49. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
48 BÖLÜM
Tamga’nın cansız bedenini arkasında bırakarak adımlarını sıklaştıran Cafer, önündeki kasvetli patikanın son virajını döndüğü an, nihayet bu karanlığın ve vebanın kalbine, Tengri’nin (Erlik’in) kutsalsız mağarasına ulaştı. Yeraltının en derin ve en zehirli enerjisi bu mağaranın ağzından dışarıya doğru soluk soluğa bir duman gibi yayılıyor, dünyadaki tüm hastalıkların ve kötülüklerin tohumları bu karanlık oyuktan dünyaya sızıyordu. Cafer, o uzun ve kanlı yolda dokuz kızı ve sekiz oğlu tek tek yere sermişti; geriye sadece o oğulların içinde en yıkıcısı ve en güçlüsü olan Kara Kurt Han kalmıştı.
İki ucu mızraklı baltasını sıkıca kavrayan Cafer, etrafı kemiklerle ve kurumuş sarmaşıklarla kaplı mağaranın içeriye açılan devasa ağzından içeriye, o ağır karanlığa doğru ilk adımını attı.
Mağaranın soğuk ve rutubetli taş duvarlarında ilerlerken, içerideki meşalelerin donuk kırmızı ışığı birden titredi ve tam önündeki ana kayanın üzerinde devasa, insanı ezip geçecek kadar heybetli bir suret belirip canlandı. Bu, diyarın efendisi Erlik’in yüzüydü; taştan oyulmuş gibi duran ama göz çukurlarından karanlık bir zift akan o dev surat, mağaranın duvarından sökülürcesine hareket ederek titredi ve gür, dağları sarsan yankılı bir sesle konuşmaya başladı.
— Erlik (Mağaranın duvarından yankılanan, tok ve tüyler ürpertici bir sesle): Gel yabancı, yaklaş... Dokuz kızımı ve sekiz oğlumu toprağa verip buraya kadar sökün ettin. Çok yanlış bir tanrıya bulaştın, yabancı... Kendi panteonunda, kendi menşeinde güçlü biri olabilirsin ama burası Türk panteonudur; buradaki tanrıların kudreti, yasası ve cezası seninkilere benzemez. Benim can pantamdan kopardığın o evlatlarımın bedeli olarak ölümün ne çabuk ne de kolay olacak; aksine asırlara bedel, her saniyesi acı dolu ve zihni felç eden bir ıstırap içinde bitecek.
Cafer, duvarlardan yankılanan bu tanrısal tehdit karşısında en ufak bir adım bile geri basmadı; yüzündeki o sert kaslar gerildi, gözlerindeki ateş ise mağaranın karanlığını delen tek ışık oldu. Baltasını yere vurarak çıkardığı tok sesle karşılık verdi.
— Cafer (Soğuk, tavizsiz ve meydan okuyan bir sesle): Neden karşıma çıkmıyorsun?
_Erlik bir tanrı olduğun için mi bu kadar rahatsın, bu koca diyarın sırtına bastığın için mi kendine güveniyorsun? O üzerindeki sahte rahatlık ve kibir birazdan yok olacak... Çünkü burası manna değil, burası Türk diyarı.
Erlik,in bu sözleri mağranın köşelerinde yankılanırken, mağara suratı bu cüret karşısında öfkeyle titredi, taşların arasından sızan siyah dumanlar yoğunlaştı. Ancak Erlik hâlâ bizzat kendi bedeniyle Cafer’in karşısına çıkmadı; bunun yerine mağaranın en karanlık dehlizlerinden, kardeşlerinin intikamıyla yanan Kara Kurt Han’ın o boğuk ve hırıltılı nefesi yükselmeye başladı. Cafer, baltasını iki eliyle kavrayıp gözlerini içerideki o derin karanlığa dikti; son hesaplaşmanın eşiğinde, asıl fırtınanın kopmasını beklemek üzere sabırla yerinde hazır durdu.
