53. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
52 BÖLÜM
Erlik’in toprağa gömülmesinin üzerinden tam dokuz koca yıl akıp gitmişti. O karanlık çağın ve fırtınalı günlerin ardından diyarın insanları nihayet derin bir nefes almış, dağ eteklerindeki köylerde ocaklar huzurla tütmeye başlamıştı. Ancak bu sükûnet, ulu dağların eteklerindeki o mütevazı evin içinde geçerli değildi. Zaman, altı yaşında babasının dizinin dibinde uyuyakalan o masum kızın ellerine nasırlar, yüzüne ise dağ rüzgârlarıyla sertleşmiş bir olgunluk kazandırmış; on beş yaşına basan Dilara, artık çocukluk kabuğundan sıyrılmaya yüz tutmuştu.
Güneşin henüz tepeleri yeni yeni aydınlattığı, yaprakların üzerindeki çiy tanelerinin elmas gibi parıldadığı sakin bir sabah vaktiydi. Ormanın kenarındaki gölgelik alanda kurulan tahta hedef tahtasının karşısında duran Dilara, elindeki uzun yayı geriyor, nefesini ayarlamaya çalışıyordu. Kirişe yerleştirdiği oku büyük bir dikkatle nişan aldı ama parmakları hafifçe titredi; fırlatılan ok, hedef tahtasının tam on santim uzağından geçerek çalıların arasına düştü. Genç kız sabırsızca soluklanıp ikinci oku çekti ve tekrar bıraktı, ancak o da hedefin kenarını bile sıyırmadan toprağa saplandı.
Ağacın gövdesine yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde sessizce bu atışları izleyen Cafer, sesindeki o sert ve tavizsiz komutan tonuyla sessizliği bozdu.
— Cafer (Ağır, otoriter ve mesafeli bir sesle): Hedefe odaklan, Dilara. Dikkatini başka bir yere verme; savaş meydanında ikinci bir şansın asla olmayacak.
Dilara, babasının bu katı ve taviz vermeyen duruşu karşısında içten alta derin bir soluk bırakarak yayını indirip bir ok daha aldı. Kirişi gerdi, gözlerini hedefe dikti ve var gücüyle bıraktı; ancak ok yine hedef tahtasını bulamayarak boşa gitti.
— Dilara (Nefes nefese, hafifçe homurdanarak): Baba, kaç kez denedim... Görmüyor musun, olmuyor işte.
— Cafer (Gözlerini kızından bir an olsun ayırmadan): Olmak zorunda. Bunu öğrenmen, bu dağlarda hayatta kalabilmenin ilk kuralıdır.
Dilara, elindeki yayı yere bırakıp yanağındaki terleri kol yenile sildi ve beline takılı olan kınındaki ağır demir bıçağı parmaklarının arasında şıngırdatarak çıkardı.
— Dilara (İsyankar ama net bir sesle): Ben bu tahta saplı sopalarla uğraşmaktan bıktım... Kabul ediyorum, ok atmakta iyi değilim, olamam da! Ama bıçakta... Bıçakta daha iyiyim, bunu sen de biliyorsun.
Cafer, kızının bu dik başlı cevabı karşısında kaşlarını çattı; sesindeki o baba şefkatini tamamen bastırıp buz gibi bir komutan disipliniyle öne doğru bir adım attı.
— Cafer (Sert ve keskin bir tonda): Bir savaşçı sadece işine gelen silahla savaşmaz, Dilara! Gerçek bir savaşçı eline verilen her demir parçasını ölüm makinesine dönüştürmek zorundadır. Bahane üretmeyi kes. Hadi, tekrar at.
Dilara, babasının bu ısrarı ve baskısı karşısında dişlerini sıktı; itiraz etmenin bir işe yaramayacağını bildiği için elindeki yayı fırlatıp attı. Bir anda belindeki kınından çektiği o keskin av bıçağını havada savurduğu gibi fırlattı; demir parça ormanın içinde gümüşi bir kavis çizerek tahta hedefin tam ortasındaki siyah daireye saplandı ve gövdeyi titretti.
Cafer’in yüzündeki o sert hatlar bir anda öfkeyle gerildi; kızının bu asi çıkışı ve buyruğuna karşı gelmesi damarındaki kanı kımıldattı.
— Cafer (Tehditkâr ve sert bir öfkeyle): Bir daha sakın benim emirime karşı gelip kuralları çiğnemeyesin! Sana ne söylendiyse onu yapacaksın. Şimdi lafı uzatma, git; hava henüz günlük güneşlikken ormanın derinliklerine in ve bize akşam için iri bir geyik avla.
