41. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ

40 BÖLÜM

Keskin Kalem

Al Ana’nın toz olup toprağa karışmasının bıraktığı o ağır sessizliği arkasında bırakarak adımlarını yeniden yola çeviren Cafer, yeryüzünün nefesini kesen sarp ve uçurumlu bir dağ geçidine ulaştı. Ayaklarının altındaki çakılların yuvarlanarak derinliklere düştüğü keskin bir uçurumun kenarında durdu; uçurumun dibi o kadar karanlık ve dipsizdi ki, oradan yükselen rüzgâr insanın kemiklerini donduruyordu. Derin bir soluk almak için başını öne eğdiği an, arkasındaki taşların üzerinde yankılanan o tanıdık, ağır ayak sesini duydu.

Aniden irkilerek arkasına dönen Cafer, gördüğü manzara karşısında kanının çekildiğini hissetti; biraz önce kendi elleriyle boğazına mızrak saplayıp küle çevirdiği Al Ana, hiçbir şey olmamış gibi, üzerindeki soluk mavi buz tabakasıyla tüm dehşetiyle karşısında duruyordu. Gözlerindeki o amansız kin ve donuk nefret hiç eksilmemişti.

— Cafer (Gözleri şaşkınlıkla açılmış, nefesi boğazında düğümlenerek): Ama nasıl... Seni kendi ellerimle yok ettim, nasıl olur da hâlâ karşımdasın? Sen nasıl bir iblisin?!

Al Ana, bu sorulara tek bir kelimeyle bile karşılık vermedi; dudaklarını aralamadan, sadece ölümcül bir hırıltıyla birlikte yeniden Cafer’in üzerine atıldı. Vücudundan yayılan buz kesici soğukluk etraftaki kayaları kırağıyla kaplarken, yerden kaptığı sivri uçlu bir taş parçasını Cafer’in kalbine doğru savurdu. Cafer, o anın şaşkınlığını üzerinden atıp refleksleriyle baltasını havaya kaldırdı ve gelen darbeyi sert bir metalik sesle engelledi.

Savaş uçurumun o kenarındaki daracık, tehlikeli patikada tüm hiddetiyle patlak verdi. Al Ana, ölümün bile durduramadığı o karanlık gücüyle peş peşe hamleler yapıyor, her vuruşunda uçurumdan aşağıya doğru küçük kaya parçaları dökülmesine neden oluyordu. Cafer, dengeyi kaybetmemek için büyük bir çaba sarf ederken, bu ölümsüz varlığın bitmek bilmeyen öfkesi karşısında ter içinde kaldı. Al Ana’nın savurduğu keskin taş Cafer’in omzunu sıyırıp geçerken derin bir çizik bıraktı; ancak Cafer acıyı umursamayarak son bir hamle için tüm gücünü topladı.

Al Ana kollarını açıp son bir ezici darbe için üzerine atıldığında, Cafer ustaca bir manevrayla onun yanına kaydı ve çift eliyle kavradığı iki ucu mızraklı baltasını var olan tüm öfkesiyle havaya kaldırdı. Baltanın keskin demir ağzını Al Ana’nın kafasının tam ortasına, buz tutmuş kafatasına var gücüyle indirdi.

*Çatırt!*

Demir ağız Al Ana’nın kafasını yardıktan sonra derinlemesine saplandı. Cafer, bütün ağırlığıyla yüklenip baltayı aniden yukarı doğru çekerek çıkardı; cansızlaşan iblis kadının bedeni öne doğru yığıldı. Cafer, ayaklarıyla ittiği bu ağır cesedi uçurumun o korkunç kenarından aşağıya doğru savurdu. Al Ana’nın düşerken bedeni, uçurumun kıyısındaki dik ve ucu bıçak gibi sivri olan dev bir kaya parçasının üzerine tam ortasından çarparak saplanıp kaldı.

Uçurumun kenarından aşağıya, o sivri kayaya asılı duran cesede son bir kez bakan Cafer, derin ve yorgun bir soluk bırakarak arkasını döndü.

— Cafer (Kendi kendine, kararlı ve hırıltılı bir sesle): Bitti...

Sırtını dikleştirip baltasını omzuna yerleştiren Cafer, Erlik’e giden o karanlık ve uzun yolda yürümeye devam etti.

Uçurumun kıyısındaki o sivri kayaya saplanmış cesedi arkasında bırakarak adımlarını sıkıştıran Cafer, dağ geçidinin çıkışındaki loş ve kasvetli vadiye adım attığı an, karşısındaki toprağın titrediğini hissetti. Havayı donduran o tanıdık ve keskin buz kokusuyla birlikte yolun ortasında parlayan mavi bir sis bulutu yükseldi; sisin içinden sıyrılarak çıkan yine Al Ana’dan başkası değildi. Daha birkaç dakika önce uçurumdan aşağıya attığı kadını karşısında, hiçbir şey olmamış gibi dikilirken gören Cafer’in sabrı sonunda taşıdı.

— Cafer (Dişlerini sıkarak, öfkeyle haykırarak): Bu kadarı da fazla! Her defasında karşıma çıkıp durmaktan bıkmadın mı? Hangi büyü seni böyle ölümden çekip alıyor?

Al Ana, yüzünde alaycı ve dondurucu bir sırıtışla başını hafifçe yana eğdi, gözlerindeki o karanlık parıltıyla birlikte buz kesen sesini vadiye saldı:

— Al Ana (Koyulaşan, buz gibi bir kahkahayla): Fazla değil, Cafer... Az bile! Senin gibi bir ölümlünün bu karanlık diyardan canlı çıkması imkansız. Benimle başa çıkabileceğini mi sandın?

