8. bölüm / 93
ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ7 BÖLÜM
Bölümler 93Şu an: 7 BÖLÜM
- 1 GİRİŞ404 kelime
- 2 1 BÖLÜM1.173 kelime
- 3 2 BÖLÜM1.159 kelime
- 4 3 BÖLÜM1.043 kelime
- 5 4 BÖLÜM1.028 kelime
- 6 5 BÖLÜM1.019 kelime
- 7 6 BÖLÜM662 kelime
- 8 7 BÖLÜM1.915 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 8 BÖLÜM1.103 kelime
- 10 9 BÖLÜM1.233 kelime
- 11 10 BÖLÜM1.248 kelime
- 12 11 BÖLÜM1.003 kelime
- 13 12 BÖLÜM855 kelime
- 14 13 BÖLÜM886 kelime
- 15 14 BÖLÜM900 kelime
- 16 15 BÖLÜM1.046 kelime
- 17 16 BÖLÜM979 kelime
- 18 17 BÖLÜM907 kelime
- 19 18 BÖLÜM796 kelime
- 20 19 BÖLÜM1.110 kelime
- 21 20 BÖLÜM1.129 kelime
- 22 21 BÖLÜM1.016 kelime
- 23 22 BÖLÜM1.022 kelime
- 24 23 BÖLÜM1.498 kelime
- 25 24 BÖLÜM923 kelime
- 26 25 BÖLÜM1.058 kelime
- 27 26 BÖLÜM1.292 kelime
- 28 27 BÖLÜM959 kelime
- 29 28 BÖLÜM1.290 kelime
- 30 29 BÖLÜM423 kelime
- 31 30 BÖLÜM924 kelime
- 32 31 BÖLÜM846 kelime
- 33 32 BÖLÜM1.075 kelime
- 34 33 BÖLÜM902 kelime
- 35 34 BÖLÜM1.043 kelime
- 36 35 BÖLÜM1.101 kelime
- 37 36 BÖLÜM1.113 kelime
- 38 37 BÖLÜM957 kelime
- 39 38 BÖLÜM1.494 kelime
- 40 39 BÖLÜM859 kelime
- 41 40 BÖLÜM1.197 kelime
- 42 41 BÖLÜM1.110 kelime
- 43 42 BÖLÜM1.081 kelime
- 44 43 BÖLÜM1.079 kelime
- 45 44 BÖLÜM1.248 kelime
- 46 45 BÖLÜM985 kelime
- 47 46 BÖLÜM923 kelime
- 48 47 BÖLÜM1.205 kelime
- 49 48 BÖLÜM908 kelime
- 50 49 BÖLÜM896 kelime
- 51 50 BÖLÜM1.346 kelime
- 52 51 BÖLÜM1.396 kelime
- 53 52 BÖLÜM942 kelime
- 54 53 BÖLÜM1.146 kelime
- 55 54 BÖLÜM762 kelime
- 56 55 BÖLÜM1.119 kelime
- 57 56 BÖLÜM1.400 kelime
- 58 57 BÖLÜM1.210 kelime
- 59 58 BÖLÜM932 kelime
- 60 59 BÖLÜM1.226 kelime
- 61 60 BÖLÜM1.116 kelime
- 62 61 BÖLÜM1.029 kelime
- 63 62 BÖLÜM1.733 kelime
- 64 63 BÖLÜM1.053 kelime
- 65 64 BÖLÜM1.142 kelime
- 66 65 BÖLÜM1.449 kelime
- 67 66 BÖLÜM1.321 kelime
- 68 67 BÖLÜM838 kelime
- 69 68 BÖLÜM1.195 kelime
- 70 69 BÖLÜM1.016 kelime
- 71 70 BÖLÜM939 kelime
- 72 71 BÖLÜM917 kelime
- 73 72 BÖLÜM1.105 kelime
- 74 73 BÖLÜM971 kelime
- 75 74 BÖLÜM1.118 kelime
- 76 75 BÖLÜM1.394 kelime
- 77 76 BÖLÜM1.264 kelime
- 78 77 BÖLÜM915 kelime
- 79 78 BÖLÜM1.025 kelime
- 80 79 BÖLÜM868 kelime
- 81 80 BÖLÜM1.031 kelime
- 82 81 BÖLÜM1.077 kelime
- 83 82 BÖLÜM888 kelime
- 84 83 BÖLÜM790 kelime
- 85 84 BÖLÜM846 kelime
- 86 85 BÖLÜM1.078 kelime
- 87 86 BÖLÜM1.279 kelime
- 88 87 BÖLÜM952 kelime
- 89 88 BÖLÜM919 kelime
- 90 89 BÖLÜM761 kelime
- 91 90 BÖLÜM1.306 kelime
- 92 91 BÖLÜM962 kelime
- 93 92 BÖLÜM1.002 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Altay dağlarının o sarp yamaçlarında sabahın ilk ışıkları sökülürken doğanın üzerindeki o korkunç değişim bütün çıplaklığıyla gözler önüne serildi. Cafer, evindeki o ağır ve boğucu sessizlikten sıyrılabilmek, zihnindeki rüyaların ve gökteki o lekenin gerçeğini tartmak için adımlarını ormanın derinliklerine doğru çevirmişti. Sık çam ağaçlarının arasından patikaya çıktığında, başını yukarı kaldırdığı an gördüğü manzara kanını dondurdu: Her zaman o coğrafyayı kucaklayan saf mavi gökyüzü tamamen küllü, ağır ve kasvetli bir gri renge bürünmüştü. Göğü kaplayan o tabaka, sanki havayı bile zehirleyen görünmez bir veba bulutu gibi aşağıya sarkıyordu.
Adımlarını biraz daha hızlandırıp sık çalıların arasından geçerken, burnuna çarpan o ağır çürüme kokusuyla durdu. Ağaç köklerinin hemen yanında, henüz birkaç saat öncesine kadar ormanda özgürce koşan iri bir geyik, cansız bir şekilde yere serilmişti. Cafer hemen diz çöküp hayvanı inceledi; geyiğin derisi parça parça dökülmüş, göz çukurları ve ağzından koyu, köpüklü siyah bir sıvı sızmıştı. Bu sıradan bir avın ya da kış soğuğunun ölümü değildi; bu, bedeni içeriden kemiren ve zehirleyen kadim bir hastalığın işaretiydi. Zihni derhal uyarı çanlarını çaldı; bu coğrafyada, yeraltının o derin katmanlarından sızan bir şeylerin doğayı kökünden zehirlemeye başladığını anladı. İşin içinde sıradan bir felaket olmadığını, yeraltının o karanlık efendilerinin yeryüzüne kusmaya başladığı o büyük veba dalgasının buraya kadar ulaştığını idrak etti.
Hızla adımlarını geri çevirip evine doğru yöneldiğinde, küçük Dilara’nın hâlâ en derin uykusunda, sıcacık yatağında masumca nefes alıp verdiğini gördü. İçindeki o huzursuzluk dalgası bir kat daha büyüdü; lakin tahta kapının dışından gelen o tuhaf, yeri sarsan boğuk tıkırtılar ve kayaların sürtünme sesi aniden her şeyi böldü.
Cafer tek bir an bile tereddüt etmedi. Ocağın kenarında duran, demirci dükkânından aldığı o iki ucu mızraklı ağır baltasını kavradı. Kapıyı aralayıp dışarıya, karlı avluya adım attığı an gördüğü dehşet karşısında nefesi kesildi.
Evin hemen önündeki karlı düzlükte, sırtı devasa ve keskin dikenli kayalarla kaplı, derisi pul pul ve katran karası olan, kertenkeleye benzer devasa bir yaratık duruyordu. Yaratığın hırıltılı nefesi havadaki ayazı buharlaştırıyor, uzun kuyruğu karları parça parça savuruyordu. Yaratık, evin kokusunu almış gibi doğrudan o mütevazı tahta duvara doğru yöneldiğinde, Cafer’in gözlerindeki o sakin ve yorgun bakış yerini bir anda asırlık bir sertliğe bıraktı. Kızının o evin içinde güvende kalması için bu canavarın oradan uzaklaşması şarttı.
