38. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ

37 BÖLÜM

Keskin Kalem

Zümrüt yeşili büyünün ve Kök Ayaz’ın kalıntılarının arkasında bıraktığı yorgunluk, ormanın derinliklerine doğru ilerleyen Cafer’in omuzlarına tonlarca ağırlıkta bir yük gibi bindi. Bedenindeki kaslar sızlıyor, zihnindeki o durmaksızın çınlayan fısıltılar ruhunu tüketiyordu. Daha fazla ayakta kalamayacağını hisseden Cafer, hırıltılı bir solukla çamurlu toprağın üzerine dizüstü çöktü. Ellerini iki yana açıp başını öne eğdi; kafasının içindeki o dayanılmaz boşluk ve çaresizlik dalgası arasında kendi kendine mırıldandı.

— Cafer (Kısık, titrek ve yorgun bir sesle): Bu cehennem ne zaman bitecek... Bu acı, bu bitmek bilmeyen gölgeler ne zaman son bulacak? Her adımda biraz daha tükeniyorum, bu acı azap ne zaman bitecek?

O an, ormanın zaten soluk olan ışıkları tamamen sönmüş gibi her tarafı zifiri karanlık, katran karası bir sis tabakası sardı. Görüş mesafesi sıfıra inerken Cafer, ne yönü seçebileceğini ne de nerede olduğunu kestirebildi; ancak durmanın ölüm anlamına geldiğini bildiği için baltasına tutunarak çaresizce, yavaş adımlarla karanlığın içinde ileriye doğru yürümeye devam etti.

Sisin en yoğun olduğu dönemeçte, önündeki yol aniden kesildi. Karşısından gelen soluk ve gri tonlardaki silüetler, adeta sisin içinden doğar gibi Cafer’in yolunu kapattı. Bunlar, Yada Han’ın emrindeki, alınlarının ortasında parlayan üçüncü bir gözü olan, tenleri kurşuni grisi renginde ve insan aklının alamayacağı bir çevikliğe sahip **üç gözlü askerlerdi**.

Askerler aralarında hiçbir konuşma yapmadı; ne bir tehdit savurdular ne de bir niza çıkardılar. Sadece o üçüncü gözlerindeki buz gibi parıltıyla birlikte aniden, birer ölüm gölgesi gibi Cafer’in üzerine saldırdılar.

Savaş, göz açıp kapayıncaya kadar vahşi bir hızla patlak verdi. Üç gözlü askerler o kadar inanılmaz bir çevikliğe sahiptiler ki, saniyeler içinde Cafer’in etrafında dönen gri birer rüzgâra dönüştüler. Ellerindeki paslı kısa kılıçlar, demir topuzlar ve zincirli silahlar havada çığlıklar kopararak üst üste inm地に başladı. Cafer, başının dönmesine ve yorgunluğuna rağmen refleksleriyle iki ucu mızraklı baltasını savurarak gelen ilk darbeyi blokladı; ancak askerlerin hızı karşısında geriye doğru savrulmaktan kurtulamadı.

Askerlerden biri havaya sıçrayıp ağaç dallarından destek alarak Cafer’in arkasına düştü ve kısa kılıcını sırtına doğru indirdi. Çelik zırhı sıyıran darbe Cafer’in derisini çizerken, diğer iki asker sağdan ve soldan ani hamlelerle önünü kesti. Bu üç gözlü yaratıkların hareketleri o kadar öngörülemezdi ki, sanki zamanı yavaşlatıp istedikleri açıdan saldırabiliyorlardı. Cafer, üzerine gelen zincirli topuz darbesinden son anda başını eğerek sıyrıldı; baltasının sapını yere vurarak etrafında küçük bir rüzgâr dalgası yarattı ve düşmanların dengesini anlık olarak sarstı.

Bu milimetrik boşluğu değerlendiren Cafer, içindeki o kadim refleksleri ve hayatta kalma iradesini sonuna kadar tetikledi. Hızla dönerek baltasının keskin mızrak ucunu önündeki üç gözlü askerin göğsüne, tam üçüncü gözünün hizasındaki lanetli noktaya sapladı. Gri tenli asker sarsılarak yere yığılırken, kalan diğer çevik askerler öfkeyle çemberi daralttılar. Kılıçların demire çarpma sesleri siyah sisin içinde yankılanmaya devam ederken Cafer, üst üste indirdiği vahşi ve kararlı balta darbeleriyle kalan askerlerin de savunmasını paramparça etti; sonuncusunu da karanlık toprağa serdi.

