2. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
1 BÖLÜM
Manna’nın yeşil tarlalarını ve denizlerin o köpüklü kıyılarını arkada bırakan gemi, uzun ve çetin bir yolculuğun ardından Cafer’i uçsuz bucaksız bozkırların ve göğe tırmanan devasa zirvelerin diyarına, Altay Dağları’nın eteklerine bırakmıştı. Aradan elli koca yıl geçmişti; lakin bir tanrının kanını taşıyan, evrenin en kadim güçleriyle yoğrulmuş bu bedende zaman sanki donmuş gibiydi. Yüzünde, yaşadığı o devasa kıyametlerin ve dinmeyen içsel fırtınaların bıraktığı hafif, sert bir sakal gölgesi belirmişti; saçlarında tek bir ak tel dahi yoktu. Tanrı olmanın o mutlak dokunulmazlığı sayesinde bedeni yaşlanmaya direnmiş, genç ve diri kalmıştı. Lakin asıl esreyen, içten içe çürüyen şey bedeni değil; o omuzlara binen asırların ağırlığıyla iyice yorulmuş, darmadağın olmuş ruhuydu.
O, artık eski yıkıcı öfkesinin kurbanı olan o hırslı tanrı katili değildi. İçindeki o kudretli elementleri —yıldızların kör edici ışıltısını, suların o coşkun öfkesini, toprağın katı ağırlığını ve en önemlisi, her salındığında bir diyarı kül eden o yıkıcı yıldırım elementini— neredeyse tamamen mühürlemişti. Hepsini aynı anda serbest bırakmanın, geçmişte Manna’da olduğu gibi masum dünyayı bir kez daha felakete sürükleyeceğini çok iyi biliyordu. Şimdi sadece rüzgâr ve doğa elementlerinin o hafif fısıltısını, o da gerçekten gerek duydukça, neredeyse hiç kimse fark etmeyecek kadar sönük bir şekilde kullanıyordu. Öfkesini dizginlemeyi, içindeki o volkanı derinlere gömmeyi öğrenmişti; çünkü öğrendiği en acı ders, bir tanrının öfkesinin bedelini her zaman ölümlülerin ödediği gerçeğiydi.
Altay Dağları’nın en yüksek, buz tutmuş sarp tepelerinden birinin sırtına kurulmuş olan Cafer, aşağılarda insan hayatının akıp gittiği o küçük vadiyi seyrediyordu. Dağın eteklerindeki bozkır kasabasında yaşayan insanlar, ellerini göğe açmış, ulu Tengri’ye dualar ediyor, başlarına gelebilecek felaketlerden korunmak için yalvarıyorlardı. Zaman zaman köyün ihtiyar kamları (şamanları), ellerinde davulları ve ardıç tütsüleriyle kutsal ateşin etrafında dönerek ayinler düzenliyor, gökle yer arasındaki bağları kurmaya, tanrılara haber uçurmaya çalışıyorlardı. O şamanların davul sesleri, rüzgârın uğultusuna karışarak dağın bu buzlu zirvesine kadar ulaşıyordu.
Cafer, o ayinleri ve insanların o aciz yakarışlarını uzaktan, kayıtsız bir sessizlikle izliyordu. Günlerini dağlarda tek başına avlanarak, ormanın vahşi doğasında iz sürerek, insanlardan tamamen uzakta geçiriyordu. Kendi sığınmagahı olan bu sert coğrafyada hayatta kalmak onun için çocuk oyuncağıydı; lakin ne avlandığı etin tadı damağında kalıyordu ne de sığındığı bu mağaralar ona huzur veriyordu.
Ruhu, hâlâ Manna’da kendi elleriyle kopardığı o kıyametin, o günahsız insanların dökülen kanlarının ve yıkılan dünyanın vicdan azabıyla parça parçaydışındı. Gözlerini kapatıp rüzgârın sesini dinlediği her an, o günlerin çığlıkları kulaklarında çınlıyor, içindeki o boşluk zihnini kemiriyordu. Yüksek zirveden aşağıya, hayatın akıp gittiği o topraklara bakan Cafer, ölümsüzlüğün ve ebedi yalnızlığın bu dağ başındaki en sessiz mahkûmu olarak rüzgârın içinde kayboluyordu.
Altay Dağları’nın o dondurucu ve kimsesiz zirvelerinde geçen her gün, Cafer’in omuzlarındaki asırlık yükü biraz daha ağırlaştırıyordu. Hayat, nefes almak bile artık göğsüne saplanan paslı bir bıçak gibiydi; var olmak, o sonsuz vicdan azabının içinde her an yeniden boğulmaktan başka bir şey değildi. İçindeki o dinmeyen boşluk, ruhunu yavaş yavaş kemirirken, bu amansız hayata ve ölümsüzlüğün o iğrenç lanetine kendi elleriyle son verme arzusu yeniden depreşti. Daha önce defalarca denemiş, her defasında ölümün o soğuk elleri ondan kaçmış ya da bedenindeki ilahi mühürler onu hayata geri tıkamıştı. Lakin bu kez içindeki o dayanılmaz sıkışmışlık hissi, onu bir kez daha o kaçınılmaz sona doğru sürükledi.
