51. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ

50 BÖLÜM

Keskin Kalem

Mağaranın en derin kalbine adım attığı an, yer yerinden oynadı; tavanlar çatladı, sütunlar devrildi ve devasa kaya parçaları büyük bir kıyamet koparırcasına etrafa yağmaya başladı. Ancak ne gariptir ki, bu yıkımın ortasında havada uçuşan kayaların bir tanesi bile Cafer’in üzerine düşmedi; çünkü Erlik, bu yabancının canını kendi elleriyle almak, onunla bizzat yüzleşmek istiyordu. Toz bulutlarının ve yıkılan kayaların arasından sıyrılan karanlık bir silüet, elinde uzun ve uğursuz bir mızrakla saniyeler içinde Cafer’in tam karşısında belirdi. Bu, yer altının ve karanlığın efendisi Erlik’in kendisiydi.

Erlik, elindeki mızrağı yere hafifçe vurarak çıkardığı tok sesle birlikte, yüzündeki o buz gibi ve kasvetli ifadeyle konuşmaya başladı:

— Erlik (Derinden gelen, tüyler ürpertici ve ağır bir sesle): Biliyor musun Cafer, seninle benim aslında çok benzer taraflarımız var... Sen kendi kardeşinden ihanet gördün, bense zamanında kardeş bildiklerimden sırtımdan bıçaklandım. Normalde seninle bu diyarda dost bile olabilirdik, kaderimiz ve yollarımız o kadar yakın düşerdi... Ama sen ne yaptın? Gidip benim tüm evlatlarımı, kanımı canımı tek tek katlettin.

Cafer, karşısındaki bu ilahi kudretin ve yıkımın ortasında sapasağlam duruyor, yüzündeki kan ve ter çizgileriyle birlikte ağzını açıp tek bir kelime bile etmiyordu; gözlerindeki o karanlık ve inatçı ateş, Erlik’in sözlerini tamamen boşa çıkarıyordu.

Erlik, Cafer’in bu suskunluğuna karşı öfkeyle gülerek mızrağını kaldırdı ve yüzündeki o acımasız sırıtışla kükredi:

— Erlik (Sert ve nefret dolu bir tonla): Susuyorsun... Öyle olsun! Ama ölümün o kadar çabuk ve kolay olmayacak; asırlık ıstıraplar neye yararmış şimdi göreceksin!

Erlik, elindeki uzun mızrağı şimşek hızıyla savurarak Cafer’in üzerine atıldı. Savaş, mağaranın bu son odasında adeta tanrısal bir fırtına gibi koptu. Erlik, o dokuz oğlu ve dokuz kızı gibi sıradan bir mahluk değildi; her hamlesi dağları yerinden oynatacak kadar ağır ve yıkıcıydı. Mızrağını bir değirmen taşı gibi çevirerek Cafer’in zırhını deşmeye çalıştı; mızrağın ucu Cafer’in omuz zırhına çarptığı an çıkan kıvılcımlar mağaranın duvarlarını aydınlattı. Cafer, rüzgârın hızını ayaklarında toplayarak bu ezici darbelerden son anda kurtuluyor, iki ucu mızraklı baltasıyla karşılık vermeye çalışıyordu. Ancak Erlik’in hızı ve kudreti karşısında her adımda geri çekilmek zorunda kalıyordu.

Savaş dakikalarca kesintisiz sürdü; ikisi de birbirinin hamlesine karşılık vererek mızraklarını ve baltalarını çarpıştırdı. Sonunda Erlik, mızrağını saplamak için öne atıldığı o saliselik açığı veren Erlik’in dengesini bozmayı başaran Cafer, tüm gücünü ve ağırlığını omuzlarına vererek iki ucu mızraklı baltasını savurdu.

*Şaaak!*

Keskin demir uç, Erlik’in zırhının arasından geçerek doğrudan boynuna saplandı. Cafer baltayı hızla geri çekerken, Erlik elini boğazına götürdü ve sızan siyah kanlar eşliğinde dizlerinin üzerine, ardından da sert taş zemine yığıldı.

Cafer, derin ve kesik soluklarla nefes alarak baltasına yaslandı ve bitkin bir sesle mırıldandı:

— Cafer (Nefes nefese, yorgun ama kararlı bir tonla): Hepsi... Buraya kadar, Erlik.

