29. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ

28 BÖLÜM

Keskin Kalem

Çöken mağaranın tozlu ve boğucu enkazından sıyrılarak dışarıdaki sisli ve kurşuni havaya kendini atan Cafer, derin bir soluk almaya bile vakit bulamadı. Çıktığı bu yeni patika, dağın tepesindeki sarp mezarlıkların ve kadim kalıntıların bulunduğu, ölümün her köşeden hissettirdiği son derece tehlikeli bir vadiydi. Ayak bastığı toprak hâlâ sallanırken, havayı yaran ağır ve devasa bir kütlenin hışırtısı duyuldu.

Aniden havada kamçı gibi patlayan koca bir kuyruk, doğrudan Cafer’in üzerine doğru indirildi. Toprağı yerinden sökerek inen bu devasa darbe, Cafer’in saniyeler önce durduğu noktayı un ufak etti. Cafer, yere kapaklanmak pahasına var olan tüm refleksleriyle kendini yana doğru bıraktı; kuyruk kaya parçalarını havaya savururken, o hızla yuvarlanıp iki ucu mızraklı baltasını destek alarak ayağa kalktı.

Karşısındaki sarp kayalıkların ve ölü ağaçların arasından, dağın lanetini simgeleyen o korkunç yaratık bütün heybetiyle ortaya çıktı. Gövdesi pullu, yeşilimsi ve kabuk bağlamış kadim bir ejderhayı andırıyordu; ancak başı devasa bir boğayı, sırtı ve boynuzları ise üzerlerinde parlayan parıltılı runik yazılarla kaplı sert bir kütleyi anımsatıyordu. Göz çukurlarında kıpkırmızı, aç ve acımasız bir öfke parlıyor, boynuzlarının hemen üstündeki gökyüzünde ise dönen mor ve yeşil renkli bir enerji girdabı uğulduyordu. Ön ayaklarındaki pençeler mezar taşlarını parçalarken, arkasından uzanan o kalın ve güçlü kuyruğu yere sürtünerek kıvrılıyordu.

Yaratık, boğuk ve yer sarsıcı bir hırıltıyla başını öne eğip Cafer’e doğru bir adım attı.

— Yaratık (Kocaman boğa kafasından yayılan, dağda yankılanan boğuk bir sesle): Bu dağın toprağına basan her can, bu kuyruğun altında can verecek!
— Cafer (Baltasını iki eliyle sıkıca kavrayıp gözlerini kıstıktan sonra): Senin o ezmeye çalıştığın kemikler, bu dağın başını ele geçirecek!

Boğa başlı, ejderha bedenli yaratık ön ayaklarını yere vurarak devasa bir hızla ileriye atıldı. Ağzından saçılan sıcak nefes etraftaki sisleri anında buharlaştırırken, dev boynuzlarıyla doğrudan Cafer’in göğsünü nişan aldı. Cafer kaçmak yerine son anda gövdesini kenara çekip iki ucu mızraklı baltasını yaratığın boynundaki runik yazılı pullara geçirdi. Çelik ile sert kabuk çarpıştığında etrafa kör edici kıvılcımlar saçıldı, ancak yaratığın derisi zırh gibi sağlamdı.

Yaratık acıyla başını sallayarak Cafer’i savurdu. Ardından o devasa, kalın kuyruğunu bir kamçı gibi yan taraftan savurarak Cafer’in karnına çarptı. Sert darbeyle nefesi kesilen Cafer metrelerce geriye uçarak bir mezar taşına çarptı ve yere düştü. Ağzından sızan kanı elinin tersiyle silen Cafer, ayağa kalkmaya çalışırken yaratık fırsat vermedi.

Yaratık ani bir manevrayla o koca kuyruğunu bir yılan gibi kıvırarak Cafer’in bacaklarına ve gövdesine doladı. Cafer baltasını kullanarak kurtulmaya çalıştıysa da, kuyruğun o demir mengene gibi sıkan baskısı karşısında kımıldayamadı. Yaratık, havaya kaldırdığı başındaki o mor enerji girdabının altında, sıkıca kuyruğuna doladığı Cafer’i yerden keserek karanlık dağın daha da derinliklerine, cellatların ve sırlar sarayının olduğu istikamete doğru hızla sürüklemeye başladı.

