39. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
38 BÖLÜM
Kayalıkların o sert ve keskin hatları arasında ilerleyen Cafer, ayaklarının altındaki taşların aniden yumuşadığını, rüzgârın sesinin ve havadaki nemin bir anda değiştiğini hissetti. Yorgunluktan kısılmaya yüz tutmuş gözlerini birkaç saniye kırpıp yeniden açtığında, karşısındaki manzara adeta donup kaldı; sarp kayalıklar, uçurumlar ve taş patikalar ortadan kaybolmuş, kendini ansızın o karanlık, sarmaşıklarla sarılı uğursuz ormanın tam ortasında buldu.
Kalbi göğsünde hızla çarpmaya başlayan Cafer, ne olduğunu anlayamayarak başını iki yana salladı. Adımlarını hızlandırıp birkaç metre daha ilerledikten sonra zihnini toplamak için yeniden gözlerini sıkıca yumdu ve açtı. Bu kez orman da kaybolmuştu; bastığı yer aniden koyu, bataklığı andıran yapışkan bir çamurla kaplı, pis kokulu ve kasvetli bir başka diyardı. Çamur ayak bileklerine kadar batarken, havadan süzülen soluk ışık etraftaki her şeyi grotesk gölgelere dönüştürüyordu.
Bu tuhaf ve akıl almaz değişim durmaksızın devam etti. Cafer her gözünü açıp kapadığında, kendini bambaşka bir kâbusun içinde buluyordu: Bir an buz tutmuş donuk bir nehir kıtasında, bir an kükreyen rüzgârların savurduğu sarp bir dağ tepesinde, hemen ardından ise is kokulu, yanık harabelerle dolu karanlık bir vadide... Zaman ve mekân algısı tamamen birbirine girmiş, gerçeklik adeta paramparça olmuştu. Zihninin bu illüzyonlarla bulandırıldığını, etrafındaki her şeyin göz açıp kapayıncaya kadar yer değiştirdiğini fark eden Cafer, bunun normal bir yorgunluk olmadığını anladı.
— Cafer (Dişlerini sıkarak, kendi kendine öfkeli bir fısıltıyla): Gözlerimi her kapadığımda bu zihin oyunları değişiyor... Benden ne saklamaya çalışıyorsunuz? Bu lanet olası illüzyonlar ne zaman bitecek?
Olduğu yerde duran ve bir daha gözlerini kapatmamak için iradesini sonuna kadar zorlayan Cafer, bu hilenin arkasındaki gerçeği çözmeye çalıştı. Bu sürekli değişen mekânlar, bu akıl oyunları ve ruhunu esir almaya çalışan bu boğucu dalgalar; beş gözlü Yada Han’ın uzaktan oynadığı ucuz oyunlarından, zihni bulandırma büyülerinden başka bir şey değildi. Yada Han henüz bizzat karşısına çıkmaya cesaret edemiyor, onu bu akılalmaz mekan değişiklikleriyle tüketmeye, sabrını sınamaya çalışıyordu.
Cafer, zihnindeki bu sinsi kurguyu fark ettiği an derin bir soluk aldı ve gözlerini kırpmamak için ellerini yumruk yapıp sıktı; içindeki altı elementin o sıcak ve kararlı enerjisini tüm bedenine yayarak bu zihinsel tuzağa karşı koydu. Gözlerini bir daha asla kapatmayacağına yemin edercesine sabit bir bakışla ileriye odaklanan Cafer, bu lanetli illüzyon çemberini kırmak için adımlarını yeniden dimdik ve kararlı bir şekilde atmaya başladı. Yada Han’ın gölgeleri etrafında dans etmeye devam etse de, Cafer bu kez kandırılmayı reddederek o sisli ve kaygan zeminde ilerleyişini sürdürdü.
Zihnini ele geçirmeye çalışan o sinsi illüzyonlara karşı direnen Cafer, göz kapaklarını açık tutabilmek için dişlerini birbirine öyle bir sertlikle bastırdı ki, çene kaslarından kemik sesleri gelmeye başladı. Yada Han’ın zihninde yarattığı o acımasız baskı, göz bebeklerine iğneler batıyormuşçasına korkunç bir sızı veriyordu. Gözlerini kırpmamak için verdiği bu inatçı direnişin şiddetinden, göz pınarlarından sızan incecik sıcak kan damlaları yanaklarına doğru süzülmeye başladı. Görme yetisi acıdan bulanıklaşırken, o amansız baskıya daha fazla dayanamayan iradesi anlık bir refleksle çatladı ve Cafer gözlerini istem dışı sadece bir kez kırptı.