Ancak bu zafer uzun sürmedi. Yerde yatan Erlik, boğazındaki o ölümcül yaraya rağmen aniden ürkütücü bir gülüşle başını kaldırdı. Siyah kanlar içinde ayağa kalkarken gözlerinden ve bedeninden yayılan o karanlık enerji tavanı sarstı.

— Erlik (Çatallı, hırıltılı ve korkunç bir sesle): O kadar da kolay değil, yabancı... Sen daha asıl cehennemle tanışmadın!

Erlik’in bu haykırışıyla birlikte bedeni devasa bir dönüşüm geçirdi; derisi zifiri bir kararlılığa büründü, vücudundaki kalın damarlar erimiş birer lav parçası gibi kıvılcım saçarak parıldamaya başladı. Karşısında duran bu ikinci formu, saf yıkımın ve yer altı ateşinin ta kendisiydi.

İkinci formuna bürünen Erlik, tek bir hamleyle üzerindeki tüm ağırlığı serbest bırakarak Cafer’in üzerine atıldı. Cafer, baltasını kaldırıp kendini savunmak istediyse de bu tanrısal kütle karşısında duramadı. Erlik, devasa pençesini ve avucunu sıkarak havaya kaldırdı; o an Erlik’in avucundan yayılan görünmez ve yakıcı bir enerji dalgası, Cafer’in zırhını ve etini adeta içeriden dışarıya doğru eritmeye başladı.

Cafer’in vücudu bu zehirli ve kavurucu güç karşısında hızla zayıfladı; dizlerindeki derman çekildi ve elindeki iki ucu mızraklı baltası gürültüyle yere düştü. Olduğu yere yığılan Cafer, son bir gayretle başını kaldırıp ayağa kalkmaya çalıştıyse de bu nafileydi; zehirli bir hastalık gibi tüm damarlarına yayılan bu güç karşısında göz kapakları ağırlaştı ve karanlığın içine doğru yavaşça kapanarak yere serildi.

Zihnini saran o koyu ve zehirli karanlığın içinde kaybolduğunu sandığı an, Cafer gözlerini açtığında kendini hiç yabancısı olmadığı bir yerde, yıllar öncesinin kanlı ve kül rengi topraklarında, Manna’nın kalbinde buldu. Kardeşleriyle verdiği o amansız savaşın ardından, her bir tanrının ve ilahi varlığın ölümünün dünyaya getirdiği felaket zinciri burayı da vurmuştu; etraftaki dağlar yarılmış, gökyüzü mahşer yeri gibi kızıl bir dumanla kaplanmış, ulu nehirler kurumuş ve her taraf taş üstünde taş kalmayacak şekilde yıkılmıştı. Cafer, çıplak elleriyle dokunduğu bu harabelerin ortasında şaşkınlıkla etrafa bakarken, yıkılan tapınak kalıntılarının arasında onurla ama hüzünle duran annesini, ateşin ve ocağın tanrıçası Ateş Ana’yı gördü. İçindeki o büyük suçluluk duygusuyla dizlerinin bağı çözülen Cafer, adeta ruhunu söküp veren bir pişmanlıkla annesine doğru adımladı.

— Cafer (Titreyen, suçluluk ve gözyaşı dolu bir sesle): Özür dilerim anne... Bütün bu yıkım, bu kıyamet, masumların çektiği acılar... hepsi benim yüzümden, ellerimin arasında bitti ama dünyayı bu hale ben getirdim.

Ateş Ana, gözlerindeki o kadim ve şefkatli parıltıyla oğluna bakarak, ne bir kelimeyi eksilterek ne de fazladan uzatarak o ağır ve bilge cümleyi fısıldadı:

— Ateş Ana (Sakin, derin ve kucaklayan bir tonla): Burada pişmanlıklarının altında ezilme, sadece onları kabullen.

Bu sözlerin ardından Ateş Ana elini uzatıp Cafer’in göğsüne dokundu ve ona zaferin tek anahtarını fısıldadı:

— Ateş Ana (Kararlı bir buyrukla): Şimdi git ve bütün o altı elementi aynı anda, tek bir iradede birleştirerek kullan.

