25. bölüm / 36
Sınır Tanımayan Hayaller23. Bölüm: İlk Operasyon
Bölümler 36Şu an: 23. Bölüm: İlk Operasyon
- 1 Tanıtım: Hayal Edin1.716 kelime
- 2 1. Bölüm: YKS Sonuçları1.643 kelime
- 3 2. Bölüm: Tesadüfi Tanışma1.340 kelime
- 4 2.5. Bölüm: Gökyüzü1.620 kelime
- 5 3. Bölüm: Karar Vermek2.995 kelime
- 6 4. Bölüm: Zorlu Karşı Gelme Süreci1.927 kelime
- 7 5. Bölüm: Gitmek1.862 kelime
- 8 6. Bölüm: Beklenmeyen Açıklama1.867 kelime
- 9 7. Bölüm: Aşk Seçilmez, Yaşanılır2.233 kelime
- 10 8. Bölüm: Sabrın Sonu Selamet1.450 kelime
- 11 9. Bölüm: Hisler1.102 kelime
- 12 10. Bölüm: Aşkın İlk Belirtisi: Kıskançlık1.578 kelime
- 13 11. Bölüm: Geç Kalınan Farkındalık1.888 kelime
- 14 12. Bölüm: Gerçekleşen Hayaller1.653 kelime
- 15 13. Bölüm: Açığa Çıkan Yalan2.387 kelime
- 16 14. Bölüm: Ritim Değiştiren Bomba2.405 kelime
- 17 15. Bölüm: Yılların Birikmişliği2.284 kelime
- 18 16. Bölüm: Poligonda Verilen Ders3.003 kelime
- 19 17. Bölüm: Sürpriz Zarf ve Hançer Timi2.326 kelime
- 20 18. Bölüm: Geride Kalmak1.122 kelime
- 21 19. Bölüm: İtirafın Şoku836 kelime
- 22 20. Bölüm: Yok Çare Özlemeye720 kelime
- 23 21. Bölüm: Kavuşma1.340 kelime
- 24 22. Bölüm: İnat Edip Başarmak4.539 kelime
- 25 23. Bölüm: İlk Operasyon2.768 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 24. Bölüm: İçeri Sızmak1.189 kelime
- 27 25. Bölüm: Mağara1.914 kelime
- 28 26. Bölüm: Yüzleşme1.371 kelime
- 29 27. Bölüm: Video568 kelime
- 30 28. Bölüm: Kurtarma Operasyonu2.215 kelime
- 31 29. Bölüm: Hastane2.318 kelime
- 32 30. Bölüm: Eve Dönüş2.243 kelime
- 33 31. Bölüm: Açığa Çıkan Sır2.332 kelime
- 34 32. Bölüm: Anlaşılmak1.841 kelime
- 35 33. Bölüm: Kavga ve Sonrası2.953 kelime
- 36 34. Bölüm: Uyanış (Ara Final)2.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah 7 civarı uyandım. Abimi uyandırmamaya çalışarak yataktan çıktım.
Ve kendimi banyoya attım. Üstümdeki kıyafetleri çıkarıp duşa girdim. Suyu en soğuğa ayarladım ve başımdan aşağı akmasına izin verdim.
3-4 dakika kaldıktan sonra bornozumu giydim ve saçlarımı havlıya sarıp odama gittim.
Üstüme çamaşırlarımı geçirdim. Erkek gibi görünmek için bandaj korseyle göğüslerimi olabildiğince sıktım. Sonra da üstüme dün akşam giydiklerimi geçirdim. Sadece ayakkabı olarak postalarımı giyecektim.
Saçlarımı kurutmak için banyoya girmeden önce abimle Özalp abiyi uyandırdım.
Saç kurutma işlemi de bitince saç tokası şeklindeki bıçağımı kullanarak saçlarımı topladım.
Ayakkabılığa gidip postallarımı aldım. Onların da birinin alt tabanına kelebek bıçağımı yerleştirdim. Diğer postalımın içine açtığım deliğe de küçük tabancamı yerleştirdim. Tabanları bayağı bir kalın olduğu için çok zor olmamıştı.
