25. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ

24 BÖLÜM

Keskin Kalem

Badış Han’ın cesedini ve ruhlarına kavuşup yavaşça ayağa kalkmaya başlayan insanları geride bırakan Cafer, zirveye giden patikada ilerlemeyi sürdürdü. Ağaçlar bu noktada tamamen can vermiş, gökyüzünü kapatan kara bulutlar dağın üzerine devasa bir kubbe gibi çökmüştü. Birkaç yüz adım daha attığında, önündeki patika birden genişledi ve ormanın ortasında insanı kör eden bir ıssızlığın hüküm sürdüğü devasa, basık bir düzlüğe açıldı.

Burada doğanın kendisi bile katledilmişti. Toprak, sanki yüzyıllardır asitlenmiş gibi kapkaraydı ve bu ölü arazinin üzerine düzenli sıralar halinde kazılmış yüzlerce mezar yayılıyordu. Mezarların bazıları yeni kazılmış gibi toprakları taze ve nemliydi, bazıları ise insanı dehşete düşüren bir şekilde yarı açık bırakılmış, içinden çıkan çürümüş kefen bezleri ve iskelet kolları rüzgârda titriyordu. Toprağın derinliklerinden sızan ağır bir çürüntü kokusu ve mezar taşlarının üzerine sinmiş olan o kurşuni sis, manzarayı daha da boğucu kılıyordu. Ortada ne bir kuş sesi ne de rüzgârın o vahşi uğultusu vardı; burası adeta ölümün kendi elleriyle kazıp mühürlediği, yaşayan hiçbir varlığın adım atmaması gereken kadim bir mezarlıktı. Cafer, iki ucu mızraklı baltasını elinde sıkıca tutarak bu korkunç mezarlığın ortasından geçen dar patikaya adımını attı. Çizmelerinin altındaki toprağın çıkardığı o boğuk ses, bu sessizlikte çarparak yankılanıyordu.

Mezarlığın tam ortasındaki en büyük ve derin kazılmış çukurun kenarına geldiğinde, hava aniden buz gibi bir rüzgârla sarsıldı.

O taze kazılmış mezar çukurunun hemen kıyısında, üzerinde kanlı ve soluk renkli yırtık giysiler olan bir kadın figürü duruyordu. Kadının teni kireç gibi bem beyazdı, adeta gün yüzü görmemiş bir ceset gibi saydam ve hastalıklı bir parlaklığa sahipsidi. En korkunç yeri ise yüzüydü; göz çukurlarında bebek gözü gibi donuk değil, avını bekleyen bir yılanınki gibi parlak, sapsarı ve hırsla parlayan iki gözü doğrudan Cafer’e dikilmişti. Ağzından sızan siyah bir leke çenesine doğru akıyor, saçları ise ölümün o soğuk nefesiyle havada asılı gibi duruyordu.

Cafer durdu; baltasını hafifçe öne doğru eğerek gözlerini o solgun tenli kadının sapsarı bakışlarına kilitledi.

— Kadın (Mezarın kenarından doğrulup, boğazının derinliklerinden gelen hırıltılı, tüyler ürpertici ve buz gibi bir sesle): Ne kadar tırmanırsan tırman, ne kadar can alırsan al Cafer... Başaramayacaksın.
— Cafer (Gözlerini kısarak, dişlerinin arasından net ve sarsılmaz bir tonda): Bunu o dağın tepesinde saklanan iblis babana da söylersin... O mezarlar sizin gibi soysuzlar için kazıldı, benim için değil.
— Kadın (Yüzünde yavaşça yayılan, insana ölüm hissi veren zehirli bir tebessümle): Sen hâlâ bir adamın kılıçla bir tanrıyı yenebileceğini sanıyorsun... Karanlığın tanrısı ve bu dağların gerçek efendisi Erlik uykudan uyandı. O kazanacak, senin o akıttığın bütün kanlar ise sadece onun tahtının harcı olacak!

Kadın bu cümleleri bitirdiği an, bedeni sanki rüzgârla savrulan bir kül yığını gibi aniden içe doğru çöktü. Ne bir ses çıkardı ne de geriye bir iz bıraktı; saniyeler içinde o solgun suret tamamen havaya karışarak yok oldu. Ortada sadece o kazılmış mezarların soğukluğu, taze toprağın kokusu ve Cafer’in bu ölüm vadisinde tek başına yankılanan nefesi kaldı. Cafer arkasına bakmadan, o mezarlık yolunu geride bırakıp zirveye doğru tırmanışına devam etti.