Boğa başlı ve ejderha bedenli yaratığın demir mengene gibi sıkan devasa kuyruğuna dolanan Cafer, yerdeki taşlara ve mezar kalıntılarına çarparak sürüklenirken bir yandan da iki ucu mızraklı baltasını kılıfından veya sıkıştığı yerden kurtarmak için elleriyle büyük bir çaba sarf ediyordu. Yaratık ise hiçbir şey yokmuş gibi hızla ilerliyor, gökyüzündeki mor ve yeşil girdap dönmeye devam ederken etraftaki ölü ağaçları ve kayaları ezip geçiyordu.

Can havliyle kaslarını sonuna kadar geren Cafer, nihayet sıkışan baltasını çekip çıkarmayı başardı. Karşısındaki bu azılı yaratığın merhametsiz gidişini durdurmak için vakit kaybetmeden baltanın sivri ucunu ve keskin demir ağzını yaratığın bacağına dolanan kuyruğuna peş peşe indirmeye başladı. *Kıt! Çat!* Metalin pullara ve kas dokusuna çarptığı her darbede koyu renkli bir kan fışkırıyor, yaratık ani bir acı sarsıntısıyla yavaşlamak zorunda kalıyordu.

Yaratık öfkeyle durdu; kuyruğundaki baskıyı gevşetip Cafer’i yere fırlattı. Saniyeler içinde başını çevirip devasa boynuzlarını öne uzatarak bir koçbaşı gibi Cafer’in üzerine atıldı. Cafer yuvarlanarak darbeden son anda kaçındı; boynuzların çarptığı kayalık patlayarak toz dumana boğuldu.

Savaş anı bütün hızıyla tırmanırken yaratık bu kez hem o kalın, demir darbesi etkisindeki kuyruğunu bir kamçı gibi savuruyor hem de keskin boynuzlarıyla ölümcül hamleler yapıyordu. Cafer, baltasını bir kalkan gibi kullanarak gelen her darbeyi karşılıyor, çıkan kıvılcımlar karanlık vadiyi aydınlatıyordu. Yaratığın bir anlık açık vermesini kollayan Cafer, içindeki o öfke fırtınasını derin bir nefesle zapt ederek tüm gücünü kollarında topladı. Yaratık kuyruğunu savurarak tekrar üzerine geldiği o salisede Cafer havaya sıçradı; iki ucu mızraklı baltasını iki eliyle kavrayıp var gücüyle yaratığın gövdeye bağlandığı o kalın kuyruk köküne indirdi.

Keskin çelik ağız, yaratığın kalın kemiklerini ve pullarını parçalayarak o devasa kuyruğu gövdesinden tamamen kesti. Yaratık acıyla dağın inlemesine neden olan korkunç bir kükreme kopardı; kesilen kuyruktan sızan siyah kan toprağı zehirlerken, yaratık öfkesinden deliye dönerek son bir kez daha vahşice saldırıya geçti.

Ancak Cafer’in kararlılığı karşısında bu gazap uzun sürmedi. Kutusundan sıyrılan bir avcı gibi hareket eden Cafer, dengesini kaybeden yaratığın üzerine atıldı; baltanın arka mızrak ucunu boğa başının tam ortasına, o runik yazılı kafatasının içine sapladı. Yaratık sarsılarak yere kapaklandı, gözlerindeki o kıpkırmızı vahşi ışık sönerek tamamen hareketsiz kaldı.

Bu devasa canavarın, elinde yılana benzer asasıyla bilinen Erlik’in oğullarından **Kümür Han**’a hizmet ettiği, öldüğü an yayılan zehirli sülfür kokusundan ve yandaki kayalıklarda beliren mühürlerden anlaşıldı. Cafer soluk soluğa, baltasının kanlı ucunu temizledikten sonra Kümür Han’ın izini sürmek için karanlık patikada yeniden ileriye doğru yürümeye başladı.

Dağın derinliklerindeki tünellerden ve yıkık mağaralardan sürüklenerek çıkarılan Cafer, kendisini devasa runik sütunlarla çevrili, zehirli dumanların tütüğü kadim bir meydanda buldu. O boğa başlı ejderha yaratık onu buraya kadar getirip cansız bir şekilde yere bırakırken, meydanın ortasındaki yüksek kaya bloğunun üzerine tünemiş olan figür yavaşça ayağa kalktı. Yüzünü örten kapüşonunu geriye iten bu varlık, ellerinde tuttuğu o başı kobra yılanını andıran dehşet verici asasıyla ortalığa zehirli bir aura saçıyordu.

