54. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ

53 BÖLÜM

Keskin Kalem

Ormanın içindeki sık yapraklı patika, sabahın erken saatlerindeki nemli ve ağır kokusunu hala koruyordu. Yüksek çam ağaçlarının tepesinden süzülen soluk güneş ışığı, yerdeki çürümüş yaprakların ve yosunların üzerine altın sarısı çizgiler bırakıyordu. Babasının o keskin ve buyurgan sesi kulaklarında çınlayan Dilara, dişlerini sıkarak sık çalıların arasında sessiz adımlarla ilerliyordu. Elindeki uzun yayı sıkıca kavranmış, kirişe yerleştirdiği ok ise parmaklarının ucunda gerilmeye hazırdı. Babasının gözündeki o onaylanmayan bakıştan kurtulmanın tek yolu, eve eli boş değil, iri bir avla dönmekti.

Adımlarını yavaşlattı, tamamen nefesini kontrol etmeye çalışarak büyük bir meşe ağacının gövdesine yaslandı. İlerideki sarmaşıkların ve eğrelti otlarının arasında hafif bir hışırtı koptu. Gözlerini o yöne diktiğinde, kalbi kaburgalarının arasında hızla çarpmaya başladı. Sık bitki örtüsünün arasından süzülerek çıkan, kafasında geniş ve çatallı boynuzları olan, kaslı gövdesiyle asil bir duruş sergileyen devasa bir geyik, durgun bir su birikintisinin kenarında başını eğmiş otluyordu.

Dilara’nın yüzünde hafif, kendinden emin bir tebessüm belirdi; içinden fısıldar gibi konuştu.

— Dilara (Kendi kendine, hırs dolu bir fısıltıyla): İşte bu... Seni yakaladım.

Yavaşça yayını kaldırdı, kirişi kulağına kadar gererken kaslarındaki tüm gücü ve gerginliği tek bir noktaya topladı. Geyiğin kürek kemiğinin tam ortasını, ölümcül noktayı gözüne kestirdi. Babasının o sürekli yinelediği *"hedefe odaklan, başka hiçbir şey düşünme"* uyarısı zihninde yankılandı. Dünyadaki her şeyi, ormanın sesini, rüzgârın uğultusunu sildi; sadece o geyik ve ucundaki sivri demir vardı.

Nefesini tuttu, parmakları kirişi serbest bıraktı.

Kirişten fırlayan okun çıkardığı o keskin rüzgâr sesi sessizliği böldü. Gümüşi uyluklu ok, havalarda kusursuz bir kavis çizerek doğrudan hedefe ulaştı ve geyiğin o kaslı göğsünün hemen yanına, kaburgalarının arasına derinlemesine saplandı.

Ancak beklenen olmadı. Geyik yere yığılmadı; aksine, aldığı darbenin şokuyla ani bir hamle yaparak başını kaldırdı ve can havliyle ormanın derinliklerine doğru fırladı. Böğrüne saplı duran okun sallanan ucuyla birlikte dev hayvan, ardında kırılan dalların sesini bırakarak hızla uzaklaşmaya başladı.

Dilara, gördüğü manzara karşısında bir an olduğu yerde donakaldı; elindeki boş yayı aşağı sarkarken öfkeyle ayak diredi.

— Dilara (Öfkeyle soluyarak, arkasından bağırarak): Hadi ama! Kaç tane canın var senin, o yarayla nasıl koşabiliyorsun?!

Zaman kaybetmeye tahammülü olmadığını bilerek yayın kılıfına bıraktı ve belindeki kısa av bıçağını sıkıca kavrayıp geyiğin arkasından koşmaya başladı. Çalılar bacaklarını çizerken, dikenli dallar üstündeki kürkün eteklerine takılıyor, ama o hızını hiç kesmiyordu. Önüne çıkan devrilmiş kütüklerin üzerinden atlıyor, kaygan toprakta ayağı kaymasına rağmen dengesini bulup kovalamacayı sürdürüyordu.

İlerideki sık orman örtüsünün arasında geyiğin kahverengi postunun silüeti birkaç saniye daha göründü; hayvan, insan boyunu aşan yoğun dikenli çalıların ve sıçan otlarının arasına dalarak bir anda gözden kayboldu. Dilara nefes nefese, ciğerleri yanarak durdu; ellerini dizlerine dayayıp öne doğru eğildi. Kulaklarında sadece kendi hızlı soluk sesleri ve rüzgârın uğultusu vardı. Etrafa baktığında ne bir iz ne de geyiğe dair en ufak bir emare bulabildi.

Ortada ne av vardı ne de başarı; genç kız, ormanın derinliklerinde yalnız başına, başarısızlığın getirdiği o yakıcı ve boğucu öfkeyle baş başa kalmıştı.

Geyiğin elinden kaçıp gitmesinin yarattığı hınçla bir süre daha çalılıklar arasında dolanan Dilara, ormanın giderek kararan gölgeleri altında pes etme noktasına gelmişti. Babasının o keskin bakışları ve eve eli boş dönmenin getireceği gerginlik omuzlarına bir dağ gibi çökmüştü. Tam geri dönmeyi düşünürken, ilerideki yabani böğürtlen çalılarının dibinde hafif bir kıpırtı sezdi. Yavaşça durdu, nefesini tutarak çömeldi ve uzun yayına titreyen elleriyle bir ok yerleştirdi.