Etrafı saran siyah sis yavaşça çekilirken Cafer, kanlar içinde kalan elleriyle baltasına yaslanıp soluk soluğa kaldı; arkasında bıraktığı bu çevik ve dilsiz ölüm makinelerinin ardından, Yada Han’ın kalan gölgeleriyle yüzleşmek için yeniden karanlık yola koyuldu.

Siyah sisin geride bıraktığı o ağır ve boğucu sessizlikte adımlarını sürdüren Cafer, ormanın giderek seyrekleşen ama daha da sarp bir coğrafyaya evrilen kısmına ulaştı. Ağaçların yerini devasa, gri kayalıkların ve sert taş patikaların aldığı bu geçitte, yolun ortasında duran gölge bütün manzarayı kapladı. Karşısına çıkan bu varlık, az önce alt ettiği çevik üç gözlü askerlere hiç benzemiyordu; onlardan çok daha iri yarı, kas yığınından ve kurşuni grisi zırhlardan oluşan devasa bir muhafızdı. Alnının ortasındaki üçüncü gözü kan kırmızı bir parıltıyla açılan bu dev asker, elindeki sivri demir topuzu ve geniş kalkanıyla Cafer’in geçiş yolunu tamamen tıkamıştı.

Asker, tek kelime etmeden yüzündeki o buz gibi ve küçümseyen ifadeyle Cafer’i doğrudan hedef aldı. Havadaki kayalıkların yankılandığı ağır bir adımla öne fırladı ve elindeki devasa demir topuzu var gücüyle Cafer’in kafasına doğru savurdu.

Cafer, darbenin yarattığı rüzgârın tenini yaktığını hissederek son anda başını eğdi; topuz arkasındaki sert kaya parçasını çarptığı gibi ufaladı, etrafa keskin taş kıvılcımları saçıldı. Bu devasa gücün altından sıyrılmaya çalışan Cafer, hemen iki ucu mızraklı baltasını çapraz tutup bir karşı hamle yapmak istedi. Ancak gri tenli dev asker, sergilediği inanılmaz bir çevriklikle kalkanını öne sürdü ve Cafer’in baltasını sert bir metalik sesle savurdu. Çarpmanın şiddetiyle Cafer’in kolları uyuştu, dengesini korumak için geriye doğru birkaç adım kaymak zorunda kaldı.

— Cafer (Nefes nefese, dişlerini sıkarak kendi kendine): Bu lanetler bitmek bilmiyor... Ne kadar dev olursan ol, buradan geçeceğim.

Savaş, kayalıkların yankılandığı dar geçitte tüm hiddetiyle kızıştı. Devasa asker, iri gövdesine rağmen sarsıcı bir hızla topuzunu peş peşe indirmeye devam ediyordu. Her vuruş yerdeki kayaları paramparça ediyor, ortaya çıkan taş tozları gözleri kör edecek bir yoğunluğa ulaşıyordu. Cafer, devin ardı arkası kesilmeyen darbelerinden kaçınmak için kayaların üzerine sıçrayıp akrobatik taklalar atıyor, daracık alanın tüm avantajını kullanmaya çalışıyordu. Nefesi daralsa da içindeki altı elementin o inatçı ateşi damarlarında yeniden canlanıyor, reflekslerini en üst seviyede tutuyordu.

Asker, topuzunu havaya kaldırıp son ve ezici bir darbe için tüm ağırlığını öne verdiğinde, aradığı o anı yakalayan Cafer ani bir manevrayla devin sol yanına kaydı. Dev askerin devasa kolunun uzandığı o milimetrik boşluğu değerlendiren Cafer, ayaklarındaki rüzgâr enerjisini ve kaslarındaki tüm gücü tek bir noktada topladı. Havaya sıçrayarak iki ucu mızraklı baltasını çift eliyle kavradı ve devasa askerin üçüncü gözünün tam merkezine, o kırmızı parıltının tepesine var olan tüm hırsıyla indirdi.

*Çatırt!*

Demir uç ve elementel enerjinin birleştiği o korkunç darbe, dev askerin kalın kafatasını ve alın ortasındaki lanetli gözü adeta ortadan ikiye yardı. Askerin boğazından hırıltılı, boğuk bir çığlık koparken, devasa gövdesi kaskatı kesildi. Gözlerindeki kırmızı ışık sönerek tamamen kararan dev, tonlarca ağırlığındaki zırhıyla birlikte sarp kayalıkların üzerine yığıldı ve toz bulutu içinde hareketsiz kaldı.

Etraftaki tüm seslerin kesildiği o an, Cafer kan ter içinde kalan elleriyle baltasına yaslanarak derin ve titrek soluklar aldı. Yerde yatan devasa gri muhafızın cesedine son bir kez baktıktan sonra, dik kayalıkların arasından uzanan yola doğru kararlı adımlarla yürümeye devam etti.