Anlaşılan o ki, o yaratık bizzat buraya, Erlik’in oğullarından biri olan **Kümür Han**’ın huzuruna hizmet için gönderilmişti.

Cafer, iki ucu mızraklı baltasını yerden alıp dikleşti; yüksek kayanın üzerinde duran bu karanlık efendiye doğru sert ve keskin bakışlarını dikti.

— Cafer (Soğuk ve meydan okuyan bir sesle): Demek sensin Kümür Han... İnsanlarla yaptığınız bu şey, bu kaos ve hastalık hiç hoş değil; bunları derhal geri çekmelisiniz.
— Kümür Han (Yılan başlı asasını yere hafifçe vいき, dudaklarında alaycı ve zehirli bir sırıtışla): Onlar kendi elleriyle Tengri’ye dualar edip duruyorlar... Peki sen, her şeyini yitirmiş bu tanrı bozuntusu, asıl sen neye inanıyorsun?

Kömür Han bu sözleri bitirdiği an, vücudundaki o yılan derisi zırhlar çatırdayarak siyah bir alevle kaplandı. Hızla ikinci formuna bürünen Kümür Han; çoklu gözleri, kafasının etrafını saran korkunç dişli yapısı ve eskisinden katbekat devasa, iri gövdesiyle durduğu yüksek kayadan doğrudan aşağıya, Cafer’in üzerine doğru vahşi bir çığlıkla atıldı.

Çarpışma, yerin inlemesine neden olan devasa bir darbeyle patlak verdi. Kümür Han, elindeki yılana benzer asasını bir mızrak gibi savurarak Cafer’in üzerine indirdi. Cafer son anda baltasını siper ederek darbeyi karşıladı, ancak o devasa kütlenin getirdiği baskı o kadar büyüktü ki ayaklarının altındaki taş zemin toz duman içinde kaldı.

Savaş anı bütün hızıyla tırmanıyordu. Kümür Han, çoklu gözlerinden yayılan lanetli yeşil ışıklar eşliğinde asasını kamçı gibi savuruyor, asanın tepesindeki kobra başı adeta canlı bir yılan gibi tıslayarak Cafer’i ısırmaya çalışıyordu. Cafer, çevik manevralarla bu ölümcül ısırıklardan kaçınıyor, baltasının her iki ucunu kullanarak iblisin zırhlı gövdesine peş peşe keskin darbeler indiriyordu. Çıkan kıvılcımlar ve metal çatırtıları meydanın duvarlarında yankılanıyordu.

— Cafer (Nefesi daralmasına rağmen içindeki öfkeyi zapt ederek): Benim inancım, sizi yok etmek.

Kümür Han öfkeyle kükreyerek devasa pençelerini savurdu ve Cafer’in omzunu sıyırdı; derin bir yara açılırken Cafer kan kaybını umursamadan tüm gücünü topladı. Kömür Han’ın asasını savurduğu o anlık bir saniyede açık verdiğini gördü.

Cafer havaya sıçrayarak iki ucu mızraklı baltasını iki eliyle kavradı ve var olan tüm iradesiyle Kümür Han’ın ikinci formundaki çoklu kafatasının ve omuz zırhının birleştiği zayıf noktaya, mızrak ucunu var gücüyle sapladı. Çelik, kalın kabukları ve kemikleri paramparça ederek içeri gömüldü.

Kümür Han acı dolu, kulak tırmalayan tiz bir çığlık kopararak sarsıldı. Vücudunu saran o siyah alevler ve runik yazılar aniden söndü; devasa gövdesi dizlerinin üzerine çökerek hareketsiz bir şekilde yere yığıldı.

Cafer soluk soluğa, kanlar içinde kalan omzunu tutarak yere bastı. Kümür Han’ın ortadan kalkışıyla birlikte meydandaki zehirli dumanlar yavaşça dağılmaya başladı; Cafer baltasını omzuna atıp dağın o nihai zirvesine giden yola doğru yürüyüşünü sürdürdü.