18. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ

17 BÖLÜM

Keskin Kalem

Sığınağın en iç kısmındaki, taştan oyulmuş küçük ve nemsiz oda, dış dünyadaki o zehirli fırtınadan uzak, ürkütücü bir sessizliğe bürünmüştü. Cafer, yorgunluktan gözleri kapanmak üzere olan küçük Dilara’yı dikkatle kucağından indirip odadaki keten örtülü yatağa yatırdı. Üzerine kalın bir post sererek minik ellerini yorganın altına sakladı. Küçük kız, yorgunluğun ve yaşadığı dehşet dolu günlerin ağırlığıyla hemen uykuya dalmak üzereydi lakin zihnindeki o korku, gözlerinin sürekli açık kalmasına neden oluyordu.

— Dilara (Titreyen ve zayıflamış sesiyle, gözlerini babasına dikerek): Baba... Tüm bunlar ne zaman bitecek? Biz daha ne kadar bu karanlıkta saklanacağız? Dışarısı hep böyle korkunç mu kalacak?

Cafer, kızının yatağının kenarına çömeldi, nasırlı elini onun alnına koyup saçlarını şefkatle ve yavaşça okşadı. İçindeki o büyük fırtınayı gizlemeye çalışan sakin bir ses tonuyla konuştu.

— Cafer: Birkaç gün sadece gülüm... Sen sadece biraz sabırlı ol, dinlen, tamam mı? Her şey çok daha iyi olacak.
— Dilara (Gözlerini yavaşça kapatıp başını yastığa gömerek): Pervasız olma baba... Korkuyorum ama... Senin yanındayken geçecek biliyorum. Peki baba...
— Cafer (Kızının yanağına hafifçe dokunup): Uyuyuver şimdi, ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum.

Dilara sonunda derin bir nefes vererek uykuya teslim olurken, Cafer yavaşça ayağa kalktı. Odadan çıkıp loş koridora adım attığında, o sakin yüz ifadesi anında silindi; yerine asırlık bir yorgunluk ve gerilim yerleşti. Aslında kendi de biliyordu; dışarıdaki o on beş iblis bu dağın eteklerindeyken birkaç gün içinde buradan çıkabilmek imkansızdı. Hatta bu saklanma süreci belki de hiç bitmeyecek, o yeraltı mezarlığı onların sonu olacaktı.

Kendi odasına, taş duvarlarla çevrili dar ve izbe yatağına doğru yöneldi. Üzerindeki o kanlı ve kirli zırhı ağır hareketlerle çıkarıp kenara bıraktı, sert tahta yatağın üzerine sırt üstü uzandı. Gözlerini tavanın karanlığına dikti; dışarıdaki rüzgârın sesinin yerine zihninin içindeki o uğultu, o asla dinmeyen geçmişin hayaletleri doluştu.

Yıllar önce, Manna’nın o görkemli saraylarında kendi elleriyle devirdiği altı tanrı kardeşin son çığlıkları kulaklarında yeniden yankılanmaya başladı. O gün gökler delinmiş, yeryüzü kanla yıkanmış, döktüğü her damla kan yüzünden masumlar kıvranmıştı. Gözlerini ne zaman yumsa, karşısında o öldürdüğü tanrıların devasa ve öfkeli silüetleri bitiveriyordu. Uyumak istedikçe zihni onu o kanlı taht odalarına geri götürüyor, geçmişin kabusları bir mengene gibi ruhunu sıkarak uykunun o huzurlu limanını ona tamamen haram kıl diferencias. Ter içinde, dişlerini sıkarak karanlıkta sessizce nefes alıp vermeye devam etti; çünkü avcı bile olsa, kendi geçmişinin hayaletlerinden kaçamayacağını çok iyi biliyordu.

Zihni asırların acısıyla ve geçmişin o kanlı kabuslarıyla boğuşan Cafer, yattığı dar taş odada daha fazla dönemedi. Göğsüne binen o ağır baskı, nefes almasını zorlaştırıyordu; gözlerini kapattığı an Manna saraylarının yıkıntıları ve o ölen tanrıların hayaletleri etrafını sarıyordu. Üzerine koyu renkli cübbesini atıp sessiz adımlarla odadan çıktı, loş koridorları aşarak sığınağın ortak ocağının bulunduğu ana bölmeye yöneldi.