Dilara, bıçağını saplandığı yerden çekip kınına sokarken, babasının bu bitmek bilmeyen emirlerinden duyduğu sıkıntıyla hafifçe yüzünü buruşturdu.
— Dilara (Alaycı ve hafif sitemkâr bir sesle): Ormanda hiç geyik kalmamış gibi... Geyik olmasa, dağın eteklerinden koşan zavallı bir tavşan getirsem olur mu?
— Cafer (Yüz kasları oynamadan, katı bir emirle): Fark etmez; tencerede pişecek, karın doyuracak bir şey olsun yeter. Ben eve dönüp çorbayı ocağa koyacağım. İşi yavaştan alma, acele et.
Cafer, arkasını dönüp sessiz adımlarla evin yolunu tutarken, Dilara babasının sırtına dik dik bakarak derin bir nefes aldı. Yaşlı adamın ses tonunu ve o otoriter vurgusunu kendi kendine taklit etmeye başladı.
— Dilara (Kısık sesle, taklit ederek): *“Acele et Dilara, sanki geyikler çalılıkların arasında beni bekliyorlar da yolumu gözlüyorlar...”*
Genç kız, söylene söylene sık sık ormanın derinliklerine, yaprakların hışırtıları arasında kaybolurken, dağın üzerindeki o sessiz ve ağır bulutlar sanki gelecek fırtınanın habercisi gibi yavaşça yer değiştirmeye başladı.
Cafer, ormanın kenarındaki patikadan köyün merkezine doğru adımlarını seyreltirken, zihninde hâlâ Dilara’nın o dikleşen omuzları ve meydan okuyan bakışları dönüp duruyordu. Dağın eteklerini saran ince toz bulutu, batan güneşin turuncu ışığıyla boyanırken, karşısındaki ahşap dükkânın önünden gelen o tanıdık ve ağır demir sesi sessizliği böldü. Bacaksız Temir, yılların yorgunluğunu taşıyan çarpık bacaklarıyla ağır ağır kütüğün üzerine oturmuş, ellerindeki nasırlı parmaklarla örse şekil vermeye çalışıyordu. Cafer’in yaklaştığını görünce elindeki çekiçi tezgâha bıraktı, ak düşmüş kalın kaşlarını çatıp ayağa kalktı.
Temir, Cafer’in daha lafa girmesine izin vermeden, o yılların verdiği samimiyetin ve dostluğun getirdiği cesaretle doğrudan konuya girdi.
— Temir: O çocuğun üzerine o kadar bağırma, Cafer. Geri zekalı gibi davranmayı kes; o elinden gelenin en iyisini yapıyor, nede olsa o senin etinden tırnağından bir evlat.
Cafer, duruşunu hiç bozmadan, yüzündeki o sert çizgileri sabitleştirerek Temir’e doğru bir adım attı.
— Cafer: Çocuk dediğin bana kafa tutuyor, Temir. Emrime uymuyor, sabrımı sınamak istiyor sanki.
Temir, bu cevaba karşı alayla güldü, başını iki yana sallayıp demir tezgâhına yaslandı.
— Temir: Tabii ki kafa tutacak, başka ne bekliyordun ki? Sen onunla bir baba gibi konuşmuyorsun ki, karşına dikilmiş kışla komutanı gibi emir yağdırıyorsun. Kızın adı Dilara, bir asker değil; bunu ne zaman anlayacaksın?
Cafer’in gözlerindeki o koyu gölge derinleşti, çene kasları gerildi.
— Cafer: Bu seni ilgilendirmez, Temir. Benim evim, benim kurallarım.
Daha fazla laf uzatmasına izin vermeden arkasını döndü, tozlu patikayı hızlı adımlarla geride bırakarak evine doğru yürümeye devam etti. Ahşap kapıyı itip içeri girdiğinde, içerideki serin ve loş hava onu karşıladı. Ocağın üzerindeki demir tencereyi suyla doldurup ateşe oturttu. Dışarıdan topladığı kurutulmuş dağ mantarlarını bıçağıyla ince ince kıymaya başladı; tahtaya çarpan bıçağın ritmik sesi, evin içindeki sessizliği dolduruyordu. Mantarları suya atarken suyun rengi yavaş yavaş koyulaştı, evde yabani kekik ve toprak kokusu yayıldı. Çorba kaynamaya başlayıp hafifçe buhar çıkarırken, Cafer tahta kaşıkla karıştırarak dalgınca ocağın ateşini izlemeye koyuldu.
