28. bölüm / 36
Sınır Tanımayan Hayaller26. Bölüm: Yüzleşme
Bölümler 36Şu an: 26. Bölüm: Yüzleşme
- 1 Tanıtım: Hayal Edin1.716 kelime
- 2 1. Bölüm: YKS Sonuçları1.643 kelime
- 3 2. Bölüm: Tesadüfi Tanışma1.340 kelime
- 4 2.5. Bölüm: Gökyüzü1.620 kelime
- 5 3. Bölüm: Karar Vermek2.995 kelime
- 6 4. Bölüm: Zorlu Karşı Gelme Süreci1.927 kelime
- 7 5. Bölüm: Gitmek1.862 kelime
- 8 6. Bölüm: Beklenmeyen Açıklama1.867 kelime
- 9 7. Bölüm: Aşk Seçilmez, Yaşanılır2.233 kelime
- 10 8. Bölüm: Sabrın Sonu Selamet1.450 kelime
- 11 9. Bölüm: Hisler1.102 kelime
- 12 10. Bölüm: Aşkın İlk Belirtisi: Kıskançlık1.578 kelime
- 13 11. Bölüm: Geç Kalınan Farkındalık1.888 kelime
- 14 12. Bölüm: Gerçekleşen Hayaller1.653 kelime
- 15 13. Bölüm: Açığa Çıkan Yalan2.387 kelime
- 16 14. Bölüm: Ritim Değiştiren Bomba2.405 kelime
- 17 15. Bölüm: Yılların Birikmişliği2.284 kelime
- 18 16. Bölüm: Poligonda Verilen Ders3.003 kelime
- 19 17. Bölüm: Sürpriz Zarf ve Hançer Timi2.326 kelime
- 20 18. Bölüm: Geride Kalmak1.122 kelime
- 21 19. Bölüm: İtirafın Şoku836 kelime
- 22 20. Bölüm: Yok Çare Özlemeye720 kelime
- 23 21. Bölüm: Kavuşma1.340 kelime
- 24 22. Bölüm: İnat Edip Başarmak4.539 kelime
- 25 23. Bölüm: İlk Operasyon2.768 kelime
- 26 24. Bölüm: İçeri Sızmak1.189 kelime
- 27 25. Bölüm: Mağara1.914 kelime
- 28 26. Bölüm: Yüzleşme1.371 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 27. Bölüm: Video568 kelime
- 30 28. Bölüm: Kurtarma Operasyonu2.215 kelime
- 31 29. Bölüm: Hastane2.318 kelime
- 32 30. Bölüm: Eve Dönüş2.243 kelime
- 33 31. Bölüm: Açığa Çıkan Sır2.332 kelime
- 34 32. Bölüm: Anlaşılmak1.841 kelime
- 35 33. Bölüm: Kavga ve Sonrası2.953 kelime
- 36 34. Bölüm: Uyanış (Ara Final)2.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah hala uyuduğum sırada bir tıkırtı duydum.
Sıçrayarak yataktan doğruldum. Bir anda doğrulduğum için dünden kalma yanıklarım acımıştı. Bu yüzden inlememek için dişlerimi sıkmıştım.
"Hey hey hey. Sakin ol. Benim."
Başımı sesin geldiği yere çevirince Pars'ı gördüm. Ve bariz bir şekilde rahatladım. "Allah'ım ya rabbim ya. Bu yaşta kalp hastası olacağım."
Düne göre kendimi daha iyi hissettiğim için ayaklanmaya çalıştım. Ama acı içinde yerime geri oturdum. Bu sefer inlememi tutamamıştım. "Ya sen niye hemen ayaklanmaya çalışıyorsun?" diye sinirle söylendi. Bir yandan da yanıma gelip beni yatırmaya çalıştı. Ama engel oldum. "Normal bir insanı öldürebilecek düzeyde elektrik aldın!"
Alaycı bir şekilde güldüm. "Normal olmayı sevmem. Sıradışılık iyidir."
"Bu durumda bile nasıl alay edebiliyorsun ya?" diye sordu bir yandan da beni yatırmaya çalıştı. Tekrar.