— Cafer (Dişlerinin arasından hırıltıyla, kendine mırıldanarak): Evime yaklaşamayacaksın...
Hızla ileri atıldı ve iki ucu mızraklı baltasını havada savurarak yaratığın tam önüne dikildi. Yaratık, karşısındaki bu küçük varlığı fark ettiği an ani bir hamleyle döndü. O devasa ve sert kuyruğunu kırbaç gibi sallayarak Cafer’in göğsüne çarptı. Çarpmanın şiddetiyle havada savrulan Cafer, arkasındaki kalın gövdeli bir çam ağacına şiddetle çarptı; ağacın kabukları çatladı, sırtına binen o devasa baskı kemiklerini sızlattı ama o yere kapaklanmadı. Yüzü sarımsı bir tozla kaplanmasına rağmen ayaklarının üzerine sağlam basarak hemen toparlandı.
Yaratık hınçla üzerine atılırken, Cafer baltasını bütün gücüyle yaratığın pullu göğsüne indirdi. Demir ağaç gövdesine çarpar gibi metalik bir ses çıkararak pulda yankılandı; lakin yaratık gram sarsılmadı, derisi o kadar kalındı ki darbe adeta boşa gitmişti. Yaratık ön ayaklarıyla toprağı eşeleyerek zehirli salyalarını akıta akıta tekrar saldırdı. Cafer ustaca bir manevrayla ölümcül pençelerden kıl payı kurtuldu, yaratığın sırtına sıçramayı başardı.
Aradan geçen elli yıldan uzun bir süre boyunca kan dökmemiş, savaştan ve o kaotik gürültüden uzak durmuştu; bu, o uzun sessizliğin ardından yaşadığı ilk gerçek ölüm kalım savaşıydı. Kasları o eski refleksleri hatırlamakta gecikmedi. Yaratığın sırtındaki o devasa dikenli kayalardan birine ellerini kenetledi; tüm gücünü, kollarındaki o saklı kalmış yarı-ilahi ağırlığı o noktaya yükledi. Derisini yırtarak o devasa dikenli kayayı sırtından söküp çıkardığı an, yaratık can havliyle çılgınca sarsıldı. Cafer elinde kopardığı o sivri kaya parçasını bir mızrak gibi kavradığı gibi, yaratığın tam kafatasına, zayıf noktasına bütün gücüyle sapladı.
Karanlık bir kan fıskiyesi gibi karların üzerine fışkırdı. Yaratık birkaç kez böğürerek yere yığıldı, devasa gövdesi karları ezerek hareketsiz kaldı.
Cafer soluk soluğa, elleri kan içinde, elindeki balta ve kanlı kaya parçasıyla öylece durdu. Gökyüzündeki o gri ve zehirli bulutlara baktı. Ellili yılların o huzurlu sessizliği, o küçük kulübedeki sakin günler artık geride kalmıştı. İçini saran o acı gerçek yüzüne bir tokat gibi çarptı: Belki de bu Türk topraklarında, bu ulu dağların arasında artık hiç kimse için huzur olmayacaktı.
Gürültünün ve dışarıda kopan o vahşi fırtınanın şiddeti, altı yaşındaki Dilara’nın derin uykusunu bir anda böldü. Minik kız gözlerini ovuşturarak, odanın kapısında belirdiğinde yüzündeki o masum ifade yerini büyük bir korkuya bırakmıştı.
— Dilara (Titreyen ve korku dolu bir sesle): Baba... Dışarıda ne oluyor böyle? Çok korkunç sesler geliyordu...
