44. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ
43 BÖLÜM
Çürümüş askerlerin oluşturduğu o bataklık mezarlığını ve geride kalan sülfür kokulu çamurlu patikayı arkasında bırakan Cafer, ormanın giderek kararan ve gökyüzünün tamamen salkım söğütlerle kaprandığı boğucu bir geçidine girdi. Adımları bu nemli ve yapışkan toprakta ağırlaşırken, zihnini kurcalayan o iki iblisin ani kayboluşu ve ardında bıraktıkları tehditler hâlâ taze bir kor gibi yanıyordu. Çevreyi kaplayan o ağır sessizliği yaran tek şey, uzaktan gelen garip ve tedirgin edici vızıltılardı.
— Cafer (Kendi kendine, hırıltılı ve yorgun bir nefesle, etrafı kolaçan ederek): Nereye kayboldu bu ucubeler... Her köşe başından bir bela çıkıyor ama ortada ne izleri var ne de kendileri...
Cafer tam bu cümleleri mırıldanıp adımlarını yeniden önündeki karanlık yola çevirdiği an, patikanın tam ortasında yer alan devasa bir çürümüş ağacın gövdesinden kopup gelen dehşet verici bir uğultu bütün havayı sarstı. Ağacın kabukları arasından süzülerek yere inen, bir at büyüklüğünde, üzerinde irinli ve yeşilimsi sıvılar damlayan devasa bir sinek, kanatlarını çırparak aniden Cafer’in yolunu kesti. Bu yaratığın gözleri kan bürüklü, bacakları ise insan kollarını andıran kalın ve keskin dikenlerle kaplıydı; ağzından salyalar akıtarak doğrudan Cafer’in üzerine doğru atıldı.
Cafer, bu beklenmedik ve iğrenç varlık karşısında tek bir saniye bile tereddüt etmeden iki ucu mızraklı baltasını havaya kaldırdı. Dev sinek, havada korkunç bir vızıltı kopararak zehirli iğnesini Cafer’in göğsüne doğru savurduğunda, Cafer çevik bir manevrayla gövdesini yana kaydırdı ve baltanın keskin mızrak ucunu var olan tüm gücüyle yaratığın göğsünün tam ortasına sapladı.
*Çatırt!*
Demir uç sineğin kabuğunu delip geçerken, yaratık koyu sarı ve pis kokulu bir kan fışkırtarak şiddetle sarsıldı. Cafer baltasını çekip alarak yaratığın kafasına indirdiği ikinci bir darbeyle o dev sineği yere serdi; yaratık hırıltılı bir çığlıkla can vererek yere yığıldı.
Ancak tehlike henüz bitmemişti; hatta bu sadece bir başlangıçtı. Ölen dev sineğin çıkardığı o tiz koku ve vızıltı, ormanın derinliklerindeki diğer benzerlerini adeta birer ölüm çağrısı gibi uyandırdı. Saniyeler içinde gökyüzünü ve ağaç dallarının arasını kaplayan, ilki kadar iri yarı ve iğrenç **onlarca dev sinek**, siyah bir bulut gibi vadiye akın etti. Havadaki kan kokusu ve çürüntüyle birlikte üzerlerine gelen bu kalabalık sürü, Cafer’in etrafını sararak kaçış noktalarını tamamen kapattı.
Cafer, başını kaldırıp üzerindeki bu devasa sinek bulutunu gördüğünde dişlerini sıktı ve baltasını iki eliyle sıkıca kavrayarak yere sağlam bastı.
— Cafer (Dişlerinin arasından öfkeyle soluyarak): Demek soyunuz sopunuz buraya akın ediyor... Gelin bakalım, altınızda kalacak canım yok!
Dev sinekler sürü halinde aynı anda aşağıya doğru daldılar. Keskin dikenli bacakları ve havada savurdukları zehirli iğneleriyle Cafer’in üzerine çullanan yaratıklar, adeta etrafında bir ölüm çemberi oluşturdu. Cafer, sağdan gelen dev sineğin bacak darbesini baltasının sapıyla savuştururken, sol taraftan sinsi bir açıyla yaklaşan diğer bir sineğin kanatlarını mızrak ucuyla biçti; yaratık dönerek yere çakıldı. Sineklerin çıkardığı o kulak tırmalay والا vızıltı ve kanat çırpışları bütün vadide yankılanırken, Cafer etrafında adeta demirden bir duvar ördü.
Her yönden gelen saldırılara karşı rüzgâr elementini ayaklarında ve kollarında toplayan Cafer, baltasını devasa bir daire çizecek şekilde savurdu. Havada uçuşan iğneler ve kopan kanat parçaları arasında, sineklerin çıkardığı o sarı ve yapışkan sıvılar her yere bulaşırken savaşın dozu tepe noktasına ulaştı. Üst üste indirdiği darbelerle sineklerin sayısını azaltan Cafer, nefes nefese kalmış kaslarına ve yorulmak bilmeyen kollarına rağmen tek bir an bile geri adım atmadı. Son kalan dev sinek de baltanın demir darbesiyle ortadan ikiye yarılarak yere çakıldığında, etrafta sadece o ağır ve boğucu irin kokusu kaldı.