"Pars yatmayacağım. Birazdan gelirken ikinci part'a başlarız zaten. Hem ben gayet iyiyim." diye tekrar engelledim onu.
"Gökçe kimse gelmeyecek!" deyince kaşlarım çatıldı.
"Nasıl kimse gelmicek? O zaman ben dün ne yaşadım?"
"Dün seni çobana söylediler. Ajan olma ihtimalini. Çoban da 'Mağarasında kalsın. Dışarı çıkmasın. Hiçbir şey yapmayın. Ben gelince hallederim.' demiş. O yüzden şu üç gün kendini olabildiğince toparlamaya bak."
"Çoban geldikten sonra ne olacak?" diye aklımı kurcalayan soruyu sordum.
"O geldikten sonra en fazla bir hafta daha kalırız burada. Şu dedikleri büyük saldırıyı yapmadan onu paketlememiz lazım." Anladım anlamında başımı salladım. "Benim şimdi çıkmam lazım. Senin de dinlenmen. Ben yine gelirim." dedi ve temkinli adımlarla dışarıya çıktı.
Üstümdeki gömleğin kollarını sıvadım. Kollarımdaki yanık izlerine baktım. Çok. Çok fazlalardı. Pars haklıydı. Sıradan bir insan olsa bu kadar dayanamazdı. "Sizden intikamımı çok fena alacağım." dedim sıktığım dişlerim arasından.
Çoban'ın geleceği gün;
Geçen üç gün içinde kendimi bayağı toparlamıştım.
Yanık izleri hala eskisi gibiydi ama artık o kadar çok acımıyorlardı.
Ve üç koca gün boyunca güneş yüzü görmemiştim.
Pars her bulduğu boşlukta yanıma geliyor ve beni kontrol ediyordu.
Bugün çoban gelecekti. Ve benim akıbetim belli olacaktı. Hiçbir şey istediğim gibi gitmiyordu.
Son üç gündür yaptığım gibi yatakta sağ elimi başımın altına almış bir şekilde yatıyor ve tavanı izliyordum. İçeriye biri girdi. "Benim." diyen Pars'ın sesini duyunca o tarafa bakma gereksinimi duymadım.
Yanıma geldi. "Nasılsın?"
Omuz silktim. "Aynı. Bu yanık izleri geçer inşallah." dedim tavana bakmaya devam ederken. Pars cevap vermedi. Yerimde doğruldum. Korkuyla baktım gözlerine. "Geçecek değil mi?"
Gözlerini kaçırdı, ve sertçe yutkundu. "Morluklar gitse bile büyük ihtimalle izi kalacak. Çünkü sana yeterli tıbbi olanakları sağlayamadım."
Boğazıma bir değil yüzlerce fil oturdu sanki. Ama Pars'ın bunlar yüzünden kendini suçladığını bildiğim için hafifçe başımı salladım. "O kadar da önemli değil canım. Ben hala güzelim." diyerek saçlarımı geriye attım. Kafama takmadığıma inanmasını sağlamaya çalışıyordum.
"Her neyse," diyerek toparlandı. "Ben şey için geldim. Çoban geldi. Ve büyük ihtimalle kısa süre sonra buraya gelecek çünkü gelir gelmez ilk sorduğu sen oldun."
Başımı salladım. Birbirine halini hatırını soran abi-kardeş ilişkisinden asker-komutan ilişkisine geçmiştik. "Gelsin bakalım." diye mırıldandım.
Pars "Yalnız." deyince ona baktım. Kesin bir bit yeniği vardı. "Şu Alparslan komutanın ikinci görevi olan kız var ya."
Bir süre düşündüm. Hatırlayınca başımı salladım. "Evet Rabia pisliği. Onunla çok sıkıntılı bir 2 sene geçirmiştim." dedim aklıma gelenlerle silkelendim.
"O da burada." deyince dondum. "Ve o da seni görmek istiyor."
"Hayır Pars olmaz. O beni gördüğü gibi tanır. Hayır ya. Bu hiç iyi olmadı. Beni çok zor günler bekliyor."
"Bence de olmadı. Ben üstlerle konuştum. Görevi erkene almaya karar verdiler."
