47. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
46 BÖLÜM
Adımlarını hızlandırarak tırmandığı sarp dağ geçidinin en uç noktasında, Cafer’in önünü bu defa aşılması imkânsız görünen devasa bir uçurum kesti. Göz alabildiğine uzanan bu dipsiz ve karanlık boşluğun öteki yakasına geçmenin hiçbir fiziksel yolu yok gibi görünüyordu; ta ki Cafer başını kaldırıp uçurumun ortasında havada asılı duran o tuhaf yapıyı fark edene kadar. Boşluğun tam orta yerinde, hiçbir yere bağlı olmadan havada duran dört adet devasa arı kovanı vardı; kovanların her biri farklı bir renkle parlıyor, etraflarındaki havayı ağır ve vızıltılı bir enerjiyle titsetiyordu.
Kovanlardan biri canlı ve derin bir **mavi**, diğeri geceyi andıran koyu bir **mor**, üçüncüsü zehirli bir doğayı çağrıştıran can alıcı bir **yeşil**, dördüncüsü ise kanı ve ateşi hatırlatan parlak bir **kırmızı** renkteydi.
Cafer, iki ucu mızraklı baltasını yere dayayıp derin ve yorgun bir solukla bu ölümcül bilmecenin karşısında durdu. Uçurumun diğer tarafına geçebilmek için bu kovanlardan doğru olanını seçip aşağıya, o dipsiz boşluğa atması gerekiyordu. Yanlış kovanı seçip aşağıya bıraktığı an, ya uçurum tamamen parçalanıp dağılacak, ya ortalık görünmez bir alev denizine dönecek ya da kovanların içinde uyuyan binlerce devasa arı o öfkeli sürü halinde her tarafını sararak zehirli iğneleriyle onu acımasızca öldürecekti.
Zihnini zorlayan, etraftaki rüzgârın uğultusu dışında mutlak bir sessizliğin hakim olduğu bu gerilim dolu saniyelerde Cafer, bu diyarın doğasını, akıp giden hayatı ve dökülen onca kanı düşündü. Mavi, mor ve yeşil renkler bu zehirli doğanın ve illüzyonun birer parçasıydı; ancak kırmızı başkaydı. Kırmızı, hayatın damarlarındaki akıştı, bu topraklar uğruna feda edilen canların ve akıtılan onca kanın rengiydi. Her ne kadar yıkımın, acının ve savaşın simgesi olsa da, kan birleştirirdi; ruhları, yolları ve kaderi birbirine bağlayan tek bağ kandı.
— Cafer (Kendi kendine, fısıltıyla ve kararlı bir tonla): Mavi serinliktir, mor karanlığın zehridir, yeşil ise bu çürümüş doğanın örtüsü... Hiçbiri bu uçurumu kapatmaz. Ama kan... Kan her ne kadar yıkım ve acı getirse de, yaraları kapatan, yolları birleştiren de odur. Doğru olan kırmızıdır.
Cafer, tereddüt etmeden ellerini uzattı ve havada asılı duran o dört kovanın içinden parıl parıl parlayan **kırmızı renkteki arı kovanını** kavradığı gibi yerinden söktü. Hiç arkasına bakmadan var gücüyle uçurumun o karanlık ve dipsiz boşluğuna doğru fırlattı.
Kırmızı kovan aşağıya, o sonsuzluğun içine doğru süzülürken, uçurumun iki yakasında duran devasa kaya kütleleri aniden şiddetli bir sarsıntıyla harekete geçti. Kovanın yere temas ettiği o saniyede, yerin altından gelen gürültülü bir çatırtıyla birlikte karşılıklı dev kayalar birbirine doğru uzandı; havada kusursuz bir kavis çizerek birbirine kenetlendi ve saniyeler içinde uçurumu tamamen kapatan sağlam, taştan bir köprü oluşturdu. Yanlış bir hamle, ölümcül bir zehir ya da yıkım yerine, kanın ve iradenin gücü bu engeli aşmasını sağlamıştı.
Cafer, önünde kusursuz bir şekilde birleşen ve karşı yakaya geçit veren bu taş köprüye baktı; iki ucu mızraklı baltasını omzuna yerleştirip soluk soluğa kalan yüzüyle derin bir nefes aldıktan sonra Erlik’in sarayına giden yolda kararlı adımlarla ilerlemeye devam etti.