Cafer, kan ter içinde kalan yüzüyle baltasına yaslanarak derin soluklar alırken, etraftaki bu vahşi sinek istilasını da geride bırakarak Erlik’in sarayına giden o karanlık ve engebeli yolda kararlı adımlarla ilerlemeye devam etti.
Dev sineklerin oluşturduğu o leş kokulu bulutu ve bataklık patikasını geride bırakarak yoluna devam eden Cafer, dağ geçidinin iyice daraldığı, etrafı devasa kayalıklarla çevrili kasvetli bir kanyona giriş yaptı. Havanın rengi kurşuni bir tona bürünürken, vadinin ortasında esen sert rüzgâr yerini derin, uğursuz bir sessizliğe bıraktı. Tam bu dar boğazın ortasında, kayalıkların gölgesinden süzülerek çıkan devasa bir silüet aniden Cafer’in önünü kesti. Başındaki kıvrımlı, tehditkâr boynuzları, vücudunu saran ağır zırhı ve gözlerindeki o kana susamış vahşi parıltıyla bu, Erlik’in korkunç kızlarından biri olan **Yalgızak**’tan başkası değildi.
Yalgızak, ellerindeki ağır demir topuzu sıkıca kavrayıp parmak eklemleri beyazlaşana kadar sıktı; nefesi soğuk havada buharlaşırken gözlerini Cafer’in yüzüne dikti.
— Yalgızak (Dişlerinin arasından hırlayarak, tehditkâr bir sesle): Buraya kadar gelebildin ama cesaretin seni kurtarmaya yetmeyecek, Cafer... Şimdi o kemiklerini kırıp suyunu sıkacağım!
Cafer, karşısındaki bu korkunç iblis kadının yaydığı ağır aura karşısında bir an bile gerilemedi; iki ucu mızraklı baltasını omzuna yaslayıp dudaklarında alaycı ama sert bir tebessümle karşılık verdi.
— Cafer (Sakin ve meydan okuyan bir tonla): Demek güçlü kadınsın, öyle mi? Sözlerin büyük ama icraatını göreceğiz... O zaman gel, boynuzlarını ne kadar iyi taşıyormuşsun bizzat görelim!
Cafer’in bu sözleriyle birlikte Yalgızak kulakları sağır eden bir çığlıkla öne atıldı; elindeki devasa demir topuzu havada savurarak doğrudan Cafer’in kafasına indirmek için vahşi bir hamle yaptı. Topuzun havayı yaran rüzgârı taşları çatlatırken, Cafer son anda yana doğru sıçradı; topuz yerdeki kayaya çarparak ortalığı kıvılcım denizine çevirdi. Yalgızak hızını kesmeden dönerek bu kez dirseğiyle ve başındaki dev boynuzlarıyla koç gibi saldırdı. Cafer baltasının sapını yatay bir şekilde tutup gelen boynuz darbesini göğsünün önünde blokladı; iki güç çarpıştığında çıkan metalik ses kanyonda yankılandı ve zemindeki toprak ayaklarının altında çöktü.
Savaş, kanyonun sert taşları üzerinde nefes kesen bir hızla derinleşti. Yalgızak, Erlik’in soyundan gelmenin verdiği o doğaüstü güçle ardı ardına ağır darbeler savuruyor, demir topuzuyla Cafer’in savunmasını kırmaya çalışıyordu. Cafer ise rakibinin o vahşi ve hantal gücüne karşı kendi çevikliğini ve rüzgâr elementinin hızını devreye soktu. Yalgızak’ın savurduğu her devasa darbeden son anda sıyrılarak, baltasının mızrak ucuyla kadının zırhının eklem yerlerini hedef aldı. Bir anlık boşluktan yararlanan Cafer, baltayı ani bir açıyla savurarak Yalgızak’ın sol omzunu derinlemesine yardı; hınçla fışkıran koyu renkli kan kayalıkların üzerine sıçradı.
Aldığı yarale birlikte daha da kuduran Yalgızak, acıyı unutup zihnindeki tüm karanlık öfkeyi serbest bıraktı. Başını öne eğip devasa boynuzlarını doğrudan Cafer’in karnına saplamak için ölümcül bir hızla ileri atıldı. Cafer kaçmak yerine son anda ayaklarını yere mıhlar gibi sağlam bastı; iki eliyle kavradığı mızraklı baltasını havaya kaldırıp var olan tüm gücüyle aşağıya doğru indirdi. Baltanın keskin mızrak ucu, Yalgızak’ın sağ boynuzunun dibine denk gelerek o sert kemiği paramparça etti ve ardından kadının omurgasına doğru saplandı.
Yalgızak’ın boğazından hırıltılı, kan dolu bir çığlık koparken, vücudundaki o karanlık enerji ve nefes hızla sönmeye başladı. Dizlerinin bağı çözülen iblis kadın, kanlar içinde kanyonun sert ve soğuk taşına yığıldı.
Cafer, soluk soluğa kalarak baltasını kanlı zeminden çekti; diz çöken Yalgızak son bir kez başını kaldırıp bulanıklaşan gözleriyle yüzüne baktı. Cafer, baltasını omzuna yaslayıp sarsılmaz bir kararlılıkla arkasını döndü ve Erlik’in sarayına giden o karanlık yolda adımlarını yeniden hızlandırarak ilerlemeye devam etti.