Ateş Ana yavaşça kül rengi sislerin arasında kaybolurken, Cafer biraz ileride, bu yollara ilk çıktığı o hayran ve toy gençlik halini, yıllar önceki saf halini gördü. Geçmişin o korkusuz ama inatçı genci şaşkınlıkla etrafına bakarken, yetişkin Cafer ona doğru yavaşça yaklaştı ve elini uzattı. Genç hali önce bir an için tereddütle geri çekildi, ardından o yabancı ama tanıdık eli kavradı; iki elin birbirine kenetlendiği o salisede, geçmişin tecrübesi ile geleceğin sarsılmaz iradesi tek bir ruh gibi birleşti.

O sırada ikinci formundaki devasa ve korkunç bedeniyle arkasını dönüp gitmekte olan Erlik’in etrafını bir anda kalın, zifiri karalar bağlamış bulutlar sardı. Bulutların tam merkezinden, gök gürültülerini ve evrenin en eski nefesini arkasına alarak yeni bir Cafer çıktı. Bu Cafer, sıradan bir insan ya da bir canavar değildi; yüzündeki o donuk, acımasız ve insanüstü kararlılık, hiçbir mutasyona uğramadan, sadece saf bir gazapla her türlü canavardan daha korkunç bir surete bürünmüştü. Gözlerinde yıldırımlar çakıyor, etrafından altı elementin kadim gücü yayılıyordu: Ayaklarının altında toprak ana titriyor, etrafını coşkun bir su dalgası sarıyor, rüzgâr fırtınalar koparıyor, doğanın yabani yeşili demir gibi sertleşiyor, gökyüzünün yıldızları onun buyruğuyla yere iniyordu. Elinde tuttuğu o eşsiz kılıç ise bu altı elementin (yıldırımlar, toprak, su, rüzgâr, doğa ve yıldızlar) gücüyle parıl parıl parlıyor, evrenin enerjisini kınından taşıtıyordu.

Cafer, kelimenin tam anlamıyla saf bir ölüm meleği gibi, dehşet verici bir hızla Erlik’in üzerine atıldı.

Erlik o devasa, lav damarlı ve zifiri kara formuna güvenerek kükredi, ancak Cafer’in bu yeni ve ilahi gazabı karşısında neye uğradığını şaşırdı. Cafer, kılıcını savurduğu an patlayan yıldırımlarla Erlik’in o dev gövdesini sarsmaya başladı. Öyle bir dövüyordu ki; Erlik’in tanrısal kütlesini önce yerdeki kayaların arasında tornadodan farksız bir şiddetle parçaladı, ardından fırlatıp devasa bir su kütlesinin dibine batırarak orada boğdu, oradan çıkarıp gökyüzüne doğru mızrak gibi fırlattı. Gökyüzünde yıldırımlarla ve yıldızların ateşiyle doldurduğu bedenini yeniden yerle bir etti. Cafer’in yüzünde en ufak bir gülümseme, bir canavar sırıtışı yoktu; aksine o kadar soğuk, o kadar tüyler ürpertici derecede insani ve kararlı bir bakış vardı ki, asıl korkunçluğun şekil değiştirmek değil, insanın içindeki o durdurulamaz irade olduğu her haliyle hissediliyordu. Erlik, bu vahşi ve acımasız dayak karşısında ilk defa çaresizliği tatdı; tanrı olduğunu unutup canının derdine düştü.

Erlik (Korku ve şaşkınlıkla karışık hırıltılı bir sesle): Sen... Sen nasıl bir varlıksın? Hiçbir canavara dönüşmeden... nasıl bu kadar korkunç olabiliyorsun?!

Cafer, Erlik’in bu çığlığına tek kelimeyle bile karşılık vermedi; sadece elindeki altı elementin gücüyle parlayan o muazzam kılıcı kaldırdı ve tüm ağırlığıyla Erlik’in o zırhlı göğsünden içeriye, doğrudan kalbinin tam merkezine sapladı.

*Şaaak! Güm!*

Kılıcın metal ucu Erlik’in bedenini yardığı ve o ilahi mühür kırıldığı an, mağaranın ve tüm Manna diyarının duvarlarında yankılanan derin bir iç çekiş duyuldu. Kılıcın Erlik’e saplanmasıyla birlikte, dünyayı asırlardır kasıp kavuran o görünmeyen zehirler, insanları yataklara düşüren tüm o karanlık hastalıklar, kabuslar ve kara basanlar bir duman gibi havaya karışarak anında yok oldu. Yeryüzü nihayet derin, tertemiz ve şifalı bir nefes alırken, Cafer kılıcına yaslanmış bir halde bu biten destanın sessizliğinde başını gökyüzüne kaldırdı.