Göz kapaklarının kapanıp açılmasıyla birlikte etrafındaki zemin aniden kabuk değiştirdi. Gözlerini açtığı an karşısında gördüğü manzara, insan aklının almayacağı kadar rahatsız edici ve ürkütücü bir kâbusun içindeydi. Etrafını saran düzinelerce insan silüeti ona dikilmişti; ancak bu kişilerin yüzlerinde burun, ağız ya da kulak namına hiçbir şey yoktu; yüzlerinin tam ortasında sadece pürüzsüz, ürkütücü birer et tabakası vardı ve kulakları tırmalayan boğuk, hırıltılı bir koro halinde aynı anda konuşmaya başladılar:
— Yüzsüz İnsanlar (Her taraftan yankılanan tüyler ürpertici bir fısıltıyla): Sen de bizim gibi olacaksın, Cafer... Direnmeyi bırak, çok yakında sen de gözlerini tamamen kaybedeceksin... Bu karanlıkta hepimiz gibi kör birer hilkat garibesi olarak kalacaksın...
— Cafer (Dehşet içinde geriye doğru adımlayarak, titreyen elleriyle başını tutarak): Hayır... Hayır, bu gerçek olamaz! Uzak durun benden!
Gördüğü bu kabus ötesi manzaranın yarattığı panikle gözleri yeniden istemsizce kırpıldı. Karanlık bir anlığına gözlerini bürüdü ve açıldığında bu kez kendini loş, tahta kokulu, kimsesiz bir odanın ortasında buldu. Odanın köşesinde, sırtı kendisine dönük bir şekilde sessizce omuzları sarsılarak ağlayan küçük kızı Dilara oturuyordu. Yüreğine binen o keskin sancıyla nefesi kesilen Cafer, ayakları birbirine dolanarak hızla kızına doğru adımladı.
— Cafer (Titreyen, çatallı bir sesle kızına uzanarak): Dilara... Kızım, güzel yavrum... Nasıl geldin buraya, iyi misin?
Cafer titreyen ellerini kızının omuzuna koyduğu an, küçük kız yavaşça başını ve gövdesini arkaya doğru döndürdü. Dilara’nın yüzüne baktığı o saniye, Cafer’in dünyası adeta baş aşağı döndü; kızının göz çukurlarında ve yüz hatlarında o masum bakışlardan eser yoktu, göz yerleri tamamen boştu ve derisi kapanmıştı. Dilara, o korkunç boşlukları Cafer’e dikerek tüyler ürpertici, buz gibi bir ses tonuyla konuştu:
— Dilara (Boğuk ve suçlayıcı bir fısıltıyla): Bunların hepsi senin yüzünden oldu, Baba... Senin o bencil savaşın, peşinden koştugun lanetler yüzünden ben bu karanlıkta mahsur kaldım...
— Cafer (Gözlerinden yaşlar ve kanlar süzülerek, kafasını çılgınlar gibi iki yana sallayıp): Hayır... Yalan! Lanet olsun, hayır, bu sen değilsin!
Dehşetin ve suçluluğun yarattığı o dayanılmaz dalgayla gözleri bir kez daha istemsizce kırpıldı. Saniyeler içinde oda paramparça oldu ve Cafer’in tam önünde, devasa boyutlarıyla havada süzülen o korkunç varlık belirdi. Karşısında duran, yedi adet parlayan gözü olan, ağzı ve burnu olmayan, tüm yüz hatları katran karası bir karanlıkla örtülü olan ta kendisiydi: **Yada Han**. Varlığı bile etraftaki havayı dondurmaya yetiyordu.
— Yada Han (Zihninin derinliklerinde patlayan, zihni bulandıran çınlayan bir sesle): Burada, bu kaçamayacağın zihin labirentinde yavaş yavaş aklını yitirerek delirip öleceksin, Cafer! Kurtuluşun yok!
Kendi benliğini ve aklını kaybetmek üzere olduğunu hisseden Cafer, son kalan tüm iradesini ve öfkesini parmak uçlarında topladı. Gözlerini son bir kez, bu defa iradesiyle sımsıkı kırpıp açtı; içindeki altı elementin o kavurucu sıcaklığını zihnine bir kalkan gibi çeken Cafer, gözlerini bu kez bir daha asla kırpmayacağına yemin edercesine ardına kadar açtı.
Göz bebeklerinden süzülen kanlar yanaklarını kırmızıya boyarken illüzyon perdesi yırtıldı; zihnindeki o boğucu kâbuslar aniden silindi ve Cafer kendini yeniden o ormanın ortasında, ayakları çamura basar halde buldu. Gözlerini kırpmamak için nefesini tutan Cafer, etrafındaki zehirli havaya ve yaklaşan tehlikelere karşı dimdik durarak kararlı bakışlarıyla ileriye doğru bakmaya devam etti.
Gözlerinden süzülen kanları hiçe sayarak bilincini ve göz bebeklerini zorla açık tutan Cafer, ellerindeki iki ucu mızraklı baltanın sapını parmakları beyazlayıncaya kadar sıktı. Ormanın en karanlık, en dipsiz noktasında havadaki sis dalgalanarak ikiye yarıldı ve zihnine o sinsi kâbusları eken asıl kudret, zihni bulandıran o dehşet verici silüet nihayet gerçek haliyle sisin içinden sıyrılıp tam karşısında dikildi.