Cafer hemen kızının yanına çömeldi, o sert ve nasırlı elleriyle Dilara’nın omuzlarından tutup gözlerinin içine baktı. İçindeki o büyük fırtınayı gizlemeye çalışarak sesini olabildiğince sakin tuttu:
— Cafer: Açıklayacağım güzel kızım... Ama şimdi buradan gitmeliyiz, hemen eşyaları toplamalıyım.
— Dilara (Gözleri dolarak, küçük elleriyle babasının cübbesine sarılıp): Niye baba? Nereye gideceğiz? Evimiz burası...
— Cafer: Burası artık güvenli değil Dilara, lafı uzatma, hemen hazırlan!
Daha cümlesi bitmeden, evin dış duvarları buz tutmuş gibi sarsıldı. Yerin katmanları altüst olurcasına uğuldadı ve tahta döşemeleri yırtarak içeriye sivri, dikenli devasa kayalar saplandı. Evin içi bir anda toz duman içinde kalırken, Cafer hiç düşünmeden kızını kucağına fırlatırcasına bastırdı ve kapıya yöneldi. Dilara korkudan hıçkırarak ağlamaya başladı, minik elleriyle babasının boynuna sarılıp yüzünü sakladı.
— Dilara (Ağlayarak): Baba ne oluyor! Korkuyorum!
— Dışarıdan Gelen Boğuk ve Alaycı Ses: Bu hoşuna gitti mi he? Her kimsen bilmiyorum ama... Benim o sadık hayvanımı öldürmenin bedelini kanınla ödeyeceksin! Yoksa seni buraya tanrıların mı gönderdi zannettin?
— Cafer (Dişlerini sıkarak, kapıyı omuzlayıp açarken): Defol git buradan!
— Dışardaki Ses (Kötü bir gülüşle): Tamam... Ama önce evi başına yıkayacağım!
Erlik’in dışarıdaki o kaba komutuyla birlikte yer yeniden yarıldı; gri, ucu itici ve sivri kayalar tahta evi çepeçevre sarıp patlattı. Ahşap kapı gürültülü bir kütültüyle paramparça olarak içeriye çöktü. Kapıyı tamamen devirerek içeri giren kişi; sert yüz hatları, yorgun ama kana susamış bakışlarıyla Erlik’in oğullarından biri olan **Karaş Han**’dı. Odanın ortasında dikilen Karaş Han, etrafa şöyle bir göz gezdirdi, ardından kucağında titreyen küçük kızla duran Cafer’e baktı.
— Karaş Han (Alaycı ve kaba bir ses tonuyla): Demek dışarıdaki o devasa yaratığı tek başına hak kâğıt gibi harcayan o cesur adam sensin... Öyleyse bayağı güçlü olmalısın.
Karaş Han gözlerini bir an için Cafer’in kucağındaki ağlayan çocuğa çevirdi; yüzünde çarpık, sahte bir merhamet ifadesi belirdi.
— Karaş Han (Alaycı bir tonla): Kusura bakma ufaklık... Baban misafirperver çıkmadı, seni de bu enkazın altında bırakmak istemezdim ama kader işte.
— Cafer (Gözlerinde şimşekler çakarak, kızını yere bırakmadan): Git buradan... Sana son kez söylüyorum, defol git!
Karaş Han pişkince sırıtarak kımıldamadı; gitmeye hiç niyetli olmadığını o ağır adımlarla belli etti. Cafer, kızının başını okşayıp yere doğru bıraktı ve o acı emri fısıldadı:
— Cafer: Kaç Dilara... Arkana bile bakmadan koş, ormana saklan!
Sözü bittiği an, Cafer bir kaplan gibi Karaş Han’ın üzerine atıldı. Yere devirdiği dev adamın göğsüne çöktü ve hiç durmaksızın, hınçla, yumruklarını Karaş Han’ın suratına indirmeye başladı. *Güm! Güm! Güm!* Vuruşlar art arda, demir balyoz gibi iniyordu; kemiklerin çatırtısı odayı doldurdu. Cafer adeta çıldırmıştı, " sen kime Bulaştın... lanet adam, kime" diye kükreyerek tanrısal bir öfkeyle adamın suratını adeta yumruklarıyla ezdi, kanı her yere sıçrattı.
