45. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
44 BÖLÜM
Yalgızak’ın cansız bedenini kanyonun soğuk taşlarında bırakan Cafer, rüzgârın uğultusunun bıçak gibi keskinleştiği, sarp ve uçurumlu bir dağ geçidine doğru tırmanmaya başladı. Havanın rengi tamamen kurşuni bir kızıla bürünmüş, gökyüzünü kaplayan ağır bulutlar adeta bu topraklardaki ölümü izlemek için alçalmıştı. Adımları ağırlaşsa da iradesi onu ayakta tutuyordu. Dar patikada, etrafını saran sivri kayalıkların arasında ilerlerken, havadaki sülfür kokusu aniden yerini yoğun bir is ve çürümüş kan kokusuna bıraktı.
Gölgelerin içinden bu kez hiçbir uyarı, hiçbir alaycı ses gelmedi. Sadece sarp kayaların üzerinden, ölümcül bir sessizlik ve inanılmaz bir hızla aşağıya inen iki karaltı vardı. Daha önce sisin içinde kaybolup kaçan kardeşler; devasa, göğsü karanlık bir enerjiyle parlayan Böğrü Han ve vücudu siyah lekelerle kaplı, çelimsiz ama yılan gibi kıvrak olan Odun Han, ansızın Cafer’in üzerine çullandılar.
Pusu o kadar kusursuz ve hızlıydı ki, Cafer nefes alacak vakit bile bulamadan kendini ölüm kalım savaşının tam ortasında buldu.
Odun Han, o çelimsiz bedeniyle havada adeta dönen bir ölüm makinesi gibi Cafer’in üzerine uçtu. Elindeki paslı, tırtıklı baltasını peş peşe savuruyor, havayı yararak inanılmaz bir ivmeyle Cafer’in boynunu, dizlerini ve göğsünü hedef alıyordu. Cafer iki ucu mızraklı baltasını çapraz tutarak bu seri darbeleri karşılarken, çeliğin çeliğe çarpmasıyla kanyonda sağır edici bir yankı ve göz alan kıvılcımlar koptu.
Tam o saniyede, yerin şiddetle sarsılmasıyla birlikte devasa Böğrü Han, iri yarı gövdesini bir koçbaşı gibi kullanarak Cafer’in açık kalan sol kanadından saldırdı. Yumruğunda toplanan o zehirli karanlık enerjiyle doğrudan Cafer’in kaburgalarını ezmek için devasa kollarını savurdu. Cafer, tehlikenin boyutunu saniyenin onda biri kadar bir sürede fark edip rüzgâr elementini ayak tabanlarında patlattı; havaya doğru geriye sıçradı. Böğrü Han’ın yumruğu Cafer’in az önce durduğu yerdeki devasa kaya bloğuna çarptı ve taşı kağıt gibi parçalayarak etrafa şarapnel gibi keskin taşlar saçtı.
İki kardeşin uyumu dehşet vericiydi. Odun Han’ın göz kamaştıran hızı, Böğrü Han’ın hantal ama yıkıcı gücünü mükemmel bir şekilde örtüyordu. Odun Han bir sinek gibi Cafer’in etrafında dolanıp küçük ama ölümcül kesikler açmaya çalışırken, Böğrü Han eline geçirdiği devasa kaya parçalarını ve ezici yumruklarını art arda Cafer’in üzerine indiriyordu.
Savaş, dar geçidin zeminini adeta bir harabeye çevirdi. Cafer, savaşın uzamasının bu ikili karşısında kendi aleyhine olacağını biliyordu. İçindeki altı elementin o yakıcı sıcaklığı damarlarında fokurdarken, odak noktasını daralttı. Bir açık arıyordu; kibrin ve öfkenin yaratacağı o tek bir anlık hatayı.
O an çok geçmeden geldi. Odun Han, Cafer’in diz kapaklarını parçalamak için yere iyice eğilip yatay ve geniş açılı bir savurma yaptığında, Cafer büyük bir çeviklikle havaya sıçrayıp onun üzerinden atladı. Havada tamamen savunmasız kaldığını sanan devasa Böğrü Han, bu anlık boşluğu değerlendirmek için kükreyerek ileri atıldı. İri yarı bedenini havaya kaldırıp iki eliyle Cafer’i ezip parçalamak için bütün ağırlığıyla üzerine doğru çökmeye başladı.