Köşedeki sönmeye yüz tutmuş ateşin soluk kırmızı ışığında, yaşlı demirci Temir Han’ın yalnız başına oturduğunu gördü. Bacakları tutmadığı için yere serdiği kalın postun üzerine bağdaş kurmuş, ellerini dizlerine dayamış, karanlığın ortasında dimdik duruyordu. Sanki o da sabaha kadar bu karanlıkla hesaplaşmış gibi gözleri kıpkırmızıydı.

Cafer sessizce yaklaşıp karşısındaki taş sedire oturduğunda, Temir Han başını yavaşça kaldırıp ona baktı; yüzündeki o derin çizgiler gölge oyunlarıyla daha da belirginleşmişti.

— Cafer (Gözlerini ocağın koruna dikip, yorgun ve boğuk bir sesle): Sende mi uyuyamadın Temir?
— Temir Han (Acı ve yorgun bir tebessümle başını sallayarak): Uyku... Bizim gibi geçmişin çamuruna batmış adamlar için lüks bir rüyadır Cafer. Gözlerimi kapattığımda gördüğüm tek şey, bu dağların eteklerinde can veren o masumların yüzleri oluyor. Ya sen? Sen de mi o kabuslardan kaçıp geldin buraya?
— Cafer (Başını hafifçe öne eğip ellerini dizlerine yaslayarak): Geçmiş yakamı bırakmıyor Temir. Ne zaman gözlerimi yumsam, o devirdiğim tanrıların çığlıkları kulaklarımda patlıyor. Sanki döktüğüm her damla kan, bir sarmaşık gibi ruhumu boğmaya çalışıyor.

Temir Han uzun bir süre sessiz kaldı; ardından yanındaki eski, kalın demir sandığın kapağını gıcırtıyla araladı. İçinden ağzı mühürlü, siyah pişmiş topraktan yapılmış kocaman bir tulum çıkardı. Yanına dizdiği iki adet kaba, ağır tunç bardağı özenle önüne yerleştirdi. Tulumun mühürlü tapasını dişleriyle çekip açtı; içeriden o keskin, dağ kekikleri ve yıllanmış üzüm kokuslu ağır şarap kokusu odaya yayıldı.

Yaşlı demirci, titreyen ama usta elleriyle tunç bardakları doldurdu; birini yavaşça Cafer’e doğru uzatırken, diğeriyle kendi bardağını kavradı.

— Temir Han (Bardağı Cafer’in tunç bardağına hafifçe vurarak): Al bakalım evlat... Bu şarap bu dağın en sert kayalarının arasında, güneş görmeyen mahzenlerde saklanır. İnsanı ısıtmaz ama içindeki o buz kesmiş acıyı bir nebze olsun uyuşturur. İç hadi.

Cafer bardaktan derin bir yudum aldı; o koyu sıvı boğazından aşağıya doğru inerken içini yaktı, ama zihnindeki o keskin uğultuyu biraz olsun hafifletti. İkisi uzun süre boyunca konuşmadan, sadece ocağın çıtırtısı eşliğinde şaraplarını yudumladılar. Sessizliği bozan yine Cafer oldu; sesindeki o kararsızlık yerini taştan ve demirden yapılmış sarsılmaz bir iradeye bırakmıştı.

— Cafer (Bardağı masaya sertçe bırakıp, gözlerini Temir’e dikerek): Kararımı verdim Temir.
— Temir Han (Bardağından başını kaldırıp, dikkatle ve merakla yüzüne bakarak): Dinliyorum seni... Ne yapacaksın?
— Cafer (Kesin ve buz gibi bir tonla): Saklanmayacağız. O delikten çıkıp o zirveye tırmanacağım. Erlik’in o geriye kalan on beş evladını... O çamurdan ve kandan doğma bütün ucubeleri tek tek avlayacağım. Ve en sonunda o tahtın sahibinin bizzat biletini keseceğim.
— Temir Han (Yüzünde gururlu ama hınzır bir tebessüm belirerek, bardağını yeniden kaldırdı): İşte şimdi beklediğim sözü duydum Cafer! O tanrılar bu dağları cehenneme çevirdiyse, o cehennemin ateşini kendi elleriyle yakmış oldular. Yolumuz uzun, dağlar dik ve o iblisler kalabalık... Ama bu sefer yalnız değilsin.
— Cafer (Bardağını Temir’in bardağına vurup, ayağa kalkarak sırtındaki baltasının sapına elini attı): Yalnız olmasam da olur Temir. O orman o on altı yaratığa da dar gelecek. Sabaha o kapı açılacak.