33. bölüm · ATEŞ TANRILARI: ERLİKİN GÖLGESİ

32 BÖLÜM

Keskin Kalem

Çamur askerleri geride bırakmasına rağmen bedenine binen o devasa yük ve beynini parçalayan şiddetli ağrı daha fazla dayanamadı. Cafer’in dizlerinin bağı tamamen çözüldü; elindeki iki ucu mızraklı baltası çamura saplanırken, o da ağır bir çuval gibi sırt üstü yere serildi. Göz kapakları kurşun gibi ağırlaşıyor, bilinci karanlık bir kuyuya doğru çekiliyordu. Kendini kaybetmemek, bu lanetli uykuya teslim olmamak için dişlerini sıkarak direnmeye çalıştıysa da, iradesi bu kez zihninin yorgunluğuna yenik düştü ve gözleri yavaşça kapandı.

Gözlerini kapattığı an kendini bambaşka bir gerçekliğin, sisli ve hatıralarla örülü bir rüyanın içinde buldu. Rüyasında, yola çıkmadan önce bacaksız demirciye emanet edip bıraktığı altı yaşındaki küçük kızı **Di Lara**’yı gördü. Minik kız, demir ocağının sıcak ışığı altında ona doğru elini uzatıyordu; ancak hemen yanında, kesik bacaklarıyla demir ocağının başında duran demirci **Temir** duruyordu. Temir’in gözleri derin bir hüzün ve kararlılıkla parlıyordu; dudaklarından dökülen o yankılı ve boğuk ses rüyanın duvarlarında tekrar tekrar çınladı:

— Demirci Temir (Ciddi ve sarsıcı bir tonla): Tüm umudumuz sana bağlı, Cafer... Bu savaşı kazan, yabancı! Dikkatli ol, arkandaki gölgeler seni yutmasına izin verme!
— Demirci Temir (Aynı sözleri tekrarlayarak): Tüm umudumuz sana bağlı... Bu savaşı kazan, yabancı! Dikkatli ol!

Bu uyarı zihninde yankılanırken Cafer irkilerek gözlerini büyük bir hışımla açtı.

Ancak gözlerini açtığı yer, bıraktığı çamurlu patika değil, göğün ve yerin birbirine girdiğ; etrafı kristal kayalıklarla çevrili, garip ve esrarengiz bir boyuttu. Kendini aniden devasa, sıradışı renklere sahip efsunlu bir ejderhanın kalın kuyruğuna dolanmış halde buldu. Yaratığın rengi ne yeşil ne de siyahtı; camgöbeği ve saf lacivert tonlarında parlayan, adeta yıldız tozlarıyla örülmüş garip bir ışıltıya sahipti. Ejderha, kollarını ve gövdesini sımsıkı saran kuyruğuyla Cafer’i havaya kaldırmıştı.

Cafer panik yapmadan, rüyadan kalan o hırsla kollarını kuyruğun kıvrımlarından ustaca sıyırdı ve iki eliyle ejderhanın buz gibi pullu kuyruğuna var gücüyle yapıştı. İkili arasında göklerde ve kayalıkların arasında nefes kesen, şiddetli bir çekişme başladı. Ejderha onu silkelemek için gövdesini çılgınca savururken, Cafer kuyruktan kopmamak için tırnaklarını ve baldırlarını kenetlemişti. Sonunda ejderhanın ani bir manevrasıyla dengesi bozulan Cafer, metrelerce yüksekten doğrudan sarp ve keskin kayalık bir zemine büyük bir gürültüyle çakıldı.

Çarpmanın şiddetiyle kemikleri sızlayan Cafer, üzerindeki tozu ve acıyı umursamadan fırlayıp ayağa kalktı. Hızla sağa sola bakındı; ancak ejderha göz açıp kapayıncaya kadar yok olmuştu. Tam o sırada arkasından gelen o dondurucu rüzgâr uğultusuyla başını çevirdiğinde, devasa yaratığın hiçe sayılacak bir sessizlikle **arkasında beliriverdiğini** gördü. Ejderha, kanatlarını açıp devasa pençeleriyle doğrudan Cafer’in üzerine doğru saldırdı.

Savaş anı bütün vahşetiyle patlak verdi. Cafer son anda kendini yere bırakarak pençe darbesinden kurtuldu; iki ucu mızraklı baltasını kaparak ejderhanın bacağına sert bir kesik indirdi. Ejderha acıyla kükreyerek kanatlarını çarptı, havayı yakıcı bir buz nefesiyle doldurdu. Cafer, yaratığın her hamlesinden sıyrılarak üst üste darbeler indirdi, ancak yaratığın o efsunlu derisi çeliği zorlukla geçiyordu.

Savaşın en kritik ve nefes kesen o anında, ejderha devasa çenesini açarak Cafer’i tek lokmada yutmak için ileriye atıldı. Cafer kaçmak yerine tam aksine öne doğru fırladı; iki elini var olan tüm ilkel gücüyle ejderhanın alt ve üst çenesine dayadı. Damarlarındaki bütün kan kafasına hücum ederken, kaslarını sonuna kadar gererek yaratığın dev çenesini iki yana doğru zorla ayırdı ve çıkardı. Boşta kalan saniyeyi kaybetmeyen Cafer, hızla kavradığı iki ucu mızraklı baltasını ejderhanın boğazına, o parlayan pulların tam ortasına var gücüyle sapladı.