Kırmızı kovanın fedakârlığıyla uçurumun ortasında birleşen o devasa taş köprünün üzerine basan Cafer, adımlarını karşı yakaya doğru yönlendirdi. Ayaklarının altındaki yeni ve sağlam zemin tok bir ses çıkarırken, köprünün tam ortasına geldiği an havanın sıcaklığı aniden düştü; etrafı ölümcül bir buz ve çürüme kokusu sardı. Köprünün iki ucundan ve karanlık gölgelerin içinden süzülerek çıkan, insan suretinde ama bir o kadar da cehennemden fırlamış ucube varlıklar önünü kesti.
Bunlar, derileri amansız bir hastalıktan dolayı tamamen çürümüş, üzerinde siyah lekeler barındıran beyaz tenli ve başlarından aşağıya dökülen uzun, dağınık beyaz saçlarıyla tıpkı birer yürüyen ölüye benzeyen dehşet verici varlıklardı. Saniyeler içinde çoğalan bu çürümüş mahluklar, zihinleri donduran hırıltılar eşliğinde Cafer’in etrafını sararak kaçış noktası bırakmayan kusursuz bir ölüm çemberi oluşturdular.
Cafer, etrafını saran bu beyaz saçlı, çürük derili kalabalığı gördüğünde yüzündeki kaslar gerildi; iki ucu mızraklı baltasını iki eliyle sıkıca kavrayıp bacaklarını yere mıhlar gibi sağlam basarak kusursuz bir savaş pozisyonu aldı.
Gözlerinde en ufak bir korku veya tereddüt barındırmayan Cafer, etrafını saran çemberin daraldığını gördüğü an dişlerini sıkarak hırsla soludu.
— Cafer (Kendi kendine, buz gibi bir tonla): Demek bu köprünün bedeli de bu leş kırıntıları... Gelin bakalım, topraklarınıza gömmeye hazırım!
Cafer’in bu haykırışıyla birlikte, beyaz saçlı ve çürük derili varlıklar tek bir ağızdan kulak tırmalayan çığlıklar kopararak aynı anda Cafer’in üzerine saldırdılar. Savaş, taş köprünün o dar ve yankılı zemininde aniden patlak verdi. En önde koşan çürümüş ucube, uzun ve keskin tırnaklarını Cafer’in boğazına geçirmek için vahşi bir hamle yaptığında, Cafer başını çevirerek darbeyi omzuyla karşıladı; zırhı sıyıran çürük tırnaklar tenini yakarken, baltasının sapını sert bir yay gibi savurarak o yaratığın göğsünü ortadan ikiye yardı.
Ancak bu varlıklar sıradan düşmanlar gibi değildi; birinin düşmesiyle arkadaki diğer üçü boşalan yeri dolduruyor, uzun beyaz saçları havada uçuşurken üzerlerine yağan lanetli hastalık kokulu nefesleriyle Cafer’i boğmaya çalışıyorlardı. Sağ taraftan sinsi bir açıyla yaklaşan başka bir çürümüş ucube, paslı ve kemikten yapılmış ilkel bir bıçakla Cafer’in böğrünü hedef aldı. Cafer rüzgâr elementini omuzlarında ve bileklerinde patlatarak ani bir manevrayla o darbeden sıyrıldı; dönme momentumunu kullanarak mızraklı baltasının keskin demir ucunu yaratığın kafatasına sapladı.
*Çatırt!*
Demir uç kafatasını delip geçerken etrafa siyah, koyu bir irin sıçradı. Savaşın dozu tepe noktasına ulaştığında köprünün taşı adeta kan ve çürüntü gölüne döndü. Varlıkların sayısı ne kadar çok olursa olsun, Cafer’in içindeki o irade ve korkusuzluk tanrısının ateşi damarlarında gürül gürül yanıyordu. Nefes nefese kalmış kollarıyla baltasını devasa bir daire çizecek şekilde ardı ardına savuran Cafer; beyaz saçlı, çürük derili yaratıkların kollarını, bacaklarını ve gövdelerini paramparça ederek etraftaki çemberi kanlı bir balyoz gibi yardı.
Son kalan çürümüş ucube de baltanın mızrak ucuyla boğazından delinip köprünün taşlarına yığıldığında, etrafta sadece derin soluk sesleri ve akıp giden siyah kanların şırıltısı kaldı.
Cafer, kanlar sızan yüzüyle baltasını omzuna yaslayıp sarsılmaz adımlarla köprünün kalan kısmını geçti ve Erlik’in sarayına giden o nihai yolda yürümeyi sürdürdü.