Postallarımı ve dün hazırladığım çantamla beraber kılıfının içindeki Mercan'ı alıp odadan çıktım ve hepsini kapının yanına koydum.
Birden fazla duyguyu bir arada yaşıyordum.
Hem mutluydum. Hayallerimdeki gibi operasyonlara gidiyordum.
Hem korkuyordum. Bana güvenip bu görevi veren üstlerimi yüz üstü bırakmaktan korkuyordum.
Hem üzülüyordum. Sevdiğim adamı, yıllar sonra varlığını öğrendiğim ama hemen bağlandığım abimi ve çok garip bir şekilde hemen alıştığım tim arkadaşlarımı, abilerimi ve Birgül ablamı... Onları bir daha göremezsem diye çok üzülüyorum.
Aklımda düşüncelerle uğraşırken bir yandan da tost hazırlıyordum. "Günaydın!" diyen Özalp abinin sesiyle aklımın içindeki fırtınadan kopup ona gülümsedim.
"Günaydın."
O da hazırlanmıştı. Uçakla gideceğimiz için kamuflajlarını giymemişti. Onun yerine her zamanki şortlarından birini ve uzun kollu bir gömlek giyip kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. "Ne yapıyorsun?"
Olan tostları maşa yardımıyla tabağa alıp yenilerini koydum. "Tost" dedim hafif uzatarak.
Ağzını şapırdattı. "Kişi başı kaç tane?"
Gözlerimi devirdim. "Abi cidden mi ya?" diye söylendim. "Üçer tane."
"Heh iyi anca yeter." dedi ve sandalyelerden birine oturdu.
Bende ikinci postayı da halletmiş üçüncüsünü makineye yerleştiriyordum.
"Günaydın." derken bir yandan da esneyen uykulu sesin sahibine döndüm.
Abim yeşil bol bir pantolon ve beyaz bir tişört giymişti.
"Abi sen uykunu mu alamadın acaba?" diye sordum işimin bittiği malzemeleri yerlerine yerleştirirken.
"Evet ya. Uyuyamadım dün gece. Sabaha karşı bayılmışım sanırım."
Son tostları da tabağa alıp makinenin fişini çektim. Tabağı alıp masanın üstüne koydum. Bende sandalyelerden birine oturdum.
"Allah allah. Niye uyuya-" derken aklıma bugün göreve gideceğim geldi. Bana endişelendiği için uyuyamamış olabilir miydi? "Bana endişelendiğin için uyuyamadın değil mi?"
Tostundan ısırık alacakken durdu. Alttan bana baktı. Sonra dikleşti. "Kardeşimi önemsemek ne zamandır suç oldu?"
Burukça güldüm. Uzanıp elini tuttum. "Abim benim sana endişelenme diyen yok ki. Bu bizim görevimiz. Bu gün ben giderim. Yarın sen gidersin. Kendini yıpratma lütfen." dedim ılıman bir sesle.
Başını salladı sadece. Ondan sonrası çok sessizdi. Üçümüz de sessizce tostlarımızı yemiştik. Daha sonra mutfağı toplamama yardım etmişlerdi.
Şimdi de kapının önündeydik. İkisi tek bir çanta almış ve gerekli şeylerini koymuşlardı. Ama özellikle abimin Gül'ü -tüfeği- sığsın diye biraz geniş bir çanta almışlardı. Ve Özalp abi taşıyordu.
Özalp abi "Silahlarını iyi sakladın değil mi?" diye sordu. Sırt çantamı takarken başımı salladım. Son olarak Mercan'ı da alıp kapıyı kilitledim. "Tüfeği niye alıyorsun?" diye sordu ben merdivenlere ilerlerken.
Omzumun üstünden sert bir bakış attım. "Birincisi tüfek değil. Mercan. Onun adı Mercan!"
"Anladık ya. Abin bir sen iki. Nasılda denk geldiniz?" diye söylendi. "Ee söyle hadi neden aldın Mercan'ı? Onu kampa sokamazsın."
Hüzünlü bir şekilde başımı salladım. "Biliyorum. Onu birine emanet edeceğim. Ben yokken benim kadar iyi bakacak birine..."