Çalıların arasında, çevresinden bihaber bir şekilde burnunu oynatarak otları kemiren tombul bir yabani tavşan duruyordu. Hayvanın dünyadan habersiz o masum hali, Dilara’nın içindeki gerginliği bir an için hafifletti. Yayını gerdi, ucunu tavşanın hemen üzerine nişan aldı ve hiç tereddüt etmeden kirişi bıraktı. Ok, sessizliği yırtarak uçtu ve hedefini kusursuz bir şekilde buldu. Tavşan, olduğu yerde hafifçe silkindi ve kısa bir çırpınışın ardından hareketsiz kaldı.

Dilara hızla yaklaşarak avını yerden aldı; küçük hayvanın hâlrous sıcak olan postuna elleri değdiğinde, içindeki o baskı hissi yerini burkulmaya bıraktı. Avını kemerine iliştirirken, inceden önüne mırıldandı.

— Dilara (Alçak sesle, hafifçe hüzünlenerek): Üzgünüm küçük tavşan... Ne yapalım, babamın öfkesinden kaçış yok, bu ormanda yayıma bir tek sen denk geldin.

Tavşanı yanına alıp eve doğru adımlarını hızlandırdığı sırada, patikanın hemen kenarındaki nemli toprak örtüsünde dikkatini çeken tuhaf bir detay gördü. Yürüdüğü toprağın üzeri sanki devasa bir balyozla dövülmüş gibi içe çökmüştü. Durdu ve eğilip o izin üzerine baktı; normal bir insan ayağının on katı büyüklüğünde, parmak uçları derin kazılmış, etrafındaki çimleri ezip geçen devasa bir çukur gibi duruyordu.

— Dilara (Kendi kendine, fısıltıyla ve tüyleri ürpererek): Bu da ne böyle...? Hangi yaratığın ayağı bu kadar büyük olabilir?

Daha cümlesi ağzından tam çıkmamıştı ki, ormanın derinliklerindeki ağaçlar sanki şiddetli bir fırtına kopmuş gibi şiddetle sallanmaya, köklerinden sökülürcesine sağa sola çarpılmaya başladı. Toprak hafifçe titredi. Dilara başını kaldırıp karanlık ağaç gövdelerinin arasına baktığında, kanı dondu. Sık yaprakların arasından sıyrılarak ortaya çıkan şey, insan boyunu katbekat aşan, devasa gövdeli, derisi taşlaşmış kabuklar gibi sert ve pürüzlü bir ulu devdi. Ve yüzünün tam ortasında, alnının ta merkezinde parlayan, etrafına korkunç bir öfke saçan tek ve devasa bir göz vardı.

TepeGöz, ormanın sessizliğini bozan bu yabancıyı fark ettiği an, tek gözünü aşağıya, Dilara’ya dikti. Genç kızın omzundaki korku dalgası, yerini iliklerine kadar işleyen bir paniğe bıraktı. Eli titredi, belindeki tavşanı tutan parmakları çözüldü ve ölü tavşan tozlu toprağın üzerine düştü.

TepeGöz’ün devasa gövdesi öne doğru hamle yaptı; yer sarsıldı. Yaratık, koca bir kayayı andıran o kalın ve nasırlı elini genç kızın üzerine doğru kaldırdı. Dilara dehşet içinde geriye doğru bir adım atarken ayakları kaydı ve sırtüstü yere düştü. Dev el, onu ezmek üzere havadan hızla üzerine indi.

Tam o sırada, ormanın karanlık gölgelerinin arasından gök gürültüsünü andıran kulakları sağır edici bir kükreme koptu.

— Cafer (Öfkeyle ve gür bir sesle bağırarak): Rahat bırak onu!

Yere kapaklanmış olan TepeGöz’ün devasa eli tam Dilara’nın üzerine kapanmak üzereyken, devasa bir ağaç gövdesi mermi gibi gelip yaratığın kafasının tam ortasında parçalandı. Kırıntılar havada uçuşurken TepeGöz dengesini kaybetti ve sarsılarak geriye doğru savruldu.

Cafer, elindeki yaydan ve oktan çoktan vazgeçmiş, fırtınaya tutulmuş bir dağ aslanı gibi fırlamıştı. Yerdeki devasa bir meşe ağacını kökünden ve toprağından koparıldığı gibi havaya kaldırdı. Yaratığın sersemliyinden yararlanarak öne atıldı ve elindeki kalın ağaç gövdesini TepeGöz’ün göğsünün tam orta yerine mızrak gibi sapladı. Dev yaratık acıyla böğürdü, ellerini göğsüne götürdü. Cafer soluk bile almasına izin vermeden, ağacın sivrilen kırık ucunu bu kez yaratığın o alnının ortasındaki tek dev gözüne doğru bütün gücüyle ve hınçla itti.

Korkunç bir çığlık ormanı inletti; TepeGöz’ün dev gözü parçalanırken, devasa gövdesi gürültüyle toprağa devrildi ve etrafa toz bulutu saçarak hareketsiz kaldı.

Orman yeniden sessizliğe büründü. Ağır bir barut ve toprak kokusu havayı doldururken, Dilara yerde sırtüstü uzanmış bir halde, gözlerini dikmiş az önce yaşanan imkansız manzaraya bakıyordu. Bir yanda az önce onu ezmek üzere olan korkunç yaratığın cansız bedeni, diğer yanda ise üzerinde ter damlaları parlayan, soluk soluğa ama dimdik duran babası vardı. Genç kız, gördüğü o korkunç dehşete mi şaşırsın, yoksa babasının bir insan evladının taşıyamayacağı kadar inanılmaz ve ezici gücüne mi şaşırsın bilemeyerek olduğu yerde kilitlendi.

Nefesi kesilmiş bir halde, titreyen elleriyle yerden destek alarak yavaşça doğruldu; gözleri dolmuştu, sesi titredi.

— Dilara (Fısıltıyla, inanılmaz bir şaşkınlık ve korku içinde): Baba...