Mezarlığın o buz kesen ve solgun kadının kaybolduğu ıssız düzlüğünü geride bırakan Cafer, zirveye giden patikanın dağ gövdesine açılan devasa, karanlık bir ağza benzediği noktaya ulaştı. Burası Erlik’in yeraltındaki demir ocaklarının ve köleleştirilmiş ruhların zindanlarının bulunduğu kadim bir madendi. İçeriye doğru uzanan dev kaya tünelinden dışarıya doğru keskin bir demir tozu, yanmış kömür ve acı bir sülfür kokusu yayılıyordu. Cafer, en ufak bir tereddüt göstermeksizin o katran karası karanlığın içine doğru adımlarını attı.

Tünelin içine girdiği an, ayaklarının altında çıtırdayan şeyin toprak değil, binlerce ufalanmış insan kemiği olduğunu fark etti. Duvarlara asılı duran, solgun yeşil bir alevle yanan meşalelerin titrek ışığı altında içerinin dehşet verici manzarası gözler önüne serildi.

Yerin metrelerce altında, devasa demir kolonların ve kayadan oyulmuş sütunların arasında hareket eden silüetler belirdi. Bunlar ne sıradan çamur askerleri ne de ormanın mutant yaratıklarıydı; bunlar yarı insan, yarı siyah iskelet olan, etleri erimiş ama lanetli iradeleriyle hâlâ çalışmaya ve öldürmeye mahkûm edilmiş madenci ölülerdi. Ellerinde paslı kazmalar, ağır kürekler ve demir çekiçlerle tünelin karanlığından süzülerek Cafer’in üzerine doğru yürümeye başladılar. Boğazlarından gelen hırıltılı nefesler ve ellerindeki metal aletlerin taşa sürtünürken çıkardığı o kulak tırmalayan tiz sesler, madenin tavanlarında yankılanıyordu.

Cafer durdu; yüzündeki o sert çizgiler meşale ışığında daha da belirginleşti. Sağ elini uzatıp iki ucu mızraklı ağır baltasının sopasını kavradı ve metali parmaklarının arasında sıkıca sabitledi.

Kalabalık ölü madenci sürüsü, aç kurtlar gibi bir anda üzerine atıldı. En önde koşan iskeletimsi yaratık, elindeki paslı kazmayı Cafer’in kafasına indirmek için havaya kaldırdı. Cafer gövdesini hafifçe sola kaydırarak darbeyi boşa çıkardı; aynı anda baltanın demir ağzıyla yaratığın göğüs kafesine sert bir darbe indirdi. Kemiklerin çatırtıyla parçalandığı o anda yaratık geriye doğru savruldu.

Fakat sayıları o kadar fazlaydı ki, tünelin dört bir yanından üzerine akın ediyorlardı. İkinci bir yaratık küreğini savurarak bacaklarına nişan aldığında, Cafer havaya sıçradı; havadayken döner hareketle baltanın arka mızrak ucunu arkasındaki başka bir iskeletin göz çukuruna sapladı ve onu duvara mıhladı. Yere indiği gibi etrafını saran üç madenci ölüye karşı baltasını bir değirmen taşı gibi çevirmeye başladı.

Metal clang sesleri, kıvılcımlar ve ölülerin hırıltıları madenin içinde birbirine karışmıştı. Cafer, daracık tünelde kusursuz bir katilin çevikliğiyle hareket ediyordu. Birinin kazmasını baltanın sapıyla bloke ederken, diğeri sol omzuna doğru pençe atınca dirseğiyle vurarak onu uzaklaştırdı; ardından baltanın her iki ucunu ölümcül bir ustalıkla kullanarak yaratıkların kafataslarını ve köhne gövdelerini birer birer paramparça etti. Siyah tozlar, paslı demir parçaları ve un ufak olmuş kemikler etrafa saçılırken, Cafer’in nefes alış verişleri bu karanlık tünelde tek düzenli ses olarak kaldı.

Son kalan madenci iskeletini de mızrak ucuna geçirip yere serdiğinde, ortalık tamamen sükûnete büründü. Cafer, alnından süzülen teri elinin tersiyle sildi; baltasının kan ve pas bulaşmış çeliğini gözden geçirdikten sonra, o derin madenin daha da karanlık olan iç kısımlarına doğru yürüyüşünü sürdürdü.