37. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
36 BÖLÜM
Süvarilerle geçen o kanlı ve yorucu boğuşmanın ardından Cafer, ormanın derinliklerindeki sisli ve ürkütücü patikada soluk soluğa ama kararlı adımlarla ilerlemeye devam ediyordu. Ağaçların arasından süzülen soluk ışıklar zemindeki çamurları aydınlatırken, ardında bıraktığı felaketlerin ağırlığı zihnini bir an olsun terk etmiyordu. Ancak bu sessizlik çok uzun sürmedi; önündeki sık ağaçlık ansızın iki yana yarıldı ve yerdeki toprak kütleleri şiddetle sarsılmaya başladı. Yürüyüşünü kesmek zorunda kalan Cafer, karşısında yükselen devasa ve dehşet verici silüeti gördüğünde iki ucu mızraklı baltasını sıkıca kavradı.
Karşısında duran varlık, neredeyse devasa boyutlarda, bütün vücudu yeşil yosunlarla kaplı sert kayalardan yontulmuş gibi duran, kolları ve gövdesi kalın kayalardan oluşan muazzam bir taş canavardı. Göz çukurlarında parlayan soluk yeşil ışıklar, ormanın karanlığında iki acımasız meşale gibi Cafer’e dikilmişti. Canavar, önünü kestiği adamı küçümser gibi bir hırıltıyla soludu ve devasa, kaya parçalarından oluşan kalın ellerini var gücüyle doğrudan ormanın zeminine geçirdi.
*Güm! Güm!*
Yaratığın ellerini toprağa geçirmesiyle birlikte yer yerinden oynadı; adeta şiddetli bir deprem kopmuş, ağaçlar köklerinden sallanmış ve yerdeki kayalar havaya fırlamıştı. Sarsıntının şiddetiyle dengesini kaybeden Cafer, dizlerinin üzerine düşmemek için baltasının sapını toprağa saplayarak destek aldı. Taş canavar bu fırsatı kaçırmayarak devasa yumruklarını havaya kaldırdı ve doğrudan Cafer’in üzerine doğru vahşi bir hamle yaptı.
Cafer, üstüne gelen tonlarca ağırlıktaki kaya kütlesinden son anda yana doğru sıçrayarak kurtuldu; canavarın yumruğu zemine çarptığında ortalık toz duman içinde kaldı, açılan çukurdan etrafa keskin taş parçaları saçıldı. Savaş tüm şiddetiyle başlamıştı ve bu devasa yaratık Cafer’i oldukça zorluyordu. Taş gövdesi o kadar sağlamdı ki, normal kılıç darbelerinin ya da kesici aletlerin ona etki etmesi neredeyse imkansızdı. Canavar, arkasına dönüp dev kuyruğunu ve kalın kollarını bir balyoz gibi savurarak Cafer’i sıkıştırmaya devam etti.
Nefes nefese kalan Cafer, yaratığın her darbesinden akrobatik manevralarla kaçarken bir yandan da zihnini ve içindeki elementel gücü yokluyordu. Taş canavarın bu sert savunmasını kırmak ve onun kendi gücünü ona karşı kullanmak zorundaydı. Canavar bir kez daha kollarını havaya kaldırıp üstüne yürürken, Cafer hızla yerdeki kayalara doğru atıldı. İçindeki toprak ve elementel enerjiyi parmak uçlarına ve kollarındaki kaslara yönlendiren Cafer, toprağın altındaki sarsıntıyı hissederek en sert ve büyük kaya bloklarını yerden parça parça koparıp çıkardı.
Kollarıyla kavradığı devasa ve ağır kayaları ard arda taş canavarın gövdesine ve yüzüne doğru fırlatmaya başladı. Kaya blokları devasa yaratığın göğsüne çarptığında büyük bir gürültüyle parçalanıyor, taş tozları havada uçuşuyordu. Bu seri ve ezici kaya mermileri karşısında dengesi sarsılan, ilk kez geriye doğru adımlamak zorunda kalan taş canavar öfkeyle kükredi ve en büyük yumruğunu indirmek için son kez havaya kalktı.
Bu anlık ve kritik boşluğu kusursuz bir hassasiyetle hesaplayan Cafer, elindeki iki ucu mızraklı baltasını ve az önce yerden kopardığı sivri, mızrak uçlu ağır bir kaya parçasını aynı anda hedef aldı. Tüm gücünü omuzlarına ve bacaklarına vererek havaya sıçradı; yaratığın tam gözlerinin ortasına, o parlayan yeşil ışıkların merkezine doğru kopardığı sivri kaya parçasını var olan tüm iradesiyle sapladı.
*Çatırt!*
Sivri kaya parçası canavarın sert kafatasını delip içeri geçerken, yaratığın gözlerindeki soluk yeşil ışıklar aniden söndü. Devasa kaya gövdesi saniyeler içinde baştan aşağı derin çatlaklarla kaplandı ve tonlarca ağırlığındaki yığın, büyük bir toz bulutu eşliğinde parça parça dökülerek orman zeminine yığıldı.
Etrafı kaplayan sessizlik ve toz bulutunun arasından sıyrılan Cafer, derin bir soluk alarak terleyen alnını sildi. Yerde yatan devasa taş yığınlarına ve parçalanmış kayalara şöyle bir baktıktan sonra, sırtındaki baltasını düzeltti ve sislerin arasında uzanan patikada kararlı adımlarla yeniden yürümeye koyuldu.