Yüzü yüzlerce açılıp kapanan gözle kaplı, başındaki koyu kapüşonun altından gölgeler saçan ve ellerinde boyutları büken mor, karanlık bir enerji küresi taşıyan Yada Han, ormanı titreten o boğuk ve yankılı ses tonuyla gülmeye başladı.
— Yada Han (Zihnin derinliklerinde çınlayan buz gibi bir alayla): Demek zihnimi ve o tuzaklarımı aşıp gözlerini açık tutmayı başardın, Cafer... İllüzyonlarımı yıktın sanıyorsun ama büyü bozulmadı. Bakalım bu gerçeğin vahşetinden ve ölümün soğukluğundan sağ çıkmayı becerebilecek misin?
Sözleri bittiği anda Yada Han’ın vücudu korkunç bir gürültüyle çatırdayarak değişmeye başladı. Üzerindeki örtüler ve zayıf insanî hatlar tamamen parça parça oldu; Yada Han göğü delen **ikinci formuna** büründü. Başındaki ve gövdesindeki gözlerin sayısı binlere katlanmış, sırtından ve kollarından dışarı fırlayan kemiksi uzantılarla devasa, kasvetli bir iblis tanrısına dönüşmüştü. Etrafa saçtığı o karanlık aura yerdeki toprakları anında çürütüyor, ağaçların yapraklarını saniyeler içinde kül ediyordu.
Yada Han, elindeki mor enerji küresini havaya savurduğu gibi Cafer’in üzerine doğru akıl almaz bir hızla fırlattı. Enerji topunun çarptığı yerler yok oluyor, ortaya çıkan devasa patlama dalgası etraftaki her şeyi havaya uçuruyordu. Cafer, patlamanın yarattığı o yıkıcı basınç dalgasından kaçmak için kendini sola attı; sırtı sert bir kaya bloğuna çarptı ama soluk almasına bile izin vermeyen Yada Han, göz açıp kapayıncaya kadar üstüne atıldı.
İblis formundaki Yada Han, devasa ve pençeli elleriyle peş peşe indirdiği darbelerle Cafer’i köşeye sıkıştırdı. Vurduğu her yumrukta yer sarsılıyor, Cafer baltasıyla gelen darbeleri karşılamaya çalışırken kollarındaki kemiklerin sızladığını hissediyordu. Yada Han’ın gövdesindeki yüzlerce göz aynı anda parlıyor, Cafer’in hareketlerini önceden okuyarak her hamlesini boşa çıkarıyordu. Savaş, ormanın kalbinde adeta bir kıyamet manzarasına dönüşmüştü; havada uçuşan karanlık enerji kıvılcımları ve keskin çelik sesleri karanlığı yırtıyordu.
— Cafer (Nefes nefese, hınçla dişlerini sıkarak): Senin o binlerce gözün de, bu karanlığın da beni durduramayacak!
Yada Han’ın devasa kollarından biri en yıkıcı darbeyi indirmek için havaya kalktığında, Cafer son bir kez içindeki tüm elementel enerjiyi ve iradesini topladı. Yada Han’ın gövdesindeki o binlerce gözün aynı anda odaklandığı tek bir kör nokta olduğunu, enerjinin merkezleştiği o kalbin üzerindeki ana gözü fark etti.
Rüzgâr elementini ayaklarında patlatarak topraktan yukarı fırlayan Cafer, Yada Han’ın devasa kollarının arasından bir ok gibi süzülerek geçti. Havada takla atarak iki ucu mızraklı baltasını ve mızrak ucunu çift eliyle kavradı; tüm vücut ağırlığını ve omuzlarındaki öfkeyi vererek Yada Han’ın tam göğsünün ortasındaki en büyük ana gözün üzerine var gücüyle sapladı.
*Kütürt!*
Çeliğin ve altı elementin birleştiği o korkunç enerji patlamasıyla birlikte Yada Han’ın devasa gövdesi kaskatı kesildi. Vücudunu kaplayan o binlerce göz aynı anda korkunç bir çığlıkla içeri doğru patladı; karanlık enerji küresi ellerinden kayıp yere düşerken, iblis formundaki Yada Han paramparça olarak simsiyah bir kül ve toz bulutu halinde ormanın zeminine dökülüp yok oldu.
Etrafı saran o boğucu karanlık ve ağır koku yavaşça dağılırken, Cafer kanlar içinde kalan elleriyle baltasına yaslanıp derin ve yorgun soluklar aldı. Yerde kalan son küllere baktıktan sonra, sırtını dikleştirip ormanın kalan karanlık ve bilinmez yollarında kararlı adımlarla yürümeye devam etti.
