4. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
3 BÖLÜM
Yeryüzünün o aydınlık gökleri, rüzgârın özgürce dolaştığı dağ zirveleri ve insan sesleriyle dolup taşan vadiler asırlar önce unutulmuştu. Bilinmeyen, zamanın dahi donup kaldığı o kadim çağlarda, Erlik bir zamanlar gök yüzünün en görkemli saraylarında, ulu Tengri’nin hemen yanında yer alıyordu. Lakin içindeki o tükenmez gurur, göklerin hakimliğine ortak olma hırsı ve dizginlenemez ego, onu mutlak otoriteye karşı çıkmaya zorlamıştı. Göklerin o saf nûrundan düşüşü sert ve acımasız olmuştu; tanrıların kınayan fısırtıları eşliğinde gök kubbeden kovulmuş, yeryüzünün en derin, en karanlık deliğine, güneşin ve nefesin bile ulaşamadığı Tamag’ın o kömür karası dehlizlerine sürgün edilmişti. Yerin altının mutlak hakimi, karanlığın ve ölümün efendisi böyle doğmuştu.
Asırlar boyunca o kör kuyularda, katran nehirlerinin kıyısında oturdu. Taş tahtının üzerine sinen o ağır sükûnet, zamanla yerini bastırılamaz bir sabırsızlığa bıraktı. Yeraltının o boğucu karanlığı artık ona dar geliyordu; gözlerini yeryüzünün o yeşil örtüsüne, insanların yaktığı o aciz tütsülere ve göğün hâlâ kendi adını unutmamış o saf boşluğuna dikmişti. Yeraltındaki hakimiyetini artık yeryüzüne taşımanın, mülkünü genişletmenin vakti gelmişti.
Erlik taş tahtından ağır hareketlerle ayağa kalktı. Üzerindeki o kadim, duman ve toprak kokan ağır kürkünü düzeltti; yüzündeki asırlık çizgiler, intikamın ve zaferin o soğuk ışığıyla aydınlandı. Derin bir nefes aldığında, Tamag’ın o sönük meşaleleri titredi, yerin yedi kat dibindeki taş duvarlar inledi.
— Erlik (Gür ve yerin dibinden gelen boğuk bir fısıltıyla): Yeter. Asırlarca bu soğuk taşların arasında beklenen o şafak sökülmüştür. Göklerin bize kapattığı kapıları, şimdi biz yeryüzünün kalbinden kırarak açacağız. Çocuklarım... Hazırlanın.
Erlik’in bu tek emriyle birlikte, yer altının o dipsiz dehlizlerinde yüzyıllardır bekleyen o karanlık ordu harekete geçti. Savaşın, kaosun ve korkunun demir demir işlendiği dokuz oğlu ve zihinleri bulandıran hastalıkların, çözülmez büyülerin efendisi olan dokuz kızı, babalarının arkasında gölge gibi belirdiler.
Kızlar, karanlığın en ücra köşelerinden süzülerek öne çıktılar. Zihinleri ele geçiren, en cesur adamı bile bir gecede deliliğin eşiğine getiren o lanetli güçleriyle biliniyorlardı. **Kişyey Ana**, gözlerindeki o donuk ve boş bakışla kurbanlarının akıl iplerini çözerken; **Erke Solton**, nefesiyle en güçlü iradeleri bile diz çöktürüyordu. **Kara Taacı**, gölgelerin arasından sinsi fısıltılarla insanlara ölümcül hastalıkların tohumlarını ekerken, **Sübeçi**, yürüdüğü topraklarda çürümeyi ve vebayı tetikliyordu. **Kök Ayaz**, insanların içini donduran o acımasız kabusları zihinlere kazırken, **Al Ana**, lohusa anaların ve savunmasız yavruların üzerine karabasan gibi çökmek için sabırsızlanıyordu. **Yalgızak**, yalnızlığın ve kimsesizliğin o zehirli sarmaşığını insan kalbine sararken; **Kürat**, gözlerindeki kanlı ferle yasak ve karanlık büyülerin kapılarını aralıyor; **Tamga** ise ruhlara silinmez mühürler vurarak onları iradesiz birer köle haline getiriyordu. Bu dokuz kız, yeryüzüne ayak bastıkları an zihinlerin ve bedenlerin çürüyeceğinin yaşayan kanıtıydılar.
Onların hemen arkasında, yeryüzünün kıyametini ellerinde tutan dokuz oğlu duruyordu. Savaş meydanlarını kan gölüne çeviren, demir zırhları karton gibi yırtan o yıkıcı kudretin sahipleriydi onlar. **Karaş Han**, savaşın o kör ve sağır eden gürültüsünü çağırırken; **Badış Han**, kılıçların ve mızrakların hedef şaşırmadan can almasını sağlayan o vahşi kan susuzluğunu tetikliyordu. **Kümür Han**, ortalığı katran karası bir dumana ve boğucu bir karanlığa boğarken; **Tamu Han**, yeraltının o en sıcak, en acımasız ateşini yeryüzüne kusmaya hazırdı. **Karasu Han**, dağları taşları yerinden oynatan coşkun ve zehirli sel sularını yönetirken; **Yada Han**, gökyüzünü karartıp yıldırımları ve doluları başlarına yağdırmak için ellerini ovuşturuyordu. **Böğrü Han**, toprağın altından gelip insanları boğan o sinsi depremleri tetiklerken; **Odun Han**, ormanları ve yuvaları bir anda kül eden o vahşi yangınların nefesini taşıyordu. Ve en sonda, o devasa kütlesiyle karanlığın en sadık bekçisi **Kara kurt Han**, kana susamış dişlerini göstererek ordunun en ön saflarında yerini aldı.
