64. bölüm / 93
ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ63 BÖLÜM
Bölümler 93Şu an: 63 BÖLÜM
- 1 GİRİŞ404 kelime
- 2 1 BÖLÜM1.173 kelime
- 3 2 BÖLÜM1.159 kelime
- 4 3 BÖLÜM1.043 kelime
- 5 4 BÖLÜM1.028 kelime
- 6 5 BÖLÜM1.019 kelime
- 7 6 BÖLÜM662 kelime
- 8 7 BÖLÜM1.915 kelime
- 9 8 BÖLÜM1.103 kelime
- 10 9 BÖLÜM1.233 kelime
- 11 10 BÖLÜM1.248 kelime
- 12 11 BÖLÜM1.003 kelime
- 13 12 BÖLÜM855 kelime
- 14 13 BÖLÜM886 kelime
- 15 14 BÖLÜM900 kelime
- 16 15 BÖLÜM1.046 kelime
- 17 16 BÖLÜM979 kelime
- 18 17 BÖLÜM907 kelime
- 19 18 BÖLÜM796 kelime
- 20 19 BÖLÜM1.110 kelime
- 21 20 BÖLÜM1.129 kelime
- 22 21 BÖLÜM1.016 kelime
- 23 22 BÖLÜM1.022 kelime
- 24 23 BÖLÜM1.498 kelime
- 25 24 BÖLÜM923 kelime
- 26 25 BÖLÜM1.058 kelime
- 27 26 BÖLÜM1.292 kelime
- 28 27 BÖLÜM959 kelime
- 29 28 BÖLÜM1.290 kelime
- 30 29 BÖLÜM423 kelime
- 31 30 BÖLÜM924 kelime
- 32 31 BÖLÜM846 kelime
- 33 32 BÖLÜM1.075 kelime
- 34 33 BÖLÜM902 kelime
- 35 34 BÖLÜM1.043 kelime
- 36 35 BÖLÜM1.101 kelime
- 37 36 BÖLÜM1.113 kelime
- 38 37 BÖLÜM957 kelime
- 39 38 BÖLÜM1.494 kelime
- 40 39 BÖLÜM859 kelime
- 41 40 BÖLÜM1.197 kelime
- 42 41 BÖLÜM1.110 kelime
- 43 42 BÖLÜM1.081 kelime
- 44 43 BÖLÜM1.079 kelime
- 45 44 BÖLÜM1.248 kelime
- 46 45 BÖLÜM985 kelime
- 47 46 BÖLÜM923 kelime
- 48 47 BÖLÜM1.205 kelime
- 49 48 BÖLÜM908 kelime
- 50 49 BÖLÜM896 kelime
- 51 50 BÖLÜM1.346 kelime
- 52 51 BÖLÜM1.396 kelime
- 53 52 BÖLÜM942 kelime
- 54 53 BÖLÜM1.146 kelime
- 55 54 BÖLÜM762 kelime
- 56 55 BÖLÜM1.119 kelime
- 57 56 BÖLÜM1.400 kelime
- 58 57 BÖLÜM1.210 kelime
- 59 58 BÖLÜM932 kelime
- 60 59 BÖLÜM1.226 kelime
- 61 60 BÖLÜM1.116 kelime
- 62 61 BÖLÜM1.029 kelime
- 63 62 BÖLÜM1.733 kelime
- 64 63 BÖLÜM1.053 kelime · Okuduğun bölüm
- 65 64 BÖLÜM1.142 kelime
- 66 65 BÖLÜM1.449 kelime
- 67 66 BÖLÜM1.321 kelime
- 68 67 BÖLÜM838 kelime
- 69 68 BÖLÜM1.195 kelime
- 70 69 BÖLÜM1.016 kelime
- 71 70 BÖLÜM939 kelime
- 72 71 BÖLÜM917 kelime
- 73 72 BÖLÜM1.105 kelime
- 74 73 BÖLÜM971 kelime
- 75 74 BÖLÜM1.118 kelime
- 76 75 BÖLÜM1.394 kelime
- 77 76 BÖLÜM1.264 kelime
- 78 77 BÖLÜM915 kelime
- 79 78 BÖLÜM1.025 kelime
- 80 79 BÖLÜM868 kelime
- 81 80 BÖLÜM1.031 kelime
- 82 81 BÖLÜM1.077 kelime
- 83 82 BÖLÜM888 kelime
- 84 83 BÖLÜM790 kelime
- 85 84 BÖLÜM846 kelime
- 86 85 BÖLÜM1.078 kelime
- 87 86 BÖLÜM1.279 kelime
- 88 87 BÖLÜM952 kelime
- 89 88 BÖLÜM919 kelime
- 90 89 BÖLÜM761 kelime
- 91 90 BÖLÜM1.306 kelime
- 92 91 BÖLÜM962 kelime
- 93 92 BÖLÜM1.002 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Arkalarında bıraktıkları o korkunç ölüm kalım mücadelesinin ardından sarp kayalıkların arasından uzaklaşan yedi çocuk, nihayet o boğucu ölüm sessizliğinden ve üzerlerindeki canavar kabusundan kurtulmuşlardı. Peşlerinde artık havayı koklayan o öfkeli TepeGözler yoktu; rüzgâr sadece dağın serin esintisini ve onların yorgun adımlarının sesini taşıyordu.
