52. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
51 BÖLÜM
Erlik’in ve onun kanından gelen o lanetli neslin son bulmasıyla birlikte, Türk panteonunun o zifiri karanlığa bürünmüş ulu dağları ilk defa bu kadar hafiflemiş, kurşuni bulutların ardı sökülerek gökyüzünde parıl parıl parlayan gerçek bir güneş doğmuştu. Yeryüzünü boğan o ağır ve balçıklı veba kokusu yerini toprağın, taze otların ve akıp giden suyun tertemiz nefesine bırakmış; insanları yataklara seren kara basanlar, hastalıklar ve görünmez kabuslar bir daha geri gelmemek üzere tarihe karışmıştı. Savaşın bittiği o ıssız mağara çıkışından ayrılan Cafer, adımlarını ulu dağların yokuşundan aşağıya doğru yönlendirdi, ancak o büyük zaferin bedeli bedeninden ağır bir hınçla çekiliyordu. Bacaklarında taşıyacak tek bir derman kalmamış, kasları çözülmüş ve soluğu tükenmişti; daha fazla direnemeyen Cafer, taze hayatla dolup taşan o toprakların üzerine sessizce yığıldı ve gözleri karanlığa teslim olarak kapandı.
Ne kadar süre geçtiği bilinmeyen o derin ve rüyasız uykunun ardından göz kapaklarını aralayan Cafer, kendini sert bir taş üzerinde değil, tahta gıcırtıları eşliğinde sallanan eski bir at arabasının içinde buldu. Ön tarafta, iki güçlü atın çektiği arabayı idare eden yabancı bir adam oturuyordu; adamın sırtı Cafer’e dönüktü, ellerindeki dizginleri tutarken etraftaki canlanan doğanın huzurunu içine çekiyordu. Cafer, üzerindeki yorgunluğun ağırlığıyla hafifçe doğrulup sesini dengelemeye çalışarak mırıldandı:
— Cafer (Kısık, yorgun ve meraklı bir tonla): Sen kimsin... Beni buraya nasıl getirdin?
Arabadaki adam başını hafifçe omzunun üzerinden yana çevirip sıcak ve huzurlu bir tebessümle karşılık verdi:
— Araba Sürücüsü (Sakin ve dostane bir sesle): Bu dağların eteklerindeki köyün yerlisiyim, o sarp zirvelerden ve kurşuni vadilerden geçiyordum... Seni yolun ortasında kendinden geçmiş, bilincini yitirmiş bir halde yatarken buldum. Uykun o kadar ağırdı ki rüzgâr bile seni uyandıramadı, galiba bu diyarın yükünü omuzlarında taşıyacak kadar çok yorulmuş olmalısın.
Cafer, derin bir nefes alıp güneşin altında parlayan yeşil ormanlara ve ulu dağların eteklerine bakarak başını salladı.
— Cafer (Hafif bir tebessümle): Evet... Bildiğinden çok daha fazla yorgunum, diyebilirim.
Sürücü adam, yüzündeki o neşeli ve inanç dolu ifadeyle dizginleri biraz daha sıkı tutarak konuşmaya devam etti:
— Araba Sürücüsü (Minnet dolu bir sesle): Tanrılar bu defa dualarımızı işitti, dualarımızı karşılıksız bırakmadı... Erlik’e ve o lanetli evlatlarına gökten bir bela, amansız bir adalet gönderdi. Artık dağlarımızda ne veba var ne de o acımasız hastalıklar... O karanlık efendiyi ve soyunu yerle bir eden o tanrıyı, o yiğit ruhu keşke gözlerimle görebilseydim, ona şükranlarımı sunabilirdim.
Cafer, adamın bu saf ve içten sözlerini duyduğunda yüzünde yorgun ama gururlu bir gölge dolaştı; gözlerini ufka dikip sessizce karşılık verdi:
— Cafer (Yumuşak ve düşünceli bir sesle): Haklısın... Ben de onu bizzat görmeyi, o yükü nasıl sırtladığına tanık olmayı çok isterdim.
Araba patika yolda ilerlemeye devam ederken sürücü başını hafifçe arkaya doğru eğdi.
— Araba Sürücüsü (Meraklı bir tonla): Yolun sonuna geliyoruz delikanlı... Seni tam olarak nereye bırakmamı istersin, evin buralarda bir yerde mi?
Cafer, ilerideki tanıdık ağaçları ve yola bakan dağ evinin silüetini gördüğünde hafifçe doğruldu.
— Cafer (Eliyle ileriyi işaret ederek): Yavaşça yavaşla... Evime yaklaşıyoruz, şu ormanın kenarındaki dönemeçte arabayı durdurman yeterli.
— Araba Sürücüsü: Tamamdır, az kaldı, ulaştık sayılır.
At arabası, ormanın kenarındaki sessiz ve huzurlu patikada yavaşlayarak durdu. Cafer, derin bir soluk alıp arabadan aşağıya, kendi topraklarının üzerine ayak bastı. Yorgun adımlarla bir an duraksayıp arabayı süren adama döndü.
— Cafer (Şükran dolu bir sesle): Bana yardım ettiğin, yolda bırakmadığın için teşekkür ederim... Adın neydi, yabancı?
Adam, atların dizginlerini tutmayı bırakıp tamamen Cafer’e döndü. Yüzündeki o sıradan köylü ifadesi birdenbire silindi; göz bebeklerinin derinliklerinde ilahi bir ışık parıldadı, etraftaki rüzgâr anlığına durdu ve doğanın kendisi bu sese saygıyla sessizleşti.
— Tanrı Sureti (Gülümseyerek ve yankılı, kadim bir sesle): Adımın bir önemi yok, Cafer... Ben tanrının bu dağlardaki başka bir görünümüyüm sadece. Yükünü hafifletmek ve sana hak ettiğin bu huzurlu dönüşü hatırlatmak boynumuzun borçuydu.
Bu sözlerin döküldüğü salisede adam, arkasında altın sarısı ve aydınlık bir rüzgâr bırakarak ortadan kayboldu; bu, tanrıların o kanlı savaşın ardından yorgun kahramana sunduğu en sessiz ve en kusursuz teşekkürdü. Cafer, boş kalan at arabasına ve ardında bıraktığı o ilahi esintiye bakarak hafifçe gülümserdi; omzundaki tüm o asırlık yük kalkmış, evine, kendi dağlarına nihayet kavuşmuştu.
Ulu dağların eteklerini sarıp sarmalayan o yorgun ama huzurlu patikayı geride bırakan Cafer, nihayet adımlarını evinin tahta çitlerle çevrili avlusuna doğru yönlendirdi. O sırada evin önündeki küçük sundurmanın altından gelen tanıdık bir metal tıkırtısı ve ahşap tekerleklerin sürtünme sesi sessizliği böldü; yerin altındaki o gizli demir atölyesinden çıkan, namı diğer Bacaksız Temir, kollarının ve tahta arabasının verdiği güçle toprağa tutunarak dışarıya doğru süzüldü. Yüzü kömür karası ve demir tozlarıyla kaplı olan Temir, başını kaldırıp kapıya yaklaşan figürü gördüğü an gözleri yerinden fırlayacak gibi açıldı.
— Cafer (Nefes nefese, titreyen ama içten bir rahatlamayla): Temir... Dilara... Temir!
Bacaksız Temir, kollarını tahta tekerleklerin kenarlarına öyle bir bastırdı ki, tekerlekler patika toprakta derin izler bırakarak Cafer’in önünde durdu. Yaşlı demirci, karşısında günlerdir haber alamadığı, zırhı paramparça olmuş ama ayaktaki dostunu görünce derin bir soluk bıraktı.
— Bacaksız Temir (Şaşkınlık ve hafif bir sitemle): Sen... Sen neredeydin ulan! Tam kırk gün geçti, kırk gece bu dağlarda fırtınalar koptu, yer yerinden oynadı, bense seni ölü bilip dükkandaki son demiri dövüyordum!
Cafer, yorgunluktan titreyen dizleriyle avlunun ortasında dururken, kulaklarına inanamayarak başını kaldırdı.
— Cafer (Şaşkınlıkla): Kırk gün mü? O kadar uzun zaman oldu mu gerçekten?
— Bacaksız Temir (Ciddi ama gözlerinin içi gülen bir tonla): Oldu ya, nasıl olmadı! Göz açıp kapayıncaya kadar geçmedi o günler... Ama artık kaç gün geçtiğinin ne önemi var, söyle bakalım... O dağlardan o sesler kesildiğine, gökyüzündeki o kara bulutlar dağıldığına göre... Erlik ve o lanetli evlatları, o korkunç soy sop artık yok, değil mi?
Cafer, yorgun yüzünde hafif bir tebessümle başını sallarken gözleri hemen evin kapısına çevrildi.
— Cafer (Endişeli ama sabırsız bir sesle): Yoklar Temir... Hepsi bitti. Peki ya Dilara nerede?
Daha Cafer’in cümlesi ağzından tam anlamıyla dökülmüştü ki, evin ahşap kapısı gürültüyle açıldı. İçeriden gelen minik ayak sesleri, patika boyunca yankılandı; altı yaşındaki Dilara, babasının sesini duyduğu an, o küçücük ellerini açıp doğrudan Cafer’in üzerine doğru koştu. Günlerdir babasının yolunu gözleyen minik kız, adeta rüzgâr gibi atılarak kendini Cafer’in dizlerine bıraktı.
Cafer, o devasa savaşın, o ilahi kıyametin ve omuzlarındaki tüm asırlık yükün ağırlığını bir anda unuttu; dizlerinin üzerine çökerek kollarını açtı ve minik kızını göğsüne bastırıp sımsıkı sarıldı. Dilara’nın saçlarına kondurduğu öpücükle birlikte gözünden süzülen tek damla yaş, toprağa düştü.
— Dilara (Ağlamaklı ama huzurlu bir sesle): Babacığım... Çok korktum, çok uzun süre gittin, bir daha hiç dönmeyeceksin sandım...
— Cafer (Kolları arasında kızını sıkıca sarmalayarak, kısık ve şefkatli bir sesle): Geçti birtanem... Bitti artık, baban burada, bir yere gitmedi.
Avlunun kenarında, tahta arabasının üzerinde bu baba-kız kavuşmasını izleyen Bacaksız Temir, kömür karası elleriyle göz kenarındaki yaşları belli etmemeye çalışarak cübbesinin koluyla yüzünü ovuşturdu. Cafer, kızını kollarından hafifçe ayırıp ayağa kalktı; minik Dilara’nın elini tutarken başını çevirip vefalı dostuna baktı.
— Cafer (Minnet dolu, derinden gelen bir sesle): Temir... Ben dağlardayken, o cehennemin ortasındayken arkama bakmama lütfunu verdiğin için... Ve buralarda benim küçük meleğime göz kulak olduğun için sana ne kadar teşekkür etsem azdır dostum.
Bacaksız Temir, tahta arabasının üzerinde gururla başını salladı, her zamanki sert ve alaycı ama bir o kadar da vefalı tavrıyla gülümsedi.
— Bacaksız Temir (Sıcak bir ses tonuyla): Lafı bile olmasın usta... Biz bu dağların demircisiyiz, emanete nasıl hıyanet ederiz? Sen sağ salim döndün ya, o ocağın ateşi daha da harlı yanar artık. Haydi geçin içeri, bu evin ocağı bugün sizinle yeniden tütmeyi hak ediyor.
Ocağın çıtırtısı yavaş yavaş azalırken, minik Dilara günün tüm yorgunluğuyla babasının dizinin dibinde uyuyakalmıştı. Cafer, elleriyle kızının saçlarını şefkatle okşadıktan sonra kucağına aldı; onu odasına götürüp yumuşak yatağına yatırdı, üzerini dikkatle örttü. Odadan sessizce adımlarla çıkıp dışarı yöneldiği an, avludaki tahta çitin kenarında duran iri yapılı bir gölge fark etti.
Cafer, temkinli adımlarla kapıya çıkıp yabancıya doğru yaklaştı. Yabancının üzerinde tozlu, ağır yol giysileri vardı; yüzü gece karanlığındakinden de koyu bir gölgeyle örtülüce saklıydı.
Cafer, elini belindeki kılıcın kabzasına yakın tutarak sert bir sesle sordu:
— Cafer: Sen kimsin?
Yabancı, acele etmeyen ama ağırlığı olan bir hareketle başını kaldırdı. Sesi ne tehditkâr ne de öfkeliydi; sadece yorgun bir yolcunun düz tonundaydı.
— Yabancı: Uzun yoldan geldim. Sadece kalacak bir yer arıyorum.
Cafer, kaşlarını çatarak adama baştan aşağı baktı ve başını salladı.
— Cafer: Misafirperver değilim. Yoluna devam et.
Yabancı, bu kısa ve keskin yanıt karşısında ne öfkelendi ne de ısrar etti; sadece hafifçe başını eğdi.
— Yabancı: Peki, sen bilirsin.
Adam, arkasını dönüp ilk adımı attığı an, bedeni bir duman gibi incelerek gece karanlığının içinde ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu. Cafer, boş kalan avluya birkaç saniye sessizce baktıktan sonra içeri girdi ve kapıyı sıkıca kapattı.