Kadının bu sözlerinin ardından bedeni garip bir şekilde titreyerek ortadan ikiye, ardından üçe bölündü. Saniyeler içinde birebir aynı silüete, aynı dondurucu aura ve nefret dolu bakışlara sahip **üç tane Al Ana** caferin etrafını sararak devasa bir çember oluşturdu. Hiç vakit kaybetmeden ellerindeki sivri buz mızraklarını savurarak aynı anda Cafer’in üzerine saldırdılar.

Savaş, vadinin o sert ve taşlık zemininde vahşi bir gürültüyle patlak verdi. Üçlü kolların koordineli ve acımasız hamleleri karşısında Cafer anlık bir şaşkınlık yaşasa da, refleksleriyle iki ucu mızraklı baltasını havaya kaldırdı. Sağdan gelen Al Ana’nın mızrak darbesini baltanın sapıyla bloklarken, sol taraftan sinsi bir açıyla yaklaşan ikinci Al Ana’nın dondurucu bıçak darbesi sırtındaki zırhı sıyırıp geçti; derisini yakan o keskin soğuklukla birlikte Cafer acıyla hırladı. Üç iblis kadın o kadar hızlı ve eş zamanlı hareket ediyordu ki, nefes alacak bir saniye bile bulamayan Cafer, darbenin etkisinden kurtulmak için kendini yere attı ve hızla takla atarak çemberin dışına sıçradı.

— Cafer (Soluk soluğa, kan damlayan yüzüyle): Üç olmanız bu sondan kaçabileceğiniz anlamına gelmiyor!

Üçlü zihnini ve güçlerini birleştirerek yeniden üzerine atıldığında, Cafer bu kez pes etmeyerek içindeki altı elementin o kavurucu öfkesini damarlarında patlattı. Üzerine gelen sağdaki Al Ana’nın hamlesini ustaca savuşturduktan sonra, baltanın mızrak ucunu var olan tüm gücüyle onun göğsüne saplayıp kenara savurdu; o kopya yok olup buz tozu halinde havaya karıştı. Arkasından hızla saldıran ikinci Al Ana ise Cafer’in dönerek savurduğu baltanın demir darbesinden kaçamayarak kafasından ağır bir darbe aldı ve o da çığlıklar içinde parça parça olup yok oldu.

Ortada sadece **tek bir Al Ana** kalmıştı; ancak kadın yenilgiyi kabul etmek yerine dudaklarında hâlâ o korkunç gülümsemeyle geriye doğru birkaç adım attı. Gözlerini Cafer’in göz bebeklerine dikerek bedenini yeniden karanlık bir enerjiyle sarmaladı ve bir kez daha bölünmeye başladı. Saniyeler içinde bu çoğalma durmaksızın devam etti; vadinin o karanlık zemini dondurucu birer heykel gibi çoğalan bu iblis kadınlarla doldu ve sayıları tam **yediye** ulaştı. Yedi tane Al Ana, ellerinde ölüm saçan mızraklarıyla aynı anda Cafer’in etrafını kusursuz bir ölüm çemberiyle kuşattı.

— Cafer (Gözlerini yedi bedenin üzerinde sabitleyip, fısıltıyla): İster yedi olun, ister yetmiş... Gözümü üzerinizden bir saniye bile ayırmayacağım. Gerçek olanı bulmak zor değil.

Cafer, o yedi kopya arasından asıl enerjinin, o derin ve sinsi nefretin yayıldığı kaynağı sezgileriyle yakaladı. Yedi iblis kadın aynı anda havaya sıçrayıp ölümcül mızraklarını indirmek için hücuma geçtiği an, Cafer gözlerini tek birine dikti ve olağanüstü bir hızla hareket etti. Diğer altı kopya boşluğa mızraklarını saplarken, Cafer doğrudan hedef aldığı **gerçek Al Ana’nın** üzerine yürüyüp iki ucu mızraklı baltasının o keskin mızrak ucuyla kadının omzunu ve gövdesini derinlemesine yaraladı.

Gerçek Al Ana acıyla çığlık atarak yere, çamurlu toprağın üzerine dizüstü çöktü; onun yaralanmasıyla birlikte etraftaki diğer altı silüet birer sis bulutu gibi aniden eriyip tamamen yok oldu.

Nefes nefese kalan, vücudu kanlar içinde ve mızrağından yaralar sızan Al Ana, son bir çabayla başını kaldırıp Cafer’e baktı; sesindeki o dondurucu kibir yerini aciz bir titremeye bırakmıştı.

— Al Ana (Titreyen, nefes nefese bir sesle): Sen... Sen şerefli bir savaşçısın, Cafer... Yaralı bir kadını, savunmasız birini öldürmek senin o dillerden düşürmediğin şerefine sığar mı? Dur ve hayatımı bağışla...

Cafer, kanlar sızan yüzüyle durdu; elindeki mızraklı baltayı sıkıca kavururken gözlerindeki o kararlı ve acımasız ateş bir an bile sönmedi.

— Cafer (Soğuk ve kesin bir tonla): Ben şerefi olanlarla savaşırım... Şerefi olmayanları ve bu toprakları karanlığa boğanları ise doğrudan cehenneme gönderirim.

Sözlerini bitirdiği an hiçbir tereddüt göstermeyen Cafer, mızraklı baltasını var olan tüm gücüyle ileriye doğru itti; keskin demir uç Al Ana’nın göğsünü delip geçerek doğrudan kalbinin tam merkezine saplandı. Al Ana’nın gözlerindeki o son dondurucu ışık da sönerek tamamen karardı; bedeni kaskatı kesilerek yere yığıldı.

Cafer baltasını saplandığı yerden çekip çıkardı, arkasında bıraktığı bu son engelin ardından sırtını dikleştirerek Erlik’in sarayına giden o karanlık ve engebeli yolda yürümeye devam etti.