48. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
47 BÖLÜM
Taş köprünün ardında uzanan, yerin ve göğün kurşuni birer kabusa döndüğü o ıssız düzlükte adımlarını sürdüren Cafer, yolun ortasını kaplayan yoğun ve yapışkan sisin içinde birden duraksadı. Havanın sıcaklığı aniden sıfırın altına düşerken, kulakları tırmalayan, zihnin en derin köşelerini donduran o tuhaf ve hırıltılı çığlıklar etrafı sardı. Sisin aralanmasıyla birlikte, insan suretinde ama gövdesinden yükselen **üç uzun boynu ve bu boyunların üzerine yerleşmiş üç sıska, beyaz derili korkunç kafasıyla** adeta insanın kanını donduran ucube bir yaratık yolun ortasında belirdi. Üzerindeki parça parça olmuş kefene benzer giysisi ve boş bakışlı göz çukurlarıyla bu varlık, yeraltının en hastalıklı kabusundan fırlamış gibiydi.
Üç kafası da aynı anda farklı yönlere dönerek tizlik ve kalınlık arasında mekik dokuyan o tüyler ürpertici sesleri çıkarmaya devam ederken, Cafer iki ucu mızraklı baltasını kavrayıp yüz kaslarını gerdi; gözlerinde en ufak bir irkilme bile yoktu.
— Cafer (Sakin, tok ve buz gibi bir sesle): Sesin insanı ürkütmeye yeter ama boşuna uğraşma... Ben bu yolda senden çok daha korkunçlarını ve çok daha büyüklerini gördüm, devirdiğim bedenlerin kervanı senin gibi ucubelerle dolu.
Cafer’in bu küçümseyen ve meydan okuyan sözleri karşısında yaratığın üç başı da aynı anda çılgınca sarsıldı; ağızlarından salyalar akıtarak üç ayrı koldan ölümcül bir hızla Cafer’in üzerine atıldılar.
Savaş, kurşuni düzlüğün çamurlu ve kirli zemininde aniden patlak verdi. Yaratığın üç uzun boynu, adeta birer yılan gibi bağımsız hareket ederek farklı açıdan Cafer’e saldırıyor; dişleriyle parçalamak ve pençeleriyle zırhını delmek istiyordu. Sol taraftaki kafa hızla ileri atılıp dişlerini Cafer’in omzuna geçirmek istediğinde, Cafer gövdesini esnetip rüzgâr elementini ayaklarında patlattı; sol başın hamlesini baltasının sapıyla sertçe iterek savuşturdu.
Ancak tehlike bitmemişti; sağ taraftaki ikinci kafa kamçı gibi savrularak Cafer’in yan profilini hedef aldı. Cafer havaya doğru hafifçe sıçrayıp dönme momentumunu kullandı ve iki ucu mızraklı baltasını büyük bir savurmayla o sağdaki uzun ve beyaz boynun tam ortasına indirdi.
*Şaaak!*
Keskin mızrak ucu, yaratığın sağ boynunu omurgasından koparıp geçerek havaya koyu, renksiz bir irin fışkırttı. Sağ kafa kopup yere düşerken, yaratığın çıkardığı o tuhaf ses bir anda boğuk bir çığlığa dönüştü. Kalan iki baş, can havliyle ve daha da büyük bir öfkeyle Cafer’in üzerine çullandı. Ortadaki baş zehirli nefesini doğrudan Cafer’in yüzüne üflerken, sol baş kollarını ve pençelerini savurarak zırhını tırmalamaya başladı.
Cafer, üzerindeki bu ezici ağırlığa ve yaratığın yaydığı dondurucu soğuğa karşı kaslarını sonuna kadar gerdi. İçindeki o inatçı öfkeyi ve cesareti serbest bırakarak sol ayağını yere mıhladı. Ortadaki devasa uzun boynun üzerine doğru vahşi bir hamle yapan Cafer, baltasını iki eliyle kavrayıp havada yarım bir daire çizecek şekilde savurdu. Keskin demir ağız, ortadaki uzun boynun tam kökünden girerek o kemikli yapıyı paramparça etti ve ikinci kafayı da gövdeden ayırdı.
Ortada sadece tek bir baş kalmıştı; yaratık ölüm korkusunu o an zihninde hisseder gibi titredi, ancak geri çekilmeye vaktİ yoktu. Cafer, son kalan sol başın da üzerine yürüyerek baltasını havaya kaldırdı ve son darbeyi indirmek için var gücüyle savurdu.
*Çatırt!*
Son baş da gövdeden koparak çamurlu toprağa yuvarlanırken, başsız kalan devasa beyaz gövde kaskatı kesilerek yere devrildi. Etrafa yayılan o dondurucu ve hastalıklı hava yavaşça dağılırken, Cafer soluk soluğa kalarak kanlar içindeki baltasını omzuna yasladı. Yerde yatan üç başı ve cesedi arkasında bırakan Cafer, Erlik’in sarayına giden yolda kararlı adımlarla ilerlemeyi sürdürdü.
Taş köprünün ardından uzanan dar ve zehirli patikayı geride bırakan Cafer, Erlik’in sarayının dış kapısının önüne çıktığı an, etrafı saran o ağır ve hastalıklı kokuyla adeta boğulacak gibi oldu. Yerin ve göğün kana bulandığı bu son eşikte, yolun ortasında duran beyaz, çıplak ve vücudu ölümcül siyah lekelerle kaplı ucube silüet yavaşça başını kaldırdı. Bu, Erlik’in dokuzuncu ve son kızı, hastalıkların ve vebanın efendisi **Tamga**’ydı. Sol elinde hâlâ taze ve boğuk bir ritimle çarpan devasa bir kalbi tutan Tamga, boş ve tiksindirici bakışlarını Cafer’e dikti.
