43. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
42 BÖLÜM
Göklerin sesi uzaklaşıp ormanın derinliklerindeki kasvetli sessizlik yeniden tavan yaparken, Cafer adımlarını hızlandırarak dar ve kayalık patikada ilerlemeye devam etti. Çevresini saran o yoğun sisin içinden, adeta yerin yedi kat dibinden gelen yankılı ve alaycı sesler rüzgârla birlikte kulağına dolmaya başladı.
— Böğrü Han (Karanlığın içinden çınlayan, kalın ve tehditkâr bir sesle): Söyle bakalım yabancı... Göklerin hakimi Tengri yükseklerden seslenip sana ne dedi? Hangi boş vaatlerle kandırdı seni?
Sisin aralanmasıyla birlikte kayalıkların üzerine yaslanan **Odun Han**, o sıska ve siyah lekelerle kaplı gövdesini hafifçe öne eğerek alaycı bir gülümsemeyle lafa katıldı.
— Odun Han (Tiz ve hırıltılı bir kahkahayla): Ne diyecek ki... Bildiğin o büyük laflar, başkası değil; sadece içi boş umutlar verdi zavallı tanrıçasına güvenenlere!
Cafer, etrafında yankılanan bu seslerin sahibini aramak için adımlarını durdurdu; başını sağa sola çevirerek öfkeyle dolup taşan sesini sisin ortasına saldı.
— Cafer (Dişlerini sıkarak, meydan okuyan bir tonla): Saklanmayı bırakın da neden karşıma çıkmıyorsunuz pısırıklar? O dilleriniz cesaretinizden uzun!
— Odun Han (Karanlığın içinden adım adım öne çıkarken): Cesaret mi? Bu yabancı cidden çok cesur kardeşim... Hadi o zaman, daha fazla bekletmeyelim, ona hak ettiği ölümü ve bu diyarın kuralını bildirelim!
Odun Han’ın sözlerinin bitmesiyle birlikte, etraftaki gölgeler şiddetle dalgalandı ve kel, sakallı, devasa iri yarı göğsünden karanlık bir aura yayan **Böğrü Han** ile yanındaki çelimsiz, vücudu siyah lekelerle kaplı **Odun Han** aynı anda Cafer’in tam karşısında, yolun ortasında dikildiler.
Cafer, saniyeler içinde iki iblisin birden belirmesiyle birlikte hiç tereddüt etmeden iki ucu mızraklı baltasını kavrayıp havaya kaldırdı ve savunma pozisyonu aldı. Böğrü Han, gözlerindeki o kana susamış vahşetle ileri doğru bir adım atarken tok ve sarsıcı sesiyle kükredi.
— Böğrü Han (Öfkeyle ve kinle kükreyerek): Yere serdiğin, o canına kıydığın kardeşlerimizin intikamını tek tek alacağız senden, Cafer! Çekeceğin azap, bu diyarın gördüğü en büyük işkenceden yedi kat daha fazla olacak!
Böğrü Han’ın bu haykırışıyla birlikte ikisi birden aynı anda, yıkıcı bir rüzgâr gibi Cafer’in üzerine saldırdılar. Bu, ikiye bir yapılan, nefes kesen ve zekâ ile gücün sınandığı vahşi bir savaştı. Çelimsiz olan Odun Han, o inanılmaz çevikliği ve hızıyla bir ok gibi öne atıldı; elindeki keskin baltasını Cafer’in kafasına doğru peş peşe ve acımasız darbelerle indirmeye başladı. Odun Han’ın savurduğu her balta darbesi havada metalik çığlıklar koparırken, Cafer iki ucu mızraklı baltasını ustaca manevralarla yukarı kaldırarak gelen darbeleri büyük bir güçle savuşturdu.
Ancak tehlike sadece Odun Han’dan ibaret değildi; devasa yapılı Böğrü Han, yan taraftan ağır ve ezici adımlarla yaklaşarak göğsündeki o karanlık enerjiyi yumruğunda topladı ve Cafer’in böğrüne doğru yıkıcı bir yumruk savurdu. Cafer, gelen bu ağır darbeyi son anda fark edip kendini geriye doğru atarken, rüzgâr elementini ayaklarında patlatarak iki iblisin arasından sıyrıldı. Zeminde devasa bir çukur açılırken, Cafer dengesini bozmadan hemen toparlandı ve baltasını savurarak Odun Han’ın göğsüne doğru bir mızrak hamlesi yaptı. Odun Han son anda eğilerek ölümcül uçtan kıl payı kurtulurken, Böğrü Han arkadan kollarını açıp Cafer’i köşeye sıkıştırmak için üzerine atıldı.
Savaşın dozu tepe noktasına ulaştığında, etraftaki kayalar ve ağaçlar bu iki devasa gücün çatışmasıyla sarsıldı. Cafer, iki düşmanın aynı anda indirdiği koordineli saldırılara karşı var gücüyle direnirken, alnından süzülen terler ve kaslarındaki gerilme had safhadaydı. Ancak bu çarpışmanın henüz sonu değildi; Erlik’in bu iki sadık iblisi, bu ilk karşılaşmada tamamen yok olmayacaklarını, daha büyük bir hesaplaşma için geri döneceklerini bilerek stratejik bir hamle yaptılar.
