36. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
35 BÖLÜM
Karasu Han’ın ölümüyle birlikte zirvedeki dondurucu felaket tamamen sona ermiş, doğa adeta derin bir nefes alarak çözülmeye başlamıştı. Cafer, eriyen karların ve çatlayan buzların arasından sıyrılarak yoluna kararlılıkla devam etti. Ancak dağın eteklerine doğru ilerlerken, bastığı kayaların sıcaklıktan ötürü aniden çözülüp kaydığını, ayaklarının altındaki zeminin büyük bir gürültüyle çökmeye başladığını fark etti. Yer kayıyor, altındaki kütle devasa bir uçuruma doğru yuvarlanıyordu.
Tehlikeyi sezdiği an refleksle içindeki altı elementten biri olan rüzgâr elementini serbest bırakan Cafer, avuçlarından ve tabanlarından yayılan yeşilimsi rüzgâr dalgalarıyla gökyüzüne doğru ani bir sıçrayış gerçekleştirdi. Hızla aşağıya doğru düşerken, etrafındaki havayı bir yastık gibi yoğurup rüzgârın şiddetini kendi lehine çevirdi; altındaki hafif rüzgâr dalgası düşüşünü tamamen yumuşattı ve ormanın sıktık ağaçlarının arasına ayakları üzerine tüy gibi hafifçe konmasını sağladı.
Sisli, soluk ışıklı ve kadim ağaçlarla çevrili karanlık bir ormanın içinde yürümeye başlayan Cafer, uzun süre ilerledikten sonra önünün kesildiğini gördü. Yolu kapatanlar; üzerlerinde paslı ama sağlam, ormanın yeşiliyle bütünleşmiş demir zırhları olan, ellerinde ağır kılıçlar ve üzerinde yılan motifleri bulunan flamalar taşıyan devasa askerlerdi. Bunlar, Erlik’in kızlarından Kök Ayaz’ın özel muhafızları ve ordusuydu. Boyları iki metreyi aşan, yüz hatları sert ve acımasız bu askerler, kasklarının altından koyu yeşil gözleriyle Cafer’i süzerek alaycı ve boğuk kahkahalar atmaya başladılar.
— Kök Ayaz’ın Askeri (Tok ve ormanda yankılanan alaycı bir sesle): Bak sen... Zirvedeki buzu çözen kahramanımız buraya kadar gelebilmiş. Boyumuza posumuza bak da kime bulaştığını anla, ufaklık. Buradan canlı çıkabileceğini mi sandın?
Cafer, adamların devasa boylarına ve kalabalık oluşturmalarına aldırış etmeden sırtındaki iki ucu mızraklı baltasını büyük bir metalik sesle çekti; avucunda sıkıca kavradığı silahının demiri hafifçe parıldadı.
— Cafer (Sakin ve net bir sesle): Boyunuz ne kadar uzun olursa olsun, devrildiğinizde çıkacak ses o kadar gürültülü olur. Yolumdan çekilin.
Askerler bu uyarıyı dikkate almayarak hırıltılı kahkahalarla ağır adımlarla Cafer’in üzerine doğru yürümeye başladılar. Aralarındaki en iri yarı olan komutan, elindeki devasa çift elli kılıcı havaya kaldırarak şiddetli bir hamleyle Cafer’in kafasına indirdi. Cafer anlık bir manevrayla gövdesini yana kaydırıp darbeyi boşa çıkardı; aynı anda baltasının arka ucunu komutanın zırhsız kaburgalarına öyle bir şiddetle geçirdi ki, kırılan kemiklerin ve bükülen demirlerin sesi ormanda yankılandı. Komutan acıyla geriye savrulurken, diğer askerler aynı anda etrafını sararak devasa kılıçlarını ve mızraklarını savurmaya başladılar.
Ormanın içi demirlerin çarpışma sesleriyle adeta inlemeye başladı. Cafer, iki metrelik dev askerlerin arasında bir rüzgâr gibi esiyor, daracık alanda ustaca manevralar yapıyordu. Üzerine çullanan üç askerin kılıç darbelerini baltasının gövdesiyle ustaca blokladıktan sonra, çömelip ayağıyla yerden kaldırdığı kalın bir ağaç kökünü destek alarak fırladı. İki ucu mızraklı baltasını bir değirmen gibi çevirerek sol taraftaki askerin boyun bölgesindeki zırh eklemini hedef aldı; keskin çelik, kalın demiri ve deriyi ortadan ikiye keserek askeri yere serdi.
Kök Ayaz’ın askerleri öfkeyle kükreyerek saldırılarını daha da şiddetlendirdiler. Kılıçlar havada çapraz kesişmeler yapıyor, her darbe ağaç gövdelerinde derin oyuklar açıyordu. Cafer, sırtına inmek üzere olan ağır bir balta darbesinden son anda sıyrılarak omzunu orman zeminine çarptı; oradan hızla kalkıp içindeki rüzgâr enerjisini baltasının ucuna odakladı. Savurduğu anda yayılan keskin bir rüzgâr dalgası, önünde duran dört dev askerin dengesini sarsarak geriye doğru savrulmalarına neden oldu.
Bu boşluğu kusursuz bir şekilde değerlendiren Cafer, üst üste vurduğu seri ve ölümcül darbelerle kalan askerlerin zırhlarını parça parça dağıttı. Son kalan iki dev asker kılıçlarıyla son bir hamle yapsa da, Cafer baltasını havaya kaldırıp var gücüyle aşağıya indirdi; silahın mızrak ucu son askerin göğsündeki yılan motifli armayı delerek yere çiviledi.