Cafer, iki ucu mızraklı baltasını yere saplayıp kanlar içindeki yüzünü hafifçe yukarı kaldırdı; gözlerindeki öfke, bu diyarın tüm acılarını yakıp kül edecek kadar parlaktı.
— Cafer (Sert, suçlayıcı ve tavizsiz bir sesle): Senin ve kardeşlerinin yaydığı bu hastalıklar, bu vebalar masum insanları bu hale getirdi... Günlerdir bu topraklarda dökülen her damla kanın, çekilen her acının müsebbibi sensin.
Tamga, sol elinde sıktığı o kanlı kalbi biraz daha bastırırken, yüzündeki o bozuk ve çürük deriyi gererekten yapışkan, zehirli bir gülümsemeyle karşılık verdi.
— Tamga (Hırıltılı, genzinden gelen ve buz gibi bir tonla): Hastalıklar zayıfları seçer, güçlülere ise hiçbir şey yapamaz... Eğer o insanların hepsi bu kadar aciz ve zayıfsa, bu benim suçum değil, doğanın kanunudur. Sen o kusursuz sandığın gücünle buraya kadar geldin ama bugün burada o gücün son bulacak!
Tamga’nın bu meydan okuyan haykırışıyla birlikte yer yerinden oynadı. Sol elinde tuttuğu o atan kalp, göğsündeki devasa ve kanlı bir yarıktan içeriye doğru çekilirken, Tamga’nın narin ve hastalıklı bedeni aniden korkunç bir dönüşüm geçirmeye başladı. Omuzlarından dışarıya doğru sivri, kemiksi dikenler fırladı; kasları devasa bir boyuta ulaşarak şişti, boynu kalınlaştı ve ağzı kulaklarına varan, sıra sıra iğne gibi keskin dişlerle dolu bir canavar suretine büründü. Vücudundaki siyah lekeler daha da koyulaşarak etrafa zehirli bir buhar yaymaya başladı. Karşısındaki varlık artık bir kadından ziyade, cehennemin en derin katından fırlamış saf bir yıkım makinesiydi.
Tamga, ikinci formunun verdiği o devasa kütle ve yıkıcı güçle tek bir hamlede yerini terk etti ve doğrudan Cafer’in üzerine fırladı. Savaş, Erlik’in sarayının kapısındaki o geniş taş meydanda dehşet verici bir gürültüyle koptu. Tamga, havada devasa pençelerini savurarak Cafer’in kafasını koparmak istedi; Cafer son anda kendini yere bırakarak kaydı, ancak yaratığın savurduğu pençenin rüzgârı bile zırhının omzunu çizip geçerken tenini yaktı.
Cafer yerden kalkar kalkmaz rüzgâr elementini ayaklarında patlattı ve iki ucu mızraklı baltasını büyük bir hınçla Tamga’nın böğrüne doğru savurdu. Demir uç, yaratığın kalınlaşmış ve zırhlaşmış derisine çarptığı an metalik bir kıvılcım çıkardı; bu darbe Tamga’yı durdurmaya yetmedi ama öfkesini katbekat artırdı. Tamga, o devasa ve sivri dikenli omuzlarıyla Cafer’e çarparak onu metrelerce geriye savurdu. Cafer sırtını sert bir sütuna çarptığında ağzından koyu bir kan sızdı, ancak soluk borusundan yükselen o inatçı nefesle yeniden ayağa kalktı.
Yaratık, ikinci formunun verdiği o katlanmış güçle durmaksızın saldırıyor, her yumruğunda yeri sarsıyordu. Tamga, ellerinden yayılan zehirli veba enerjisini doğrudan Cafer’in üzerine kustuğunda, etraftaki taşlar erimeye başladı. Cafer, bu zehirli dalgadan kaçmak için çevik bir manevrayla sağa atıldı, ancak yaratığın kamçı gibi savrulan pençesi bacağını sıyırdı. Derisinin yandığını hisseden Cafer, artık bu ölüm dansını bitirmesi gerektiğini biliyordu.
Tamga, son bir kez kafasını geriye atıp kükreyerek bütün gücüyle Cafer’in üstüne koştu; göğsündeki o açık yara ve içindeki kalbin attığı nokta, bu devasa formun tek zayıf ve korumasız yeriydi. Cafer, yaratığın bu koca gövdeyle üzerine geldiği o saliselik anı bekledi. Tamga pençesini indirmek için havaya kalktığı an, Cafer tüm gücünü ve içindeki rüzgârın o keskin hızını bacaklarında ve kollarında topladı.
Doğrudan yaratığın üzerine doğru koşup son anda kayarak Tamga’nın bacakları arasından geçti ve arkasında belirdi. Vakit kaybetmeden iki ucu mızraklı baltasını iki eliyle havaya kaldırıp, yaratığın sırtından doğrudan o göğsündeki açık yaraya, hâlâ boğuk bir şekilde atan kalbin tam merkezine doğru var gücüyle sapladı.
*Çatırt! Küt!*
Demir mızrak ucu kaburgaları paramparça ederek içeri girdi ve Tamga’nın o karanlık kalbini ortadan ikiye yardı. Tamga’nın çıkardığı o kulak tırmalayan hırıltılı çığlık bir anda kesildi. Yaratığın devasa bedeni kaskatı kesilirken, gözlerindeki o hastalıklı veba ışığı yavaşça söndü. Tamga, dizlerinin üzerine çöktü ve ardından yüzüstü toprağa yığıldı.
Cafer, kanlar sızan bacağına ve yorgun düşmüş kollarına rağmen baltasını omzuna yasladı; derin ve kesik soluklarla nefes alarak, önünde açılan Erlik’in sarayının devasa kapısına doğru kararlı ve sarsılmaz adımlarla yürümeye başladı.