Ancak Cafer bu hamleyi bekliyordu. Geri adım atmak veya kaçmak yerine topuklarını yere mıhladı. Böğrü Han bütün heybeti ve karanlık enerjisiyle üzerine düşerken, Cafer baltasını büyük bir hızla çevirdi. Silahın keskin ve uzun mızrak ucunu, doğrudan Böğrü Han’ın o iri, kel kafasının tam merkezine doğru hizaladı ve dizlerinden aldığı destekle var gücüyle yukarı doğru savurdu.
*Kütürt!*
Çeliğin o kalın kafatasını delip geçen tok ve ürpertici sesi bütün vadide çınladı. İki ucu mızraklı baltanın çelik ucu, Böğrü Han’ın çenesinin altından girip kel kafasının tepesinden parçalayarak dışarı fırladı. O devasa iblisin gözlerindeki vahşi parıltı saniyesinde donuklaştı. Devasa gövdesi kaskatı kesilirken, Cafer baltasını hızla çekip o ağır cesedi tekmeleyerek kenara savurdu. Böğrü Han’ın cansız bedeni büyük bir gürültüyle kayaların üzerine yığıldı.
Bu manzarayı gören çelimsiz Odun Han, abisinin o yenilmez sandığı devasa gövdesinin cansız bir et yığını gibi yere serilişine bakakalmıştı. Yüzündeki siyah lekeler dehşetle büyümüş gibiydi. Elindeki baltası yavaşça aşağı sarkarken, vadide onun çatallı ve acı dolu feryadı yankılandı.
— Odun Han (Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılarak, çaresiz bir çığlıkla): Kardeşim!
Sesi, az önce kan dökmeye susamış o alaycı iblisten çok uzak, saf bir dehşet barındırıyordu. Cafer, silahından damlayan siyah kanlarla birlikte yavaşça başını Odun Han’a çevirdi. Gözlerinde ne bir yorgunluk ne de merhamet vardı; sadece saf, karanlık bir ölüm vaadi parlıyordu. Ağır, ölçülü ve durdurulamaz adımlarla çelimsiz iblisin üzerine doğru yürümeye başladı.
Odun Han, Cafer’in o ölümcül yürüyüşünü ve abisinin paramparça olmuş kafasını görünce içindeki tüm savaşma cesaretini o saniye yitirdi. Gözlerindeki dehşetle geriye doğru tökezleyerek adımladı, geçidin hemen yanındaki o dipsiz, sislerle kaplı uçurumun kenarına kadar geriledi. Cafer’in baltasını yeniden havaya kaldırdığını gördüğü an, hiç tereddüt etmeden arkasını döndü ve kendini o sarp, karanlık uçurumun boşluğuna atarak gözden kayboldu.
Cafer, ağır adımlarla uçurumun kenarına gelip aşağıya, o kalın sis tabakasına baktı. Odun Han’ı elinden kaçırmaya, o iblisin yaşamasına izin vermeye hiç niyeti yoktu. Etrafı hızla kolaçan ederek uçurumun kenarından aşağıya doğru kıvrılan, sivri kayalarla dolu o tehlikeli ve dolambaçlı patikayı fark etti. Silahını sıkıca kavrayıp hiç düşünmeden kayalıklardan aşağıya, Odun Han’ın peşine doğru amansız bir takibe başladı.
Uçurumun kenarındaki sarp patikadan aşağıya doğru kıvrılan, sivri kayalarla kaplı karanlık geçitte Cafer’in adımları bir an bile yavaşlamıyordu. Rüzgârın dağların arasında uğuldayarak eserken taşıdığı is kokusu, kaçan o korkak iblisin izini sürüyor olduğunun en net kanıtıydı. Çatlamış toprakların, kurumuş dikenli çalıların ve ayak altından kayıp giden çakıl taşlarının hışırtısı dışında vadide başka bir ses yankılanmıyordu. Cafer, elindeki iki ucu mızraklı baltasını hazır bir şekilde tutarak soluk soluğa ama kararlı bir tempoyla ilerlemeye devam etti.