"Ne kadar erkene?"
"Normalde iki-iki buçuk hafta sonra olacaktı görev. Ama 10 gün sonraya geçtiler."
"10 gün tamam. Kurtulacağız şunlardan." Dışarıdan tıkırtı ve konuşma sesleri gelmeye başladı. "Pars çabuk sıvış aradan. Geliyorlar."
Pars bir şey demeden dışarı çıktı. Yatakta oturdum ve yüzümü kapıya doğru çevirdim. Ve onları beklemeye başladım. Şimdi bordo bereli olma vakti.
İlk önce içeriye aşina olduğum yüzler girdi. Lider bozuntusu ve kuyrukları. Daha sonrada Rabia. Elimi kaldırıp salladım ve hiç de hoş olmayan bir şekilde güldüm. "Selam Rabia. Nasılsın görüşmeyeli?"
Dondu. Tam anlamıyla kapı eşiğinde dondu kaldı. Bense sırıtıyordum. Bir süre herkes bizi izledi. "Na-nasıl ya?" diye kekeledi.
"Tanıyon sen bu kızı?" diye sordu. Büyük ihtimalle bu Çobandı.
Rabia silkelendi. "Evet tanıyorum." dedi babasına bakıp.
"Kim peki?"
Bana baktı ve dişlerini sıktı. Daha sonra babasına dönüp "Türk askeri. Aramıza ajan olarak girmiş." dedi.
Kahkaha attım. "Ve siz bunu anca 3 hafta sonra ben gösterdiğim zaman fark ettiniz." diye önemli bir ayrıntıyı da ekledim.
Rabia tekrar bana baktı. "Sen nasıl sızdın aramıza?"
Bu soruyu çok iyi bir şekilde yanıtlamam lazımdı. En ufak hata boynuma geçirilmiş ilmeği sıkılaştırırdı. "Hep siz mi aramıza ajan sokacaksınız?" diye sordum merakla. "Bizde sizin aranıza soktuk ajan. Bende ajan sayesinde elimi kolumu sallaya sallaya girdim." dedim. Aşırı eğleniyordum.
"Senden başka da mı var?" diye sordu Çoban salağı.
Dudağımın kenarı kıvrıldı. "Benden binlerce var Çoban. Biz Türk askerleri her yerdeyiz. Havada, karada, denizde. Gözünün görebileceği her yerde."
"İçeride senden başka kim var?" diye bağırdı bu sefer.
"Hop hop sakin."
"Alın şunu bağlayın şu sandalyeye." dedi ve bana işkence yaptıkları sandalyeyi gösterdi Çoban.
Adamlar tabii ki lafını ikiletmediler. Beni kolumdan tutup sandalyeye çektiler ve bağladılar. Ses etmedim. Amacım buydu zaten. Kafasını kurcalamak.
Yanıma yaklaşıp önümde durdu. "Evet şimdi söyle bakalım. Senin dışındaki diğer ajan kim?"
Omuz silktim. "Bilmem ki? Herkes olabilir. Kimseye güvenemezsin Çoban!"
Ve fena bir sol kroşe. Başım sağa doğru savruldu.
Kafamı iki yana salladım. Sonra da kaldırıp yüzüne baktım. "Onu bulamayacaksın."
"Bende seni öldürürüm." dedi gayet normal bir şeymiş gibi.
Benim ifadede tık oynamadı. "Öldür." dedim harfleri hafif uzatarak. "Benim ölümden korkum olsa asker olmazdım zaten."
"Deniz neler yapıyor?" diye atıldı Rabia.
Dişlerimi sıktım. "Sanane lan!" Onu sorması sinirlerimi bozdu. "Ne yapıyorsa yapıyor. Sen ne yapacaksın onu?"
"Hiç!" derken sakin adımlarla adımladı yanıma. "Merak ettim."
Yerimde tepindim. "Merak etme lan! Sana mı kaldı merak etmesi!"
Güldü sadece. "Seni hemen öldürmeyeceğim. Senin için daha iyi planlarım var." dedi ve yine aynı yere yumruk attı Çoban.