Böğrü Han ve Odun Han, aynı anda geriye doğru birer adım atıp etraflarını saran o yoğun karanlık sisin içine doğru geri çekildiler. Vücutları saniyeler içinde sisle bütünleşirken, arkalarında bıraktıkları o son buz gibi tehditkâr gülüş havada asılı kaldı.
— Böğrü Han (Kaybolmadan önceki yankılı ve karanlık sesiyle): Bu sadece bir başlangıç, Cafer... Tekrar karşına çıkacağız, o zaman kaçacak delik bulamayacaksın!
İki iblis de tamamen gözden kaybolup ortadan yok olurken, Cafer soluk soluğa kalarak baltasına yaslandı. Etraftaki sessizlik yeniden hâkim olurken, sırtını dikleştirip yoluna devam eden Cafer, bu amansız mücadelenin henüz bitmediğini bilerek kararlı adımlarla ilerlemeyi sürdürdü.
İki iblisin karanlığın sisine karışıp gözden kaybolduğu o dar patikayı geride bırakan Cafer, adımlarını sıklaştırarak ormanın daha da alçak, havası ağır ve bataklık kokan kısmına doğru ilerlemeye devam etti. Çevredeki ağaçların gövdeleri tamamen kararmış, yapraklar dökülmüş ve toprak yavaş yavaş cıvık bir balçık haline gelmişti. Havadaki nem, teni yakan kirli ve sülfürlü bir buharla birleşirken, yerin altından gelen hışırtılı ve çatırtılı sesler vadinin sessizliğini bozdu.
Yolun ortasında, akarsu yataklarının taşmasıyla oluşmuş gibi duran derin ve pis kokulu su birikintilerinin içinden, adeta çamurla yoğrulmuş cesetler gibi süzülen silüetler yükselmeye başladı. Bunlar Erlik’in kirli sularla kaplı, üzerleri yeşil yosunlarla ve çürümüş et parçalarıyla örtülü **çürümüş askerleriydi**. Yüz hatları erimiş, göz çukurları bomboş olan bu ucube varlıklar, ağızlarından salyalar ve kirli sular akıtarak tek bir kelime dökmeden doğrudan Cafer’in üzerine doğru yürümeye başladılar.
Cafer, etrafını saran bu ölüm kokulu kalabalığı gördüğünde yüzünü buruşturdu; iki ucu mızraklı baltasını sıkıca kavrayarak yere sağlam basıp savunma pozisyonu aldı.
— Cafer (Kendi kendine, hırıltılı ve öfkeli bir nefesle): Pisliğiniz bile bu diyarın ne kadar çürüdüğünü ele veriyor... Gelin bakalım, mezarınız burası olacak.
Çürümüş askerler, ne bir emir beklediler ne de duraksadılar; üzerlerinden sızan kirli suların yarattığı şapırtılar eşliğinde aynı anda saldırıya geçtiler. En önde koşan çürümüş asker, elindeki paslı ve sudan çürümüş demir kılıcını havaya kaldırarak Cafer’in boynuna doğru savurdu. Cafer başını çevirerek darbeyi omzuyla karşıladı; zırhı sıyıran kirli su ve pas tenini yakarken, baltasının sapını sertçe savurarak o çürümüş askerin göğsünü ortadan ikiye yardı. Ancak bu yaratıklar ölümden korkmadığı gibi, aldıkları darbelerle de durmuyorlardı; ikiye bölünen beden kirli suyla birleşip yeniden birleşmeye çalıştı.
Arkasından gelen diğer iki çürümüş asker sağdan ve soldan kollarını uzatarak Cafer’i sıkıştırmaya çalıştı. Üzerlerinden yayılan ağır koku nefesini keserken, Cafer rüzgâr elementini ayaklarında patlatarak havaya sıçradı; çürümüş askerlerin elleri boşluğa çarptı. Havada takla atan Cafer, baltasını çift eliyle kavradığı gibi yere doğru düşerken var gücüyle savurdu. Baltanın mızrak ucu ve demir ağzı, en öndeki iki çürümüş askerin kafataslarına saplanarak onları paramparça etti; etrafa siyah, kirli sular ve çürümüş et parçaları saçıldı.
Savaş, bataklık zemininin su sıçratan gürültüsü arasında tüm hiddetiyle devam etti. Çürümüş askerler sayıca kalabalıktı ve üzerlerine geldikçe zemin adeta bir ölüm havuzuna dönüyordu. Cafer, yorgun düşen kaslarına ve azalan nefesine rağmen içindeki o inatçı iradeyi bir kez daha körükledi. Su ve çamur içinde kalan elleriyle baltasını devasa bir yay şeklinde savurarak etrafındaki çemberi ardı ardına indirdiği darbelerle yardı. Son kalan çürümüş asker de aldığı ağır balta darbesiyle kirli suyun içine devrilip eriyerek yok olduğunda, etrafta sadece ağır bir sülfür kokusu ve mutlak bir sessizlik kaldı.
Cafer, kan ter içinde kalan yüzüyle baltasına yaslanarak derin ve kesik soluklar aldı; kirli suların ıslattığı çizmeleriyle bu bataklık mezarlığını arkasında bırakarak Erlik’in sarayına giden yolda kararlı adımlarla ilerlemeye devam etti.
