42. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
41 BÖLÜM
Al Ana’nın ardında bıraktığı o buz kesen sessizliği ve cansız bedeni geride bırakarak yoluna devam eden Cafer, vadinin daralan patikasından sık ağaçlıklı ve kasvetli bir ormanlık alana doğru ilerledi. Ayaklarının altındaki yaprakların hışırtısı dışında etrafta mutlak bir sessizlik hakimken, önündeki ağaç gölgelerinin arasından aniden sarsak adımlarla çıkan biri belirdi. Üzerindeki zırhı parçalanmış, yüzü toz toprak içinde kalmış ve gözleri korkudan kocaman açılmış bir askerdi bu; adamın hâli, ölümün kıyısından henüz dönmüş zavallı bir insanı andırıyordu.
Cafer, adamın bu perişan halini görünce adımlarını yavaşlattı ve endişeyle bir adım öne atıldı.
— Cafer (Yumuşak ama dikkatli bir ses tonuyla): Sen iyi misin, kardeş? Ne bu halin?
Yaralı asker, karnına bastırdığı eliyle hafifçe geriye doğru çekilip titreyen nefesini düzene sokmaya çalıştı, ardından boğuk bir sesle cevap verdi.
— Asker (Titreyen dudaklarıyla, korku dolu gözlerini kaçırarak): Ben... Ben iyiyim, ey yabancı... Ama arkadaşlarım iyi değil. Biz bu lanet diyarda Erlik’in zulmüne direnmeye çalışan bir avuç cesur askerdik... Amacımız bu zalimliğe son vermekti, ama nerede... Karşımıza öyle iki iblis çıktı ki, ne kılıç işledi ne de cesaret. Biri kel, bedeninde simsiyah lekeler olan, elinde saplı bir baltayla gezen çelimsiz bir ucube olan Odun Han’dı... Diğeri ise yine kel, sakallı, devasa iri yarı ve göğsünden karanlık bir güç yayan Böğrü Han’dı. O iblisler karşısında bir an bile duramadık. Arkadaşlarımın hepsi o vahşetin ortasında can verdi, ben ise sadece şans eseri hayatta kaldım... Tengri bize acısın, bizi bu cehennemden kurtar!
Askerin anlattığı bu dehşet verici kadro ve yaşanan kıyım, ormanın üzerindeki o karabasanın ne kadar derin olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyordu. Cafer, adamın omzuna destek verircesine hafifçe dokundu ve başını anlayışla salladı.
— Cafer (Kararlı ama kederli bir ses tonuyla): Tamam kardeş, sakin ol... En kötüsü geride kaldı, şimdi güvenli bir yere gitmeye bak.
Yaralı asker, derin bir nefes alıp kendine gelmeye çalışırken gözlerini Cafer’in ellerindeki mızraklı baltaya ve kararlı yüz hatlarına dikti.
— Asker (Merakla ve şaşkınlıkla): Peki sen... Bu tehlikeli yolda tek başına nereye gidiyorsun böyle? Hangi rüzgâr attı seni bu kâbusun merkezine?
— Cafer (Yüzünü hafifçe öteye çevirip gizleyerek): Hiç... Ormanda öylece geziniyorum, yolumu arıyorum.
— Asker (Telaşla başını iki yana sallayarak): Gezmek mi? Deli misin sen yabancı! Burası gezilecek yer değil, ölümün ortasındasın. Dikkatli ol, hatta elinden geliyorsa derhal geri dön, arkana bile bakma!
— Cafer (Hafifçe başını sallayıp hafifçe tebessüm ederek): Tamam... Dikkat ederim. Sağ salim varılması gereken yere varılır.
Askerin ısrarlı uyarılarını dinledikten sonra ondan ayrılan Cafer, patikanın kıvrımından dolaşarak tekrar kendi başına kaldı. Ormanın o kasvetli ve ağır havası ciğerlerini doldururken, az önce dinlediği o acı dolu hikâye zihninde yankılanmaya devam ediyordu. Adımlarını yeniden o karanlık hedefe doğru yönlendiren Cafer, kendi kendine fısıldayarak içindeki o derin öfkeyi ve gerçeği dışa vurdu.
— Cafer (Kendi kendine, acı bir tebessümle ve isyankâr bir fısıltıyla): Ne acı... İnsanlar burada can verir, kan akıtır, feryat eder ama o yukarıdaki tanrılar dönüp de bu mazlum insanlara bakmaz bile... Onları umursayan yok. Bu adaletsizliği dağlayan da, bu hesabı soracak olan da ancak biziz.
Yolun ve kaderin onu götürdüğü o karanlık labirentte, baltasını sıkıca kavrayan Cafer, ardına bakmaksızın Erlik’in sarayına giden yolda kararlı adımlarla ilerlemeye devam etti.
Ormanın kasvetli ve sık ağaçlarla örtülü patikasında adımlarını sürdüren Cafer, gökyüzünü kaplayan o kalın karanlık bulutların arasından süzülüp gelen, havayı ve toprağı titreten kudretli bir sesle birden duraksadı. Yeryüzünün o sessizliğini yırtan bu yankı karşısında başını yavaşça yukarı, o uçsuz bucaksız ve esrarengiz gök kubbenin derinliklerine doğru kaldırdı. Gözlerini kısarak baktığı o karanlık gökyüzünde herhangi bir silüet ya da beden görünmüyordu; ancak konuşanın kim olduğu, sesin taşıdığı o ilahi ve ezici ağırlıktan hemen anlaşılıyordu. Bu, göklerin ve evrenin mutlak hâkimi olan Tengri’nin kendisiydi.
