46. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
45 BÖLÜM
Odun Han’ın cansız bedenini karanlık geçitte geride bırakan Cafer, kanyonun daha da derinleşen, devasa dağ kütlelerinin gökyüzünü tamamen kapattığı sarp ve tehlikeli bir geçidine ulaştı. Ayaklarının altındaki taşlar her adımda gıcırdarken, havadaki basınç aniden değişti ve yerin altından gelen derin, uğultulu sarsıntılar bütün kayalığı titretmeye başladı. Yolun tam ortasında, yüksek bir kaya bloğunun tepesinde duran ve etrafa dehşet saçan o iblis silüet nihayet ortaya çıktı.
Vücudu derin, iyileşmez yaralarla kaplı, çirkin ve devasa yapılı, en dikkat çekici özelliği ise gövdesinden çıkan **dört kollu** olması gereken o korkunç yaratık, sarp kayalığın üzerinde Cafer’in yolunu kesti. Gözleri kan bürüklü olan bu ucube yaratık, öfkeyle kükreyerek devasa dört elini aynı anda sert kayalığın zeminine doğru var gücüyle vurdu.
*Güm! Güm! Güm!*
Yaratığın her yumruk vuruşunda yer yerinden oynuyor, kanyonda siddetli depremler kopuyordu. Kayalıklar şiddetle sallanmaya başlarken, etraftaki devasa kayalar çatırdayarak parça parça kopup aşağıya doğru çökmeye başladı. Yaratık, bu depremlerle Cafer’in yolunu kesmek ve onu ezmek istiyordu; ancak bu yıkım istemsizce Cafer’e bir yol açtı. Çatlayıp kopan ve üst üste yığılan dev kaya parçaları geçidin karşı tarafına güvenli bir köprü oluştururken, Cafer bu düşen kayaların üzerinden büyük bir çeviklikle atlayarak o tarafa geçmeyi başardı.
Karşı tarafa ayak basar basmaz yaratık kükreyerek doğrudan Cafer’in üzerine saldırdı. Dört devasa kolunu aynı anda savuran yaratık, keskin pençeleriyle havayı yırtarak Cafer’e ölümcül darbeler indirmeye başladı. Savaş, sarsıntılı ve toz bulutları içindeki kayalık zeminde vahşi bir gürültüyle koptu. Yaratığın dört kolu o kadar hızlı ve hırslı hareket ediyordu ki, sol taraftan gelen bir pençe darbesini iki ucu mızraklı baltasıyla bloklayan Cafer, sağ taraftan gelen diğer devasa yumruğun baskısıyla geriye doğru savruldu. Zırhından çıkan metalik sürtünme sesleri ve etrafa saçılan kıvılcımlar savaşın şiddetini gözler önüne seriyordu.
Cafer, bu dört kollu ucubenin gücü karşısında sadece savunmada kalamayacağını anladı. Rüzgâr elementini ayaklarında ve bacaklarında patlatarak yaratığın sol taraftaki iki kolunun arasından bir ok gibi sıyrıldı; hızla sırtına doğru tırmanarak devasa gövdesine tutundu.
Yaratık öfkeyle kükreyerek sırtındaki bu yabancıyı silkelemek için çılgınlar gibi dört bir yanına saldırıp kollarını sallasa da, Cafer sıkıca tutunarak o devasa boynuzlu ve kalın boyun bölgesine ulaştı. İki ucu mızraklı baltasını havaya kaldırıp var olan tüm öfkesini ve gücünü kollarında toplayan Cafer, baltanın keskin demir ağzını ve mızrak ucunu yaratığın boynuna peş peşe, acımasızca vurmaya başladı.
*Çatırt! Kütürt!*
Her balta darbesi yaratığın kalın derisini parçalayıp boyun kaslarını ve omurgasını yardı. Yaratığın ağzından koyu, sıcak bir kan fışkırırken, çıkardığı o hırıltılı kükremeler boğuk bir hışırtıya dönüştü. Peş peşe indirilen o yıkıcı darbelerin ardından yaratığın başı gövdesine ağır bir yük gibi yığıldı ve devasa dört kollu beden dairesel bir sarsıntıyla kayalığın üzerine yığılıp kaldı.
Cafer, sırtından atlayıp kanlar içindeki baltasına yaslanarak derin soluklar aldı. Yaratığın cansız bedenini arkasında bırakan Cafer, bu sarp dağ geçidini de aşarak Erlik’in sarayına giden yolda kararlı adımlarla ilerlemeye devam etti.
Dört kollu yaratığın cansız bedenini geride bırakarak kayalık patikada ilerlemeye devam eden Cafer, önünü kesen devasa bir mağara girişine ulaştı. Mağaranın içi koyu bir zehir bulutu gibi salkım salkım dönen sineklerle kaplanmıştı. Havadaki o ağır, çürümüş et ve leş kokusu nefes almayı bile imkânsız kılarken, karanlığın içinden süzülerek çıkan ucube silüetler yolu kapattı. Vücudu sineklerle kaplı, gözleri kan bürüklü, etrafa hastalık ve veba saçan Erlik’in kızlarından **Kürar**, etrafındaki vızıldayan haşere bulutuyla birlikte ansızın Cafer’in karşısına dikildi.