Yürüyüşleri uzun sürdü; patikalar onları dik yamaçlardan aşağıya, devasa kayaların arasına gizlenmiş olan o eski ve ürkütücü TepeGöz mağarasının girişine kadar getirdi. Anne TepeGöz henüz ortalıkta yoktu, mağara tamamen terk edilmiş gibi ıssız ve derindi. Çocuklar tereddütle içeri adımladıklarında, içerideki büyük taş masanın üzerinde devasa boyutta yapılmış, adeta birer tepeyi andıran ekmek çuvallarını ve hamur teknelerini fark ettiler.
Mert, gözlerini o devasa ekneklere dikerek şaşkınlıkla güldü ve elini saçına götürerek grubun sessizliğini bozdu.
— Mert (Şaşkın ve inanmaz bir sesle): Hayatımda ilk defa bu kadar garip bir manzara görüyorum... Baksanıza, buradaki ekmeklerin boyu nerdeyse bizim boyumuzdan bile büyük! Demek ki o TepeGözler sadece insan eti yiyip durmuyormuş, bu devasa ekmekleri de o dişi dev elleriyle bizzat yoğurup pişiriyormuş.
Ceren, Mert’in gösterdiği o dev ekmek yığınına yaklaşarak etrafında biraz döndü; kokusunu içine çektiğinde yüzündeki o yorgunluk ve açlık ifadesi daha da belirginleşti.
— Ceren (Burnunu çekerek, merakla): Kokusu da acayip güzel geliyor ama... İnsan elinin değmediği, o devlerin elleriyle yaptığı bir şeyi yemeye cesaret edebilir miyim, bilmiyorum. Ya zehirliyse ya da midemizi bozarsa?
Elif, Ceren’in bu endişesine göz devirerek devasa ekmeklerden birinin yanına çömeldi ve elini üzerinde gezdürdü.
— Elif (Kararlı ve pratik bir tonla): Zehir falan değil, Ceren... Günlerdir o kafeste açlıktan ölmek üzereydik. Mide bozmaktan korkacak lüksümüz yok artık. Hem bak, taze pişmiş gibi sıcacık duruyor.
Deniz, ekmeklerden birinin devasa kabuğunu parmaklarıyla yokladıktan sonra kafasını sallayarak onayladı.
— Deniz (Nefesini vererek): Elif haklı. Eğer buradan sağ salim çıkmak istiyorsak güce ihtiyacımız var. Yürümeye devam etmek için bir şeyler yemeliyiz, başka çaremiz yok.
Kerem, elindeki meşe mızrağını taş duvara yasladı; devasa ekmeğin sert kabuğunu kırmak için yerden aldığı temiz bir taşı balyoz gibi kullanmaya başladı.
— Kerem (Güçlükle vurarak, nefes nefese): Şikâyet etmeyi bırakın da yardım edin. Bu ekmeklerin boyutu bizim gibi çocuklara göre değil, sanki dağ devleri için tasarlanmış. Hadi, şunun bir kenarını koparalım da karnımızı doyuralım.
Birkaç sert darbenin ardından o dev ekmeklerden birinin yarısı büyük bir gürültüyle yarıldı; içinden mis gibi taze un ve odun ateşi kokusu yayıldı. Umut, hemen ileri atılıp o devasa ekmekten elleriyle kocaman bir parça kopardı ve heyecanla arkadaşlarına uzattı.
— Umut (Gözleri parlayarak, neşeyle): Bakın! İnanılmaz... Dışı ne kadar sert görünse de içi pamuk gibi yumuşak! Hayatımda yediğim en tuhaf ama en lezzetli ekmek bu olmalı.
Dilara, eline aldığı o büyük ekmek parçasından bir lokma koparıp çiğnerken, mağaranın dışındaki sarp yollara ve uzakta parlayan güneşe doğru baktı. İçindeki o liderlik duygusu, çocukların bu neşeli anıyla birlikte biraz daha pekişti.
— Dilara (Ağzındaki lokmayı yutup hafifçe gülümseyerek): Karnımız doyduğuna göre burada fazla kalmamalıyız. O dişi dev her an dönebilir. Ekmeğimizden büyük parçalar koparıp yanımıza alalım ve bu lanet mağaradan hemen uzaklaşalım.
Yedi çocuk, o devasa ekmekten kopardıkları büyük parçaları ceplerine ve kıyafetlerinin arasına sıkıştırıp mağaradan dışarı çıktılar. Karınları doymuş, içlerindeki o umut ateşi yeniden yanmaya başlamıştı; şimdi önlerinde uzanan yeni yolda yürümeye, bu dağlardan kurtulmanın bir yolunu bulmaya tamamen hazırdılar.
Mağaranın o devasa ekmek yığınlarından karınlarını doyurub kopardıkları büyük parçaları yanlarına alarak ayrılan yedi çocuk, sarp kayalıkların arasından uzanan dar patikada sessiz ama kararlı adımlarla ilerlemeye başladılar. Güneş yavaşça dağların ardına süzülürken, gökyüzü turuncu ve mor tonlarına bürünüyor, yürüyüşlerini daha da hüzünlü ve ağır bir atmosfere büründürüyordu. Saatler süren yorgun tırmanışın ve kayalık yolların ardından, vadinin en alçak noktasında, dumanları tüten küçük ve sakin bir dağ köyü nihayet göründü. Evlerin bacalarından yükselen o sıcak duman, günlerdir canavarların ölüm kokusunu soluyan çocuklar için adeta güvenli bir limanın habercisiydi.
Köyün sınırına, ahşap çitlerin başladığı yere geldiklerinde adımları yavaşladı. Hepsinin yüzünde hem o kurtuluşun verdiği hafiflik hem de yollarının ayrılacak olmasının yarattığı o burkulma vardı.
Kerem, elindeki mızrağı yere doğru indirip durdu; gözlerini Dilara’ya çevirerek merakla ve hafif bir şaşkınlıkla sordu:
— Kerem (Yüzünde sorgulayan ama dostane bir ifadeyle): Köy burası işte... Bizim için güvenli bir yer bulduk gibi duruyor ama sen durdun, Dilara. Bizimle gelmiyor musun? Neden köyün girişinde durdun?
Dilara, ellerini birbirine sürtüp derin bir nefes aldı; gözleri köyün evlerinden çok dağın daha yükseklerine, o ulaşılamaz demir diyarın ve babasının olduğu tarafa doğru kaydı.
— Dilara (Sakin ama kararlı bir sesle, gözlerini çocuklardan kaçırarak): Benim evim orada değil, Kerem... Benim gitmem gereken bambaşka bir yer, bulmam gereken bir babam var. Benim yolum bu dağlardan ve o metalik diyardan geçiyor, bu köyde kalamam.
Deniz, Dilara’nın bu sözleri üzerine bir adım öne çıktı; günlerdir birlikte ölümün eşiğinden döndükleri bu cesur kızın gitmesine gönlü razı gelmiyordu.
— Deniz (Samimi ve yalvaran bir tonla): Bizimle kalabilirsin, Dilara... Birlikte o kafesten kaçtık, o tepe gözü birlikte yendik. Bu köyde bize katılsan, hepimiz güvende oluruz. Neden tek başına tekrar o tehlikelerin ortasına dönüyorsun ki?
Ceren, gözleri dolarak Dilara’nın yanına yaklaştı ve ellerini tuttu; aralarındaki o bağın ne kadar derinleştiğini hissettiren titrek bir sesle konuştu.
— Ceren (Gözyaşlarını tutmaya çalışarak): Deniz haklı... Sen olmasan o kafesten asla çıkamazdık, belki de o tencerede can vermiştik. Şimdi bizi bırakıp tek başına nereye gideceksin?
Elif, başını hafifçe sallayarak Dilara’nın içindeki o kararlılığı ve ateşi çok iyi anladığını belli eden derin bir bakış attı.
— Elif (Yumuşak ama saygı dolu bir sesle): Onu durduramayız, Ceren... Dilara’nın gözlerindeki o ateşi görmüyor musun? O bizim gibi sadece kaçan biri değil; o kendi hikayesini yazmak zorunda olan biri. Babasını bulmadan durmayacağını biliyoruz.
Mert, ellerini cebine sokup başını öne eğdi; ardından başını kaldırarak hayatı boyunca unutamayacağı o on beş yaşındaki cesur kıza minnetle baktı.
— Mert (İçtenlikle gülümsemeye çalışarak): Haklısın... Seni burada tutmaya hakkımız yok. Ama bil ki, biz bu köyde yaşasak bile, o mağarada bize liderlik eden o cesur kızı asla unutmayacağız. Yolun açık olsun.
Umut, grubun en küçüğü olarak dayanamayıp Dilara’ya sıkıca sarıldı; boynuna sarılırken sesindeki o çocuksu titreme herkesin içini sızlattı.
— Umut (Sarılırken hırlayan bir sesle): Teşekkür ederim Dilara... Hayatımızı kurtardın. Kendine çok dikkat et, lütfen...
Yedi çocuk, sırayla Dilara’ya teşekkür edip veda ettiler; her birinin bakışlarında derin bir vefa ve dostluk vardı. On beş yaşındaki Dilara, arkasına dönüp kendisi gibi hayatta kalmayı başarmış o yaştındaki çocuklara son bir kez baktı. İçindeki o küçük sızıya rağmen başını dik tuttu, arkasını dönerek dağların o sarp ve karanlık yollarına doğru tek başına yürümeye başladı. Çocuklar ise arkasından el sallayarak, köyün sıcak ışıkları altında yavaşça gözden kayboluşunu izlediler.
Bölüm etkileşimi