Serseri bir şekilde sırıttı. "Kime vereceksin kız tüfe-" devam edemedi. Sertçe bakınca sustu. Boğazını temizledi. "Mercanı." diye düzeltince gülümsedim.
Omuz silkip önüme döndüm ve merdivenleri hızla adımlamadan önce konuştum. "Verirken görürsün"
Aşağı inince çantamı ve Mercan'ı bagaja koymuştum. Sonra da her zamanki gibi arka koltuğa oturmuştum.
Yolculuk sessiz geçti. Ben camdan dışarı bakarken Efe'yi düşünüyordum. Görev inşallah çok uzun sürmez.
Aynen ya. Çocuk perişan olacak!
Karargahdaki her zaman park ettiğimiz yere park edince telefonumdan saate bakıp indim ve bagajdaki eşyalarımı aldım. 11'e geliyordu saat.
Yürümeye başladığım sırada abimin önüme geçmesiyle durmak zorunda kaldım. "Mercan'ı vermezsin biliyorum. Ama en azından sırt çantanı ver."
Gülümsedim ve çantamı ona verdim. Beraber kafeteryaya gittik. Bütün tim her zaman oturduğu masada oturmuş sohbet ediyordu. Onlarda sivil giyinmişti ve masanın üstü de çanta doluydu. Büyük ihtimalle içinde kamuflajları ve diğer gerekli malzemeleri vardı.
Bizi ilk fark eden Sarp oldu. "Vay vay vay! Kimleri görüyorum. İlk görevine gidecek olan birilerini görüyorum." diye yanıma gelip sarıldı bana. Bende karşılık verdim.
Sarp siyah uzun kollu bir sweatshirt ve yine siyah kargo pantolon giymişti. Ayağına da beyaz spor ayakkabı.
"Ya ne sandın." diye göğsümü kabarttım ondan ayrılırken. "Bende gidiyorum ilk görevime. Artık dalga geçemezsin benimle sakar."
Benimle çok dalga geçmişti. 'Nasıl bordo berelisin sen. Daha göreve bile çıkmamışsın.' diye az söylenmemişti.
Mercan'a kısa bir bakış attı. "Onu niye getirdin?"
Ofladım. Bugün bu soruyu çok fazla duymuştum. "Benim yokluğumda yalnız kalmasın diye birine emanet edeceğim." diye ona da açıkladım.
Gözleri parladı. "Bana. Bana emanet edeceksin değil mi?" diye iki eliyle kendini gösterdi.
Gözlerimi belertip ona baktım. Kılıfıyla beraber Mercan'a sarıldım. "Geldiğimde onu paramparça bulmak istemiyorum Sakar!" dedim çatık kaşlarımın arasından.
Alınmış gibi başını diğer tarafa çevirdi. "Hıh. Niye parçalıyım ben senin tüfeğini ya!" diye cırladı.
Onu boş verip masa ilerledim. "Herkese selamm!"
"Hoş geldin. İlk görev gülü." dedi Pars. "Nasıl var mı heyecan?"
Pars ise siyah kot pantolonun üstüne beyaz kazak geçirmiş. Üstüne de pantolonla aynı renk kot ceket giyip kollarını dirseklerine kadar çekmişti.
Başımı salladım. "Çok hem de çok."
Birgül abla çenesiyle Mercan'ı işaret etti. Günün en çok sorulan sorusunu sordu. "Hayırdır niye yanında?"
İçimden sabır çektim. Cevap vereceğim sırada Sarp lafa atladı. "Birine verecekmiş. O yokken baksın diye!" dedi küskün bir tavırla.
"Kime vereceksin?" diye sordu Birgül abla.
Birgül abla; mavi kotun üstüne beyaz kazak onun üstüne de keten gibi koyu gri bir ceket giymişti. Ayağına da ceketle uyumlu topuklu bot giymişti.
"Valla sır gibi saklıyor." Kendini işaret etti abim. "Bana bile söylemedi." diye sitem etti.
"Ayy sizde ne meraklı çıktınız." diye cırladım. Karşı çaprazