içeri daldı.
"Bu ne hal?" dedi Çiğdem Hanım, sesi fısıltıdan çok bir emir kipi gibi odada yankılandı. "Hala burada mısınız? Çocuk bütün gece öksürdü, sesleri benim odama kadar geldi. Neden bana haber verilmedi? Neden bir doktor çağrılmadı?"
Ateş, kapının sesiyle sıçrayarak uyandı.
Gözlerini ovuşturup annesine baktığında, içindeki o yorgunluk bir anda yerini korumacı bir öfkeye bıraktı. "Anne? Ne işin var burada? Çık dışarı, çocuk yeni uyudu!"
Ebru, yerinden kalkıp Çiğdem Hanım’ın önünde adeta bir set kurdu. "Huzurunu bozmayın Çiğdem Hanım. Ömer’in ateşi yeni düştü, bütün gece sayıklayarak uyandı. Şimdi sadece sessizliğe ihtiyacı var."
Çiğdem Hanım, Ebru’nun bu duruşuna alaycı bir bakış fırlattı. "Sessizliğe değil, disipline ihtiyacı var. Arslanoğlu çocukları böyle kendi hallerine, hurafe gibi ıslak bezlerle iyileştirilmez. Ateş, hemen aile doktorunu ara! Bu çocuğun bağışıklığı bu kadar düşükse, bunun tek bir sebebi vardır: Bakımsızlık!"
Ebru’nun sabrı taşmak üzereydi. Gözlerindeki yorgunluk bir anda şimşeklere dönüştü. "Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Ben bütün gece oğlumun nefesini saydım! Bakımsızlık dediğiniz şey, sizin o buz gibi kalbinizden daha sıcak bir anne şefkatiyle iyileşti. Lütfen, şimdi odadan çıkın."
Çiğdem Hanım durmadı. Beşiğe doğru bir adım atıp, uykusundaki Ömer’e bakarak sesini biraz daha yükseltti. "Baksana şuna... Rengi solmuş. Tabii, annesi adliye koridorlarında katillerin peşinde koşarken, bu çocuk evde kim bilir kimlerin eline kalıyor. Ateş, sana söylemiştim... Bu evlilik, bu düzensizlik çocuğa zarar veriyor. Karan’ın hatırasını bile bu kadar koruyamadınız!"
Ateş, ayağa fırlayıp annesinin kolunu sıkıca kavradı. "Yeter! Anne, tek bir kelime daha edersen yemin ederim seni bu evden kolundan tutar dışarı atarım! Ömer dün gece 'Baba' diye sayıkladı... 'Karan' diye değil! O benim oğlum ve onun iyiliği için ne gerekiyorsa biz yapıyoruz. Şimdi... Hemen... Odadan... ÇIK!"
Ateş’in o titreyen sesi, Çiğdem Hanım’ın ilk kez geri adım atmasına neden oldu. Ama kapıdan çıkmadan önce Ebru’ya dönüp o zehirli son cümlesini bıraktı:
"Ona 'anne' demesi onu senin yapmaz Ebru. Bu çocukta Arslanoğlu asilliği var, senin o avukat hırsın değil. Onu bu düzensizliğe kurban etmene izin vermeyeceğim."
Kapı kapandığında Ebru, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Ateş onu belinden tutup yakaladı. "Sakın Ebru... Sakın ona kulak asma. O sadece bizi ayırmaya çalışıyor."
Ebru, Ateş’in göğsüne yaslanıp hıçkırıklarını tutmaya çalıştı. "Oğluma bakımsız dedi Ateş... Benim canımdan can verdiğim çocuğuma..."
.
.
.
Kahvaltı sofrasında ölümcül bir sessizlik hakimdi. Ebru’nun üzerinde hâlâ o mor elbise vardı ama kırışmış kumaşı ve solgun yüzü, geceki savaşın izlerini taşıyordu. Ateş, gözlerini bir saniye bile karısından ayırmıyor, elini masanın altından Ebru’nun dizine koyarak ona güç veriyordu. Mira ve Cihan, atmosferin ağırlığından nefes bile almaya korkar gibiydiler.
Çiğdem Hanım ise masanın başında, hiçbir şey olmamış gibi gümüş çatalıyla tabağındaki meyveleri didikliyor, o dikbaşlı mağrurluğundan ödün vermiyordu.
Tam o sırada kapı çalındı ve aile doktoru içeri girdi. Yukarı çıkıp Ömer’i kontrol etmesi birkaç dakika sürdü. Aşağı indiğinde yüzünde rahatlatıcı bir gülümseme vardı.
"Endişelenmeyin Ateş Bey, Ebru Hanım," dedi doktor çantasını toplarken. "Ömer sadece ağır bir soğuk algınlığı geçirmiş. Geceki ateş vücudun savunmasıydı. Birkaç gün dinlenirse hiçbir şeyi kalmaz. Geçmiş olsun."
Ebru derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama bu seferki mutluluktandı. Ateş, doktoru kapıya kadar uğurladıktan sonra içeri döndü. Kimsenin yüzüne bakmadığı Çiğdem Hanım, tam ağzını açıp yeni bir eleştiriye başlayacaktı ki, koridordan gelen tekerlekli bavul sesi tüm kelimeleri boğazına dizdi.
Hizmetli, elinde Çiğdem Hanım’ın devasa deri bavuluyla yemek odasının girişinde belirdi. Bavulu tam kapının eşiğine, herkesin görebileceği bir yere bıraktı ve başını eğerek geri çekildi.