Aşağıya doğru uzanan yolun en dar, iki devasa kaya duvarının birbirine iyice yaklaştığı loş bir dönemeçte Cafer aniden adımlarını durdurdu. Etraftaki havanın yoğunlaştığını, o çelimsiz iblise ait ağır kokunun keskinleştiğini sezmişti. Başını hafifçe sağa sola çevirerek etrafı dikkatle kolaçan etmeye başladığı o saniye, arkasındaki karanlık gölgeler şiddetle dalgalandı.
Kardeşinin ölümünün yarattığı korkuyu ve kini kalbinde taşıyan Odun Han, kalleşçe bir hamleyle tam arkasındaki kayalığın üzerinden pusu kurduğu yerden Cafer’in üzerine atıldı. Vücudundaki siyah lekeler karanlıkla birebir bütünleşmişti; elindeki paslı, tırtıklı baltasını Cafer’in boynuna geçirmek için haince savurdu.
— Odun Han (Karanlığın içinden tiz ve hınç dolu bir çığlıkla): Kardeşimin kanını yerde bırakmayacağım, seni kalleş!
Cafer, darbenin yarattığı rüzgâr sesini son anda sırtındaki deride hissederek ani bir refleksle başını ve omzunu yana kıvırdı. Tırtıklı balta omzundaki zırhı sıyırıp geçerek metalik bir sürtünmeyle kıvılcım saçtı, ancak ölümcül darbe boşa çıktı. Dengesi sarsılan Cafer, hemen yere basıp topuklarını mıhladı ve hızla arkasına döndü.
Savaş, daracık kanyon geçidinin o pis ve balçıklı zemininde vahşi bir gürültüyle koptu. Odun Han, o çelimsiz bedenine rağmen kalleşliğin verdiği çeviklikle peş peşe hamleler yapıyor, inatla Cafer’in zayıf noktalarını kolluyordu. Savurduğu paslı balta havada kavisler çizerken, Cafer iki ucu mızraklı baltasını ustaca bir kalkan gibi kullanarak gelen her darbeyi sert bir metalik sesle engelledi. İki silahın çarpışmasından yayılan kıvılcımlar karanlık taş duvarları aydınlatırken, Cafer bu kalleş tuzaktan ve uzayan dövüşten artık tamamen sıyrılmak istiyordu.
Odun Han, son bir umutla havaya sıçrayıp tüm ağırlığıyla Cafer’in üzerine doğru paslı baltasını indirmek istediğinde, Cafer o anın tüm açığını yakaladı. Geriye doğru yarım adım atarak rakibinin savurduğu baltanın boşluğa düşmesini sağladı; kolunun uzandığı o milimetrik boşluğu değerlendirerek rüzgâr elementini yumruğunda ve omuz kaslarında patlattı.
Büyük bir hızla ileri atılan Cafer, iki ucu mızraklı baltasının demir sapını Odun Han’ın karnına ve ardından boyun hizasına sert bir darbeyle çarptı. Nefesi kesilen çelimsiz iblis dengesini kaybedip geriye doğru savrulduğunda, Cafer baltasını ters çevirip keskin mızrak ucunu Odun Han’ın göğsünün tam ortasına, o siyah lekelerin merkezine var olan tüm gücüyle sapladı.
*Çatırt!*
Demir uç Odun Han’ın kaburgalarını kırarak sırtından dışarı fırladı. Ağzından koyu, siyah bir kan fışkıran iblisin gözlerindeki o kalleş parıltı aniden söndü. Cafer baltasını saplandığı yerden sertçe çektiğinde, Odun Han’ın cansız bedeni kaskatı kesilerek dar geçidin soğuk taşına yığıldı.
Etraftaki tüm seslerin kesildiği o sessizlik anında Cafer, kan ve ter içinde kalan yüzüyle yerde yatan cesede son bir kez baktı. Baltasındaki kanı silerek omzuna atan Cafer, Erlik’in sarayına giden yolda kararlı adımlarla ilerlemeyi sürdürdü.