Koyu lacivert ve parıltılı kanlar etrafa saçılırken, ejderha sarsıldı; devasa kanatları son bir kez çırpındıktan sonra yere yığılıp hareketsiz kaldı. Cafer soluk soluğa, kanlar içinde kalan elleriyle baltasına yaslanarak ayakta durmaya çalışırken, zaferin o ağır bedelini bir kez daha omuzlarında hissediyordu.

Ejderhanın cansız gövdesini arkasında bırakarak sarp kayalıklardan aşağıya doğru inmeye çalışan Cafer’in adımları, rüzgârın uğultusuna karışan o tanıdık ve tüyler ürpertici sesle bir kez daha kesildi. Kayalık patikanın en dar ve uçurumlu geçidine geldiğinde, önündeki sis perdesi aniden yarıldı ve Erlik’in kızlarından biri olan, kâbusların ve zihinsel işkencelerin rehberi **Sübeçi** karşısında beliriverdi.

Sübeçi’nin ilk formu, insan aklını zorlayacak kadar tuhaf ve dehşet vericiydi; başı boynundan bağımsızmış gibi absürt bir hızla, akıl almaz açılardan sağa sola sallanıyor, etrafa insanı delirten tiz çığlıklar ve yankılı gülüşler saçıyordu. Zihnindeki o yeni dinen baş ağrısı, Sübeçi’nin çıkardığı bu lanetli seslerle yeniden alevlenen Cafer, iki ucu mızraklı baltasını kavrayıp dişlerini sıktı.

— Sübeçi (Kulakları tırmalayan, yankılı ve alaycı bir ses tonuyla): Bakalım bu kâbusu da atlatabilecek misin, yabancı? Zihnindeki o acıları ödediğini mi sandın?

Sübeçi, havada süzülerek doğrudan Cafer’in üzerine doğru atıldı. İlk formunun o akışkan ve hayaletimsi hızıyla parmaklarından sızan yeşil büyü çemberlerini ve enerji dalgalarını Cafer’e doğru savurdu. Cafer, uçurumun kenarındaki dar kayalıkta sağa sola savrularak hamlelerden kaçınmaya çalıştı; ancak Sübeçi’nin başının o korkunç bir şekilde sallanarak çıkardığı çığlıklar dengesini bozuyordu. Var olan tüm iradesini toplayan Cafer, tam Sübeçi yaklaşırken baltasını bir mancınık gibi savurdu ve mızrak ucunu yaratığın omzuna sapladı.

Aldığı darbeyle sarsılan Sübeçi, insan formundaki o ilk kabuktan sıyrılarak gerçek ve daha korkunç bir boyuta evrildi. Yaratık, göz açıp kapayıncaya kadar devasa bir şekilde büyüterek ikinci formuna büründü; artık eskisinden katbekat iridi, gövdesi kristalize bir zırhla kaplanmıştı, yüzünde yatay ve dikey sıralanmış birden fazla parlayan gözü ve düşmanını parçalamak için uzayan dört güçlü kolu vardı.

— Sübeçi (Dört kolunu birden açarak, göğsünden gelen boğuk bir kükremeyle): Burası senin sonun olacak!

Dört kollu devasa Sübeçi, zeminleri titreten adımlarla Cafer’in üzerine hücum etti. Dört koldan art arda savurduğu devasa yumruklar ve enerji dalgaları kayalıkları paramparça ediyor, etrafa keskin taş parçaları ve toz bulutları saçıyordu. Cafer, bu ezici güç karşısında nefes almakta bile zorlanıyor, her an ezilme tehlikesi atlatsa da çevikliğini kullanarak yaratığın devasa kollarının arasından sıyrılıyordu. Savaş, uçurumun kenarındaki o ölüm havzasında adeta bir katliama dönüştü.

Cafer, Sübeçi’nin dört kolundan birinin savurduğu devasa yumruktan son anda kaçıp kolunun üzerine tırmandı; iki ucu mızraklı baltasını yaratığın o birden fazla gözünün bulunduğu kafasına doğru var gücüyle sapladı. Kristal zırh parçalanırken, Sübeçi acı ve öfkeyle öyle bir çığlık kopardı ki dağın tepesindeki kayalar yerinden oynadı. Yaratık, bu ağır darbenin ve içten gelen sarsıntının etkisiyle formunu koruyamayarak yeniden o ilk, zayıflamış formuna, yani başı sallanan haline geri döndü.

Yaratığın sersemlediğini ve gücünün azaldığını gören Cafer, son hamlesi için tüm gücünü topladı. Arkasında derin bir uçurumun yattığı kayalığın kenarına kadar geriletilen Sübeçi, son bir çığlıkla Cafer’e tutunmaya çalıştı. Ancak Cafer, iki eliyle kavradığı baltasını ve omuzlarındaki tüm ağırlığı kullanarak yaratığın göğsüne sert bir tekme indirdi.

Dengesini kaybeden Sübeçi, o ilk formundaki korkunç çığlıklarıyla birlikte uçurumdan aşağıya doğru yuvarlandı. Düşüş sırasında sarp kayalara defalarca çarpan yaratığın bedeni havada paramparça olarak karanlık vadinin dibine çakıldı. Zirvedeki ağır ve boğucu hava bir anda dağılırken, insanlığın o kadim kâbuslarından biri daha tarihe gömüldü; Cafer ise soluk soluğa, baltasına yaslanmış halde yoluna devam etmek için yeniden ayağa kalktı.