Dağın sarp ve kayalık sırtından aşağıya, ormanın o yoğun ve kasvetli derinliklerine doğru yürümeye başladı. Geniş omuzlarına attığı kalın, sağlam bir urganı (ipi) sıkıca kavurmuştu. Adımları ağır, zihni tamamen o son kararın koyu karanlığıyla kaplıydı. Ormanın içerisine doğru ilerledikçe, ağaçların sıklığı ve tepeleri örten devasa dallar gökyüzünü tamamen kapatarak ortalığı loş, gotik bir tünele çevirdi. Tek bir düşüncesi vardı: *Belki bu kez boynumu sıkan o urgan nefesimi tamamen keser, belki bu kez bu beden ruhumu daha fazla taşıyamaz ve nihayet ebedi bir sessizliğe kavuşurum.*
Ormanın en sakin, en ücra köşelerine kadar varan Cafer, başını kaldırıp etrafındaki devasa gövdeli ağaçları incelemeye başladı. Aradığı şey belliydi; iki metreden çok daha yüksek bir boyu tutacak, gövdesi kalın ve en az bir insanın ağırlığını taşıyıp o ipi gururla asabileceği kudretli bir dal bulmalıydı. Gözleri ormanda hızla gezindi ve kısa süre sonra tam aradığı gibi, asırlık, kalın kollarıyla göğe tırmanan kocaman, ulu bir çam ağacının önünde durdu.
Duraksamadan hazırlığına koyuldu. İpin bir ucunu ustaca ve büyük bir maharetle ağacın en sağlam dalına fırlattı; urganın diğer ucunu ise sağlam bir düğümle iyice bağladı. Kalbi, uzun yıllardır ilk kez bu kadar hızlı ve heyecanla atıyordu; ölümün eşiğinde olmanın o garip huzuru damarlarında dolaşıyordu. Titreyen ama kararlı elleriyle ipin ilmiğini açtı, boynuna geçirmek üzere hazırladı. Tam o sırada, ormanın o derin ve ıssız sessizliğini yırtan ince, narin ve aciz bir ses kulaklarına çalındı.
Bir bebek sesi.
Cafer olduğu yerde çivilenmiş gibi durdu. Boynuna geçirmek üzere olduğu ipi tutan elleri havada asılı kaldı. Derin bir nefes alarak kulak kabarttı; ses yanılmıyordu, ağaçların arasından gelen kesik kesik, çaresiz bir ağlama sesiydi. İçindeki o ölüm kararı bir anda sarsıldı. İpi boynundan yavaşça çıkardı, yere bıraktı ve başını sesin geldiği yöne çevirip adımlarını o karanlık sık sıklığın içine doğru yönlendirdi.
Sesin kaynağına ulaştığında gördüğü manzara, Cafer’in asırlık ömründe şahit olduğu en tuhaf ve en büyüleyici şeydi.
Yerde, kalın kar yığınlarının ve çam iğnelerinin ortasında kurulan küçük bir oyukta, bembeyaz kürkleri ay ışığı gibi parlayan dişi bir kurt duruyordu. Kurdun hemen önünde ise minicik, savunmasız bir insan yavrusu ağlıyordu. Bembeyaz kurt, korkunç dişlerini göstermek yerine, sanki o küçük bebeği korumaya çalışıyor, gövdesiyle onu soğuktan saklıyor ve yalayarak sakinleştirmeye çabalayan şefkatli hareketler yapıyordu. Bu vahşi doğanın ortasındaki kurt, o masum canın adeta koruyucu meleği kesilmişti.
Cafer yavaşça, ellerini iki yana açarak onlara doğru bir adım attı. Dişi kurt anında başını kaldırdı, tüyleri diken diken oldu ve Cafer’e doğru hırlayarak vahşi sarı gözleriyle tehlike sinyali verdi. Lakin Cafer durdu; içindeki o sakinliği, o öfkesiz ve yorgun ruhunu kurda hissettirdi. Kurt, gelen adamın gözlerindeki o derin hüzne ve kötülükten arınmış boşluğa baktı. Hayvanların o kusursuz sezgisiyle, bu adamın o bebeğe zarar vermeyeceğini, aksine onun da bu dünyada en az o bebek kadar kimsesiz ve yaralı olduğunu anladı. Kurt yavaşça hırlamasını kesti, geri çekildi.
Cafer dizlerinin üstüne çöktü ve o minik bebeğe doğru uzandı.
Bebek o kadar masum, o kadar saf bir şekilde ağlıyordu ki, teni porselen gibi beyaz, nefesi ise kış ayazında tüten en temiz buhar gibiydi. Üzerinde derme çatma, incecik bezlerden başka hiçbir şey yoktu; yüz hatları o kadar kusursuzdu ki, bu sert ve acımasız dağ coğrafyasına ait olmadığı ilk bakışta belli oluyordu. Cafer titreyen elleriyle bebeği yavaşça kucakladı, göğsüne bastırdı.
Tuhaf bir mucize gerçekleşti; o minik bebek, Cafer’in sert ve buz tutmuş kollarının arasına girdiği an ağlamayı kesti. Derin bir nefes aldı ve sanki asırlardır aradığı o güvenli limanı bulmuş gibi minik ellerini Cafer’in cübbesinin kıvrımlarına sıkıca sararak huzurla sakinleşti. Bebeğin o saf varlığı, Cafer’in göğsündeki o demir gibi ağır yükü bir an için hafifletti; ruhunun derinliklerine sızan sıcak bir dalga, tüm o donmuş duvarları çatlattı.
Bunu gören bembeyaz dişi kurt, başını minnetle ve saygıyla öne eğdi. Ardından arkasını dönerek ormanın koyu gölgeleri arasında sessizce gözden kayboldu.
Cafer, kollarında huzurla uyuyan o minik bebekle baş başa kaldığı yerde uzun süre kıpırtısız kaldı. Kendini öldürmeye geldiği o ulu ağacın altından, bu kez kollarında masum bir hayatla kalktı. Yavaşça adımlarını geri çevirdi ve o minik canı sarmalayıp koruyarak, dağın yamacındaki taş evine doğru yürümeye başladı.