Lakin Karaş Han sıradan biri değildi. Yüzü kan içinde kalmasına rağmen sırıtarak elini yere sertçe vurdu. Yerin altından fışkıran sivri uçlu bir kaya parçası doğrudan Cafer’in böğrüne doğru saplandı.
— Karaş Han (Ağzından kanlar saçarak gülerek): Sıra bende, katif!
Karaş Han’ın attığı o devasa, dağ gibi ağır yumruk Cafer’in çenesine çarptığı gibi onu evin taş duvarına fırlattı. Taş duvar patladı, toz bulutu koparken Cafer evin dışına, karların üzerine savruldu. Karaş durmadı; dışarı fırlayıp Cafer’e durmaksızın, soluk aldırmadan yumruklar yağdırmaya devam etti. Her yumrukta karlar havada uçuşuyor, toprak sarsılıyordu.
Cafer, üzerine inen o demir gibi yumrukların birini aniden bileğinden yakaladı; tüm gücünü toplayıp doğruldu ve Karaş Han’ın burnunun ortasına öyle şiddetli bir kafa attı ki, Karaş neye uğradığını şaşırarak sersemleyip yere serildi. Karaş Han tam ayaklanmaya çalışırken, Cafer bu kez havaya kalkıp ayağını adamın şakağına bodoslama indirdi.
— Cafer (Soluk soluğa, kanlar içindeki yüzüyle): Kimsin sen?! Ne istiyorsun evimden?
— Karaş Han (Dişlerinin arasından sızan kanla pişkince sırıtarak): Kim olduğumu... Birazdan çok iyi göreceksin!
Karaş Han ani bir hamleyle ayağa kalktı, Cafer’e peş peşe vahşi yumruklar indirip onu tekrar yere serdi. Yetmedi; yerden çıkardığı ucu dikenli sert bir kayayı Cafer’in beline çarparak kırdı. Hatta hırsını alamayıp çevredeki devasa bir kaya parçasını kaldırıp Cafer’in göğsüne indirdi ve bütün gücüyle bir tekme savurarak onu metrelerce geriye, ormanın içine doğru fırlattı.
Cafer ağzından koyu bir kan tükürerek ayağa kalktı; gözleri dönmüştü. Öyle bir öfkeyle koca bir çam gövdesine yumruk attı ki, ağaç kökünden sökülerek devrildi. Cafer devrilen o devasa ağacın gövdesini iki eliyle kavradığı gibi, üzerine doğru ucu dikenli kayalarla koşan Karaş Han’a doğru savurdu. Ağaç havada Karaş’a çarptığı gibi paramparça oldu, odun parçaları ve kıymıklar etrafa saçıldı.
Şiddetli darbeyle Karaş Han geriye doğru uçarak uçurumun kenarındaki kayalığa kadar savruldu.
Cafer rüzgâr gibi onun üzerine atıldı. İçindeki o rüzgâr elementinin çok az bir miktarını serbest bırakarak hızına hız kattı; Karaş’ın etrafında dönerek peş peşe keskin darbeler indirdi. Karaş Han durmadı, elini uzatıp Cafer’in boğazına yapıştı ve dizini doğrudan Cafer’in karnına şiddetle geçirdi. İki devasa savaşçı, boğuşarak uçurumun kenarındaki kayalıklardan aşağıya, o sarp uçuruma doğru yuvarlandılar.
Düşerken bile durmadılar; Cafer düşüş anında havada Karaş’ın suratına yumruklar indirmeye devam etti, ardından ayağıyla Karaş’ı sert bir tekmeyle yandaki dik kayalara yapıştırdı. Cafer ise düşüşün şiddetiyle aşağıdaki bir başka çam ağacının dallarına çarparak yere düştü.
Hemen kendini toplamak için doğruldu; zihni bulanıktı ama kulaklarında çınlayan o korku dolu ses onu kendine getirdi.
— Cafer (Panikle bağırtarak): Dilara... Dilara neredesin?!
Tam o sırada, yukarıdaki kayalıklardan kopan koca bir kaya parçası gürültüyle Cafer’in tam üzerine doğru yuvarlandı. Cafer son anda var gücüyle kendini yana attı; kaya az farkla yanına çakıldı. İkisinin bu ölümcül boğuşması, o ulu kayalığın yarısını devirmişti. Kayaların arasından Karaş Han’ın o boğuk ve acı dolu iniltileri duyuluyordu.
Cafer sendeye sendeye yürüyerek kayalıkların arasına gitti, elleriyle enkazı kazıp ezilmiş olan Karaş Han’a baktı. Karaş Han’ın vücudu aldığı darbelerle tanınmaz hâle gelmişti, kemikleri kırılmış, nefesi boğazında tıkanmıştı.
— Karaş Han (Ağzından fışkıran kanlarla alaylı bir şekilde gülerek): Şuna bakın... Beni yendiğini... Sanıyor zihniyetiz.
— Cafer (Öfkeyle soluyarak, tepesinde dikilip): Kimsin sen? Ne istiyorsun benden? Ne istiyorsun kızdırdığın bu dağdan?
— Karaş Han (Nefesi kesilirken pis sırıtışını bozmayarak): Sadece... Seni öldürmek... O hayvanı öldürdüğün için...
— Cafer (Başını iki yana sallayıp): İntikam... İntikam lanet bir şeydir, kör bir kuyudur. Anlamıyorsunuz.
Cafer arkasını döndü, yaralı ve yorgun adımlarla kızını bulmak için yürümeye yeltendi. Lakin ardındaki o ses, Cafer’in damarındaki tüm kanı dondurdu.
— Karaş Han (Son nefesine mendek, zehir gibi bir fısıltıyla): Peki... Senin o minik ucube kızını ormandaki aç kurtlar parçaladığında... İntikamını kimden alacaksın?
Bu cümle, Cafer’in zihnindeki tüm kilitleri, bütün o yıllardır ördüğü o sabır duvarlarını tek bir balyoz gibi yerle bir etti. İçindeki o mühürlenmiş cehennem kapısı patladı. Cafer deliye dönmüş bir halde arkasına döndü, kayalıkların ardındaki Karaş Han’a vahşi bir hayvan gibi saldırdı. Yumruklarını adamın suratına durmaksızın, kafası dağınık bir et yığınına dönene kadar indirdi. Yetmedi; yerden kaldırdığı devasa bir kaya parçasını Karaş’ın kafasına peş peşe, beyni dışarı fışkırana kadar indirdi. Karaş Han’ın kafası tamamen parçalanmıştı; ortalık kana ve vahşete bulandı.
Lakin Cafer durmuyordu; o saf öfkenin ve cinnetin etkisiyle ellerinde mavi, elektrikten kırbaçlar arcına parlayan **yıldırımlar** çakmaya başladı. Gökyüzündeki gri bulutlar onun bu öfkesiyle elektrikle yüklendi.
— Cafer (Kendi sesini duyup aniden duraksayarak, dehşet içinde): Hayır... Hayır, olamaz! Kendine gel Cafer!
Gözlerindeki o çılgın ışık söndü, ellerindeki yıldırımlar hızla geri çekildi. Ayakta durmaya bile hali kalmamış, dizlerinin bağı çözülmüştü. Toprağın üzerine yığılacakken, içindeki o bitki elementinin şifalı özünü çok az bir miktarla yaralarına yöneltti. Derin kesikleri, yüzündeki ezikler yavaş yavaş kapanmaya, kanamaları durmaya başladı. Soluk soluğa, zar zor ayağa kalktı ve ormanın derinliklerine doğru panikle bağırarak Dilara’yı aramaya koyuldu.
Bölüm etkileşimi