Mağaranın derinliklerindeki o uğursuz yankılar yavaşça dindiğinde, Cafer adımlarını kararlılıkla sürdürerek mağaranın en geniş ana salonuna çıktı. Tam o sırada, yüksek tavanı tutan devasa taş sütunların arasından süzülen yoğun karanlığın içinden, Erlik’in oğullarının en büyüğü ve en yıkıcısı olan **Kara Kurt Han** ortaya çıktı. Elinde yerin ve göğün ağırlığını taşıyormuş gibi duran muazzam büyüklükteki ağır çekicini omzuna yaslamış olan Kara Kurt Han; devasa, kaslı gövdesi ve yüzündeki derin yara izleriyle adeta saf bir öfkeyi temsil ediyordu. Kardeşlerinin katledilişinin verdiği o dizginlenemez kinle gözleri dönmüş bir halde Cafer’in tam karşısında durdu.
Kara Kurt Han, elindeki ağır çekici sert bir hamleyle yere çarparak mağaranın zeminini salladı ve dişlerinin arasından hırlayarak öfkeyle konuştu:
— Kara Kurt Han (Genzinden gelen ve taşları titreten gür bir sesle): Demek bütün kardeşlerimin, o kanla suladığımız bu diyarın varislerinin katili sensin, Cafer... Öyle uzaktan büyük laflar etmek kolay; şimdi yaklaş da o kibirli kafanı ve bütün kemiklerini bu çekiçle nasıl paramparça ediyorum kendi gözlerinle gör!
Cafer, iki ucu mızraklı baltasını iki eliyle kavrayıp ayaklarını yere sağlamca bastı; yüzündeki o yorgun ama bir o kadar da çelikten iradeyi yansıtan bakışlarla karşılık verdi.
— Cafer (Sakin, kararlı ve keskin bir sesle): Senin o kardeşlerinin ölümü ve toprağa serilişi, masum insanların üzerinden o kara basanları, vebaları ve hastalıkları geri çekti... Onların her biri bu diyardan silindiğinde dünya biraz daha nefes aldı. Şimdi geriye sadece sen ve o kibirli baban Erlik kaldınız; sıra sende, Kara Kurt Han!
Cafer’in bu sözleri salonun buzlu duvarlarında yankılanır yankılanmaz, Kara Kurt Han büyük bir kükremeyle üzerindeki tüm ağırlığı serbest bırakarak saldırdı. Savaş, Tengri’nin o karanlık mağarasında kabus gibi bir gürültüyle patlak verdi. Kara Kurt Han, elindeki devasa çekici havaya kaldırıp var gücüyle aşağıya doğru savurdu; çekicinin demir başı yere çarptığı an yayılan şok dalgası mağaranın taşlarını yerinden oynattı ve havada uçuşan keskin kaya parçaları Cafer’in zırhını dövdü.
Cafer, o devasa darbenin altında ezilmemek için son anda rüzgâr elementini ayaklarında patlatarak yana sıçradı, ancak çekicinin rüzgârı bile omzunu uyuşturmaya yetmişti. Kara Kurt Han durmaksızın, birbiri ardına yıkıcı darbeler indiriyor; her savurmada mağaranın tavanından tozlar ve taşlar dökülüyordu. Kardeşlerinin intikamı için yanıp tutuşan devasa savaşçı, soluğuyla etrafa cehennemi bir sıcaklık yayarken, Cafer bu ezici güç karşısında anın getirdiği açığı kollamaya başladı.
Kara Kurt Han, çekici iki eliyle kavramış ve tüm gücünü omuzlarına vererek son bir ölümcül darbe için başının üstüne kaldırmıştı. Çekicin saplandığı o saliselik yorgunluk anını kaçırmayan Cafer, içindeki tüm gücü ve hızını tek bir noktada topladı. Hızla öne atılıp Kara Kurt Han’ın devasa gövdesinin içine doğru kaydı; iki ucu mızraklı baltasını yukarıya doğru, yaratığın zırhının en zayıf noktası olan kaburgalarının altına var gücüyle sapladı.
*Küt! Çatırt!*
Keskin mızrak ucu kalın deriyi ve kemikleri yardıktan sonra doğrudan Kara Kurt Han’ın kalbine kadar ulaştı. Kara Kurt Han’ın elindeki devasa çekiç yere düşerken, ağzından koyu ve kızıl bir kan fışkırdı. Gözlerindeki o vahşi öfke yavaşça sönerken, devasa gövdesi dizlerinin üzerine çökerek taş zemine yığıldı.
Cafer, nefes nefese kalmış bir halde baltasını kanlar sızan elleriyle kavrayıp geriye çekildi; son engeli de aşarak, Erlik’le yüzleşeceği o nihai karanlığın merkezine doğru yürümeye hazırlandı.