Kafamı kaldırıp yine yüzüne baktım. "Bu kadar mı lan gücün? Kundaktaki bebeler bile senden daha iyi vuruyor." dedim ama çenemden akan kanı da hissedebiliyordum.
"Dur sen dur." dedi ve arkasını dönüp bir adama "Kamera ve internetten anlayan bir adam bulun bana." dedi.
Adam başını sallayıp dışarıya çıktı. Çoban da peşinden çıktı. Onun peşinden de zaten diğer üç kuyruğu. Bir tek Rabia kaldı. "Ee Gökçe özledin mi beni?"
Yalandan üzülme numarası yaptım. "İnanır mısın sen gittikten sonra yataklara düştüm üzüntüden(!)"
Dişlerini sıktı. "Senden nefret ediyorum!"
"İnanır mısın? Duygularımız karşılıklı" dedim muzip bir ifadeyle.
Sandalyede bağlı olan beni süzdü. "Böyle çok zararsız gözüküyorsun." Artık beni sinirlendirmeye çalışıyordu. Aslında bir nebze de olsa başarılı olmuştu ama bunu onun bilmesine gerek yoktu.
"Yine beni küçük görüyorsun Rabia." dedim muzip bir sesle ve kafamı iki yana salladım.
"Ne olur seni küçük görürsem? Şu an aşırı küçük gözüküyorsun da."
"Bak şimdi dinle." dedim. "Akademinin ilk günlerinde ben bir kız vardı. Ben bu kıza dövüşmeyi teklif ettim. O da beni küçük görüp kabul etti. Küçük gördüğü her yerden belli oluyordu." Saniye saniye değişen yüzünü keyifle izledim. "Sonra biz bununla dövüştük. Ve bil bakalım ne oldu? Ben kazandım." dedim çok bariz bir şeymiş gibi. "Sonra benim dövüştüğüm kızı komutan bir azarladı bir azarladı görmen lazımdı."
Sıktığı yumruklarından birini karnıma geçirdi. Ağzımdan ufak, çok ufak bir inilti çıktı. "Rabia." dedim ve umutsuz vakaymış gibi baktım suratına. "Sinekler bile daha çok canımı acıtıyor be." diye alay ettim.
"Öldürürüm seni!"
Alaycı tavrımı bir kenara bıraktım. "Bana bak." dedim sertçe. "Bu zamana kadar beni küçük gören kimse iyi şeylerle karşılaşmadı. Ama," dedim vurgulu bir tonda. "daha önce kimseyi öldürmemiştim. Sen bir ilk olacaksın! Hem ne demişler her şeyin bir ilki vardır değil mi?"
Bir şey demeden karnıma bir yumruk daha geçirip gitti.
O gittikten kısa süre sonra Pars geldi. "Ne konuştunuz o kadar?"
"Kendisi Rabia olur. Hasret giderdik."
Burnumdan ve ağzımdan akan kana bakıp sinirle güldü. "Nasıl hasret gidermekmiş o?"
"Bu salak." dedim ve çenemle kapıyı işaret ettim. "Beni öldürecekmiş." dedim alayla. "He birde Efe'yi sordu." dedim burnumdan nefes verirken.
"Efe'yle aranda ne var senin?"
Dudaklarımı dişledim. Böyle bir anda sormak zorunda mıydı? "Bi-bir şey yok. Arkadaşız biz."
İnanmadı. Gözünden anladım. "Öyle olsun. Şu an konuşulacak konu olmadığı için susuyorum." deyince rahat bir nefes aldım.
"Şu akan kanları silebilir misin?"
Başını sallayıp gömleğinin kolayla çenemi ve dudağımın üstünü sildi. "Seni bu şekilde bırakmak istemiyorum ama çözemem. Şimdi gitmem gerekiyor. Dikkat et kendine."
Başımı salladım. "Sende dikkat et."
Başıyla beni onaylayıp temkinli adımlarla dışarıya çıktı.
------------------------------
Selamlar dostlar, gardaşlar...
Hayat nasıl? Benimkisi idare eder...
Nasıl gidiyor?
O zaman dostlar,
Hayallerinizle kalın;)
Bölüm etkileşimi