Gök gürültüsünü andıran ama bir o kadar da duru ve sarsıcı bir tonda yankılanan ses, doğrudan Cafer’in zihninde ve etrafındaki ormanda konuşmaya başladı.
— Tengri (Gökyüzünün derinliklerinden süzülen, her kelimesi yeri göğü sarsan bir sesle): Evet, ey yabancı... Hakkımda ne düşündüğünü, içinden geçirdiğin o isyankâr cümleleri ve kim olduğun da dahil olmak üzere her şeyi biliyorum. Sen bu topraklara ve bu diyardan olanlara ait değilsin; sen Manna mitolojisinden gelen, korkusuzluğun ve cesaretin tanrısısın, Cafer... Adımın ve kaderinin sınırlarını aşarak buraya kadar uzanan bir efsanesin.
Cafer, gökyüzünden gelen bu beklenmedik ve sarsıcı gerçekler karşısında bir an için nefesini tuttu; yüzündeki o yorgun ama kararlı ifadeyle başını daha da dikleştirerek sesin sahibine doğru sert ve net bir karşılık verdi.
— Cafer (Gözlerini gökyüzüne dikerek, meydan okuyan ama sorgulayan bir tonla): Madem bu kadar çok şey biliyorsun, madem her şeyin mutlak sahibisin, o halde neden bu masum insanlara yardım etmiyorsun? Neden bu zülmü, bu vahşeti ve dökülen onca kanı yukarıdan sadece izlemekle yetiniyorsun?
Gökyüzündeki o ilahi ses, Cafer’in bu haklı isyanı karşısında bir an için alçaldı; esen rüzgârların hızı kesildi ve Tengri, kendi çaresizliğini ve verdiği amansız mücadeleyi ilk kez bu kadar açık bir dille dile getirdi.
— Tengri (Derin bir keder ve yorgunluk barındıran yankılı bir fısıltıyla): İnan bana, Cafer... Ben de bu gökyüzünde, gözle görülmeyen boyutların ötesinde kendi ölümüne bir savaş veriyorum. Buradaki durum da dışarıdan göründüğü gibi pek iç açıcı değil; karanlığın güçleri benim de tahtımı ve düzenimi sarsmak için dört bir yandan saldırıyor. Ben burada kendi savaşımı verirken buradaki mazlumlara el uzatamıyorum. Ama sen... Sen buradasın ve onlara yardım edebilirsin. Eğer bu karanlığı alt etmeme yardım edersen, emin ol sana olan borcumu öderim ve bu iyiliğini asla karşılıksız bırakmam.
Cafer, omuzlarındaki yükün ve kaderin ona yüklediği sorumluluğun farkında olarak derin bir soluk aldı; bugüne kadar devirdiği iblisleri ve kat ettiği mesafeyi tartarak sesini sabitledi.
— Cafer (Kararlı ve net bir ses tonuyla): Erlik’in o korkunç soyundan, emir versin diye etrafa saldırdığı dokuz kızı ve dokuz oğlundan geriye sadece üç oğlu ve üç kızı kaldı... Çoğu gitti, azı kaldı. Onların da kökünü kazımak uzun sürmez.
Gökyüzünden yayılan o kudretli ses, Cafer’in bu azmi karşısında hafifçe gerildi ve yaklaşan o asıl tehlikeye karşı onu son derece ciddi bir dille uyardı.
— Tengri (Yankılanan sesinde derin bir uyarı tonuyla): Ne yaptığının, hangi güçlerle boy ölçüştüğünün farkındayım, Cafer. Ancak çok dikkatli olmalısın; en esas tehlike, en büyük sınavın bizzat Erlik’tir. O, karanlığın ve yeraltının mutlak tanrısıdır, karşısında harap olursun. Lütfen içerindeki o dizginlenemez öfkeyi ve damarlarındaki o altı elementi birden aynı anda serbest bırakma. Senin o güçleri tam anlamıyla salıverdiğinde nasıl yıkımlar yarattığını, dünyaları nasıl kül ettiğini pek iyi biliyorum. Kontrolü elden bırakırsan, kurtarmaya çalıştığın bu diyarla birlikte sen de yok olursun.
Cafer, gökyüzünden gelen bu hayatî ve ağır uyarının manasını kavrayarak başını yavaşça salladı; içindeki o yıkıcı gücün ve öfkenin sınırlarını dizginlemesi gerektiğini biliyordu.
— Cafer (Sakin ama sarsılmaz bir kararlılıkla): Anladım... Ne yapmam gerektiğini biliyorum.
Gökkubbedeki ses yavaş yavaş uzaklaşarak rüzgârın uğultusu arasında kaybolurken, Cafer başını öne eğdi ve baltasını daha sıkı kavrayarak Erlik’in sarayına giden o karanlık, tehlikelerle dolu yolda kararlı adımlarla ilerlemeye devam etti.