Erlik Han, dokuz oğlu ve dokuz kızından oluşan bu korkunç orduyla birlikte Tamag’ın o devasa demir kapılarının önüne geldi. Yeryüzüne açılan o kadim mühür, asırlardır ilk kez bu kadar şiddetli bir şekilde sarsıldı. Yerin altından yeryüzüne doğru yükselen o ağır, boğuk uğultu bozkırın topraklarını titretti. Sürgün bitti; karanlık, şimdi kendi tahtını geri almak için yukarıya doğru tırmanıyordu.
Tamag’ın o dipsiz ve katran karası dehlizlerinde, asırlardır unutulmuşluğun külüyle örtülmüş çamur deryası, yeraltının en derin katmanlarında sabırsızlıkla kabarıyordu. Yeryüzüne çıkışın o mukaddes ve korkunç emri verildiği an, o karanlık bataklığın içinde yatan kadim orduların kemikleri, çürümüş zırhları ve pas tutmuş demir kılıçları titreşmeye başladı. Orası sadece bir toprak parçası değil; geçmiş çağlarda yapılan o kanlı savaşlarda yere düşen, bedeni çürüyüp çamura karışmış ama intikam ateşi sönmemiş binlerce acımasız savaşçının mezar sahasıydı.
Erlik Han, devasa ve çatallı asasını o koyu çamurun tam ortasına sapladığı an, yerin yedi kat dibinde gök gürültüsünü andıran boğuk bir patlama koptu.
Çamur deryası kaynamaya, kabarcıklar çıkararak inlemeye başladı. Bataklığın derinliklerinden gelen o gargara sesleri, taş duvarlarda yankılanan diş gıcırtılarına karıştı. İlk önce toprağın altından kocaman, etleri erimiş ama sinirleri hâlâ demir gibi gergin eller uzandı. O eller, etrafı saran koyu kahverengi balçığı ve yapışkan çamuru yırtarak dışarıya doğru tırmandı. Ardından kafatasları, üzerlerinde hâlâ kurumuş kan ve toprak kalıntıları taşıyan demir miğferleriyle birlikte birer birer karanlıktan başlarını kaldırdılar.
Çamurdan doğan bu ordu, yaşayan insanlara benzemiyordu; onların göz çukurlarında ateşten birer kor yanıyor, nefes aldıkları her an ağızlarından ve burunlarından koyu bir duman ve bataklık kokusu yayılıyordu. Üzerlerindeki zırhlar yüzyılların pasıyla kuşanmıştı ama ellerinde tuttukları mızraklar, baltalar ve eğri kılıçlar en az ilk günkü kadar keskin ve ölüm saçıyordu. Bir kişi, on kişi, yüz kişi derken; Tamag’ın o uçsuz bucaksız çamur havuzlarından fışkıran binlerce lanetli savaşçı, o dar dehlizleri tamamen doldurdu. Koca bir ordu, ses çıkarmaz, acı duymaz ve ölümden korkmaz bir iradeyle Erlik’in arkasında kusursuz bir hizada dizildi.
Oluşan bu muazzam kalabalığın yaydığı o ağır, çürümüş toprak ve ölüm kokusu, yeraltının taş duvarlarını çatlattı. Dokuz oğlun vahşi hırıltıları ve dokuz kızın zihinleri uyuşturan fısıltıları, bu çamurdan doğan ordunun çıkardığı o metalik tıkırtılarla birleştiğinde ortaya dünyayı sarsacak bir kıyamet senfonisi çıktı.
Erlik Han, sırtını döndüğü o karanlık sürgün yerine, yeryüzüne açılan o en üstteki devasa demir kapıya doğru ağır, emin adımlarla yürümeye başladı. Arkasında duran o milyonluk çamur ordusu, kızları ve oğullarıyla birlikte adeta yürüyen bir felaket bulutu gibi yükseliyordu. Artık yeraltında kalmanın, karanlığa mahkûm olmanın bir anlamı kalmamıştı; asırlar süren o bekleyişin, o dondurucu sessizliğin sonu gelmişti.
Gözlerini yeryüzünün o masum bozkırlarına, insanların kaygısızca uyuduğu köylere ve göğün o saf maviliğine dikti. Yerin üstü de artık onların olacaktı.
Erlik’in asasını yeryüzüne açılan son kapının kilit taşlığına vurmasıyla birlikte, dağların zirveleri sarsıldı, toprağın damarlarındaki sular kana ve zehire döndü. Gökyüzü bir anda ağır, kurşuni bulutlarla kapanırken, yeryüzünün üzerine o kaçınılmaz hastalık dalgası ve ruhları kemiren o büyük kaos yavaş yavaş inmeye başladı. İnsanlar daha neye uğradıklarını anlayamadan, bozkırın rüzgârı ölümün ve çürümüşlüğün o ağır kokusunu taşımaya çoktan başlamıştı.