Birkaç dakika süren bu acımasız ve yorucu çatışmanın ardından ormanın ortasında ayakta kalan tek kişi Cafer oldu. Yerde yatan devasa zırhlı cesetlerin arasından sessizce yürüyen Cafer, soluk soluğa kalmasına rağmen baltasını omzuna atarak sisli ormanın derinliklerine doğru yoluna devam etti.
Kök Ayaz’ın askerlerini geride bırakıp ormanın o kasvetli ve sisli derinliklerinde ilerlemeye devam eden Cafer, adımlarını sıklaştırırken birden arkasından gelen o tanıdık ve uğursuz atların nalları ile demir şakırtılarının sesini duydu. Bunlar, yine Kök Ayaz’ın ordusuna bağlı olan ve ormanın zeminini inleten atlı birliklerdi. Aniden etrafını saran bu süvarilerden ikisi, ellerindeki uzun ve kalın demir zincirleri ustaca savurarak Cafer’in ayak bileklerine doladılar. Hayvanların üzerine bindiği o devasa torkla birlikte atlar ileriye doğru atıldı ve Cafer bir anda yere kapaklandı.
Atlar Cafer’i toprak yolda, çamurların ve dikenli çalıların içinde acımasızca sürüklemeye başladı. Ayakları zincire sıkıca bağlı olan Cafer, hızla hareket eden atların arkasında metrelerce sürüklenirken bir yandan elleriyle ayak bileğindeki zinciri çözmeye, kilit mekanizmasını zorlamaya çalışıyordu. Ancak atlı birliğin geri kalan üyeleri etrafını sararak ellerindeki ağır zincirlerle korumasız kalan başına ve sırtına acımasızca vuruyorlardı. Sürüklenme sırasında vücudu yol kenarındaki kalın ağaç gövdelerine, sivri köklere ve kaya parçalarına defalarca çarptı; her çarpışmada kaburgalarından gelen sızı tüm bedenini sardı, ağaç kabukları ve sert taşlar sırtındaki kıyafetleri parçaladı.
Toprağın ve kanın birbirine karıştığı o acı dolu saniyelerde Cafer, daha fazla sürüklenmesine izin veremeyeceğini anlayarak tüm gücünü topladı. Canını yakan darbelere ve sarsıntılara boyun eğmeyerek sırtındaki iki ucu mızraklı baltasını büyük bir zorlukla kavradı; bileklerindeki gücü tek bir noktaya odaklayarak arkaya doğru savurduğu baltanın keskin mızrak ucunu ayak bileğine dolanan demir zincirlere tam isabetle indirdi.
*Şangurt!*
Demir zincirler tek bir güçlü vuruşla ortadan ikiye parçalanıp ayrıldı. Zincirden kurtulur kurtulmaz sıçrayıp ayağa kalkan Cafer, etrafını daire şeklinde kuşatan on kişilik bu atlı birliğin ortasında soluk soluğa kaldı. Süvariler ellerindeki dikenli zincirleri havada kamçı gibi sallayarak etrafında hızla dönüyor, toz bulutları ve vahşi çığlıklar eşliğinde üst üste darbeler indiriyorlardı. Atların çıkardığı gürültü ve süvarilerin zincir hamleleri ormanı adeta sarstı.
Savaş anı bütün hızıyla patlak verdi. Cafer, atların üzerine koşan hamlelerinden kaçınarak iki ucu mızraklı baltasını bir değirmen gibi çevirmeye başladı. Üzerine atılan ilk süvarinin atının dizlerine indirdiği keskin darbeyle hayvan yere yığıldı, süvari boşluğa düşerken Cafer baltasının arkasıyla adamın göğsüne vurarak onu etkisiz hale getirdi. Diğer atlılar dört bir yandan zincirlerini savurarak saldırmaya devam ederken, Cafer daracık alanda adeta bir ölüm dansı sergiliyordu.
Üzerine çullanan üç atlının zincir hamlelerini baltasının gövdesiyle ustaca blokladı; ardından sıçrayarak atlardan birinin sırtına bastı ve havada takla atarak diğer süvarinin boynuna mızrak ucunu sapladı. Atlı birlik birer birer düşerken Cafer’in içindeki o kadim ve yıkıcı öfke, bu acımasız savaşın deminiyle birlikte kontrolden çıkmaya başladı. Damarlarındaki altı elementin o kavurucu ateşi, gözlerini karartacak kadar şiddetli bir dalgayla zihnini sardı; ellerinden ve teninden yayılan görünmez bir ısı dalgası etraftaki ağaç yapraklarını bile kavurmaya başladı.
Neredeyse tüm birliği paramparça edip son kalan süvarinin üzerine yürürken, içindeki o felaket dalgasının Manna’yı yakan o eski günahları tekrarlatmak üzere olduğunu hissetti. Derin bir nefes alarak dişlerini sıktı; zihninde yankılanan o yıkıcı sesi ve öfkenin zehirli sarmaşıklarını iradesiyle boğarak bastırdı. Gözlerindeki o vahşi parıltı sönüp normal haline dönerken, son süvarinin de etkisiz hale gelmesiyle orman yeniden derin ve kanlı bir sessizliğe büründü. Cafer, soluk soluğa, içindeki öfkeyi kontrol altına almanın verdiği o ağır rahatlama ve yorgunlukla baltasına yaslanarak bir süre kaldığı yerde soluklandı; ardından arkasına bakmadan yoluna devam etti.