Kürar, yüzündeki o korkunç ve yara bere içindeki deriyi gererek, içindeki dizginlenemez kini dışarı vuran zehirli bakışlarını Cafer’e dikti.
— Kürar (Dişlerinin arasından hırlayarak, nefret dolu bir sesle): Sen hiç ölmez misin be adam... Önüne çıkan herkesi devirdin ama bu defa bu vadiden canlı çıkamayacaksın!
Cafer, iki ucu mızraklı baltasını omzuna yaslayıp yüzündeki kan lekesini silerken sakin ama buz gibi bir sesle karşılık verdi.
— Cafer: Henüz değil, Kürar... Sizin bu leş kokulu diyarınızı temizlemeden durmaya niyetim yok. Gelsin bakalım o sinekleriniz!
Cafer’in bu meydan okumasıyla birlikte Kürar ellerini öne doğru savurdu ve mağaranın derinliklerinden gelen kulak tırmalayıcı bir çığlıkla, şimdiye kadar görülenlerin en büyüğü olan o melez canavarı serbest bıraktı. Gövdesi devasa, parıltılı yeşil tonlarında dev bir sinek ile pul pul deriye ve uzun, kıvrımlı bir kuyruğa sahip dev bir kertenkelenin birleşiminden oluşan o korkunç yaratık, vızıltılar ve yerdeki kayaları çatlatan adımlarla doğrudan Cafer’in üzerine saldırdı.
Savaş, mağaranın kasvetli zemininde dehşet verici bir gürültüyle koptu. Sinek-kertenkele melezi yaratık, havada ani bir manevra yaparak dev kanatlarını çırptı ve zehirli iğnesini Cafer’in yüzüne doğru savurdu. Cafer başını son anda yana eğerek iğneden sıyrıldı, ancak yaratığın uzun ve dikenli kertenkele kuyruğu kamçı gibi patlayarak Cafer’in bacaklarına çarptı; bu darbeyle sarsılan Cafer bir an dengesini kaybeder gibi oldu. Yaratık fırsat bu diyerek keskin pençeleriyle üzerine atıldığında, Cafer rüzgâr elementini ayaklarında toplayıp ani bir hamleyle geriye kaydı ve iki ucu mızraklı baltasını büyük bir hınçla yaratığın kanat dibine sapladı.
*Çatırt!*
Demir uç yaratığın kabuğunu delip geçerken, koyu sarı ve zehirli bir sıvı etrafa fışkırdı. Cani yaratık acıyla hırlayarak kuyruğunu çılgınca sallamaya devam etse de, Cafer peş peşe indirdiği darbe zinciriyle bu melez canavarın kanatlarını tamamen paraladı ve kafasını gövdesinden ayırarak yere serdi.
Sinek-kertenkele melezi dev yaratığın yere yığıldığını gören Kürar’ın gözlerindeki öfke artık kontrolden çıkmıştı. Etrafındaki binlerce sineğin yarattığı veba bulutunu arkasına alan Kürar, ellerinden yayılan zehirli ve çürütücü karanlık enerjiyle doğrudan Cafer’in üzerine atıldı. Kendi ellerindeki zehirli tırnakları ve lanetli büyüsüyle Cafer’in boğazını sıkmak için vahşi bir ölüm dansına girişti.
Cafer, üzerine gelen bu veba cadısının karşısında bir saniye bile tereddüt etmedi. Kürar’ın savurduğu zehirli pençe darbelerini baltasının sapıyla ustalıkla savuştururken, kadının zihnindeki o karanlık kibri ve açığı kolladı. Kürar, hırsla öne doğru atılıp tüm gücüyle karnına bir darbe indirmek istediği an, Cafer gövdesini esnetip rüzgârın hızını arkasına aldı ve baltasını dairesel bir yay gibi çevirdi.
Keskin mızrak ucu, Kürar’ın boyun hizasını hedef alarak havada kusursuz bir kavis çizdi.
*Şaaak!*
Demir uç Kürar’ın boynunu omurgasından koparıp geçerken, havaya saçılan koyu renkli veba kanı mağaranın taş duvarlarını boyadı. Kürar’ın başı gövdesinden ayrılarak yere yuvalandı, bedeni ise kaskatı kesilerek tozlu zemine yığıldı.
Cafer, soluk soluğa kalarak kanlar içindeki baltasını yere dayadı; etraftaki veba sinekleri yavaşça dağılırken, Erlik’in sarayına giden son kapıya doğru yürümek üzere kararlı adımlarla yeniden yola koyuldu.