Taş canavarın parçalanmış kalıntılarını arkasında bırakan Cafer, ormanın daha da derinleşen, sislerin içinde kaybolan patikalarında soluk soluğa yürümeye devam ediyordu. Yerdeki yaprakların ve ağaç köklerinin rengi yavaş yavaş zümrüt yeşiline çalan zehirli bir tona bürünürken, havadaki ağır ot ve sülfür kokusu yerini keskin bir büyü enerjisine bıraktı. Antik ağaçların dalları adeta birer yılan gibi iki yana kıvrıldığında, önündeki sis perdesi aniden aralandı ve nihayet Erlik’in en tehlikeli evlatlarından biri, yeşil büyünün ve doğanın lanetinin efendisi **Kök Ayaz** karşısında belirdi.
Yüz hatları zümrüt yeşili pullarla ve canlı sarmaşıklarla kaplı, saçları yerine başından sarkan kıvrımlı yılanlar olan Kök Ayaz, ellerinde devasa yeşil büyü çemberleri döndürerek acımasız bir gülümsemeyle Cafer’e baktı. Cafer duraksamadan sırtındaki iki ucu mızraklı baltasını büyük bir metalik sesle çekti; silahının çeliği loş ormanda soğuk bir parıltı saçtı.
Kök Ayaz ellerini ileriye doğru savurarak göz açıp kapayıncaya kadar ard arda patlayan yeşil büyü toplarını ve keskin enerji kılıçlarını Cafer’in üzerine fırlattı. Cafer, devasa ağaç gövdelerinin arkasına sıçrayarak, yerdeki çamurlara kayıp manevralar yaparak gelen tüm büyü dalgalarından kıl payı kurtuldu; yeşil enerjinin çarptığı ağaçlar anında çürüyüp toz oluyordu.
— Kök Ayaz (Alaycı ve yankılı bir sesle): Büyülerimden kaçabilecek kadar hızlı olduğunu mu sanıyorsun, yabancı? Bu ormanda her köşe, her yaprak benim emirlerimde!
Kök Ayaz ellerinden fışkıran yeni bir yeşil büyü dalgası hazırlarken, Cafer içindeki rüzgâr elementini ayak tabanlarında ve omuzlarında serbest bıraktı. Havada yeşilimsi rüzgâr izleri bırakarak göz açıp kapayıncaya kadar ileriye atıldı; rüzgârın hızını arkasına alarak Kök Ayaz’ın savunma çemberini yarıp bir anda tam önünde bitti. Elindeki iki ucu mızraklı baltasının keskin mızrak ucunu Kök Ayaz’ın gövdesine sapladı; ardından havaya kalkıp var gücüyle göğsüne indirdiği sert bir tekmeyle onu geriye doğru savurdu.
Kök Ayaz çarpmanın etkisiyle metrelerce gerideki kalın bir ağaç gövdesine çarparak yere kapaklandı. Ancak pes etmeye niyetli olmayan bu kadim varlık, acıyla hırlayarak yeniden ayağa kalktı. Gözlerindeki yeşil ışıklar öfkeyle parıldarken, bedenindeki sarmaşıklar ve pullar şiddetle çatırdayarak büyümeye başladı; Kök Ayaz göz açıp kapayıncaya kadar **ikinci formuna** büründü. Eskisinden katbekat iri, dört kollu, başındaki yılanların devasa boyutlara ulaştığı ve zırh gibi sertleşmiş zümrüt kabuklarla kaplı son derece korkunç bir iblis formunu aldı.
— Kök Ayaz (Ormanı sarsan boğuk ve gaddar bir çığlıkla): Seni bu topraklara gömeceğim!
İkinci formunun verdiği o devasa güçle Kök Ayaz, dört kolunu birden savurarak Cafer’in üzerine hücum etti. Vurduğu her darbe, savurduğu her yeşil büyü yumruğu yerdeki toprakta derin kraterler açıyor, etrafa keskin rüzgârlar ve zehirli gazlar yayıyordu. Cafer, artan bu güçlü darbeler karşısında nefes almakta zorlanıyor, baltasıyla ancak son anda bloklayabildiği saldırıların şiddetiyle geriye doğru sürükleniyordu. Savaş, ormanın kalbinde adeta bir kıyamet sahnesine dönüştü.
Kök Ayaz’ın dört koldan ard arda indirdiği ezici yumruklardan biri Cafer’in omzunu sıyırarak zırhını parçaladı. Ancak Cafer, bu acıyla geri çekilmek yerine içindeki o iradeyi ve altı elementin dengesini son kez zorladı. Kök Ayaz’ın kollarını geniş bir açıyla savurup göğsünü açıkta bıraktığı o milimetrik saniyeyi kollayan Cafer, tüm ağırlığını ve kas gücünü ayaklarından omuzlarına aktardı.
Havaya sıçrayarak iki ucu mızraklı baltasını çift eliyle kavradı ve Kök Ayaz’ın o zümrüt kabuklarla kaplı tam kalbinin üzerine var gücüyle sapladı. Çeliğin ve elementel enerjinin yarattığı patlama sesiyle birlikte Kök Ayaz’ın gövdesinden devasa yeşil bir enerji dalgası yayıldı. Çatlayan kabuklar bütün vücudunu sardı ve Kök Ayaz, acı dolu son bir çığlıkla parça parça dağılarak zümrüt tozları halinde orman zeminine serilip yok oldu.
Etraftaki zehirli yeşil hava yavaşça dağılırken Cafer, kan ve ter içinde kalan elleriyle baltasına yaslanıp soluklandı; ardından arkasına bakmadan ormanın kalan karanlık yollarında yürümeye devam etti.