Çiğdem Hanım’ın yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu. "Bu... Bu ne demek Ateş?" dedi sesi ilk kez titreyerek.
Ateş, yavaşça yerine oturdu ve kahvesinden sakin bir yudum aldı. Gözlerini annesine diktiğinde, o bakışlarda ne nefret ne de öfke vardı; sadece bitmiş bir hikayenin soğukluğu vardı.
"Bu, misafirliğinin bittiği demek anne," dedi Ateş, sesi net ve tartışmaya kapalıydı. "Gece Ömer’in odasına o şekilde girmene, Ebru’nun anneliğine ve bakımına 'bakımsızlık' demene sessiz kalacağımı sanıyorsan, beni hiç tanımamışsın demektir.
Ebru, başını dikleştirerek Çiğdem Hanım’a baktı. Artık savunmada değildi, o bu evin sarsılmaz kalesiydi.
Ateş devam etti: "Araç kapıda bekliyor. Bavulun hazırlandı. Arslanoğlu malikanesinde huzuru bozan hiç kimseye, isminde 'Arslanoğlu' yazsa bile yer yok. Şimdi... Lütfen kalk ve git."
.
.
.
Cihan ve Mira birbirlerine bakarken, Çiğdem Hanım masadaki peçetesini sertçe fırlattı. Ayağa kalktı, önünü ilikledi. Ebru’ya doğru eğilip sadece onun duyabileceği bir sesle fısıldadı: "Kazandığını sanıyorsun avukat hanım... Ama bavulumun gitmesi, planlarımın bittiği anlamına gelmez. Karan’ın gölgesi bu evden çıkmayacak."
Çiğdem Hanım, topuklarını yere vura vura bavuluna doğru yürüdü. Kapı kapandığında, Ebru başını Ateş’in omzuna yasladı.
"Bitti mi Ateş?" diye sordu yorgunlukla.
Ateş, Ebru’nun elini öptü. "Bizim için her şey yeni başlıyor Ebru. Artık sadece biz varız."
Çiğdem Hanım’ın gidişiyle malikanenin ağır kapısı kapandığında, herkes derin bir nefes alacağını sanıyordu. Ancak Mira’nın aniden gelen acı dolu inlemesi, o yeni yeşeren huzuru bıçak gibi kesti. Mira iki büklüm olup karnını tuttuğunda, Cihan’ın dünyası başına yıkılmış gibiydi.
"Mira! Ne oluyor? Doktor! Hemen doktoru çağırın" Cihan panik içinde sağa sola koşturmaya yeltenirken, Ateş telefona sarılmak üzereydi.
Ancak Ebru, hepsinden önce davrandı. Kendi yorgunluğunu, uykusuzluğunu ve kırgınlığını bir kenara itti. O an odadaki tek otorite oydu. "Cihan, dur Doktorluk bir durum yok, bu sadece stres," dedi Ebru, sesi o kadar kararlı ve sakindi ki odadaki herkes bir an duraksadı.
Ebru, Mira’nın yanına diz çöktü, arkadaşının terleyen ellerini tuttu. "Mira, bana bak canım. Sadece bana odaklan. Hiçbir şey yok, bebek gayet iyi. Sadece dün geceden beri biriken o zehirli hava vücudundan çıkmak istiyor."
Ebru, Cihan’a işaret ederek Mira’yı yavaşça geniş kadife koltuğa uzandırmasını sağladı. Mira’nın başının altına yumuşak bir yastık koydu, mor elbisesinin buruşmasına aldırmadan yanına oturdu.
"Şimdi benimle birlikte nefes al Mira," dedi Ebru, sesi bir melodi gibi yumuşacıktı. "Burnundan derin bir nefes al... 1, 2, 3... Şimdi sanki bir mumu üflüyormuşsun gibi yavaşça ver... Aferin sana. Bebeğini düşün, onun senin huzuruna ihtiyacı var."
Ebru, Mira’ya nefes egzersizi yaptırırken bir yandan da şakaklarına hafifçe masaj yapıyordu. Cihan, karısının dizlerinin dibine çökmüş, Ebru’nun her hareketini hayranlıkla ve minnetle izliyordu. Ateş ise kapının eşiğinde durmuş, karısının bu "şifacı" halini izlerken içindeki hayranlığın bir kat daha arttığını hissetti. Ebru, fırtınanın ortasındaki o güvenli limandı.
Birkaç dakika sonra Mira’nın yüzündeki o gergin ifade dağıldı, solunumu düzene girdi. "Geçti..." diye fısıldadı Mira, gözlerini yavaşça açarak. "Ağrı gitti Ebru. Teşekkür ederim, bir an çok korktum."
Ebru, arkadaşının alnını öptü. "Korkma. O zehirli dillerin seni sarsmasına izin vermeyeceğim."
Cihan, Ebru’ya dönüp sessizce "Sağ ol yenge, sen olmasan aklımı kaçırırdım," dedi. Ateş ise yaklaşıp Ebru’nun omzuna elini koydu. Bu basit dokunuş, sabahki mesafenin tamamen kapandığının kanıtıydı.
Malikanede nihayet gerçek bir sessizlik hakim olmuştu. Çiğdem Hanım gitmiş, Ömer’in ateşi düşmüş ve Mira’nın sancısı dinmişti. Ebru, mor elbisesinin içinde, yorgun ama mağrur bir şekilde gülümsedi. Arslanoğlu kalesini o ayakta tutmuştu.
.
.
.
Bir bölümün daha sonuna geldik desteklerinizi bekliyorum ✨️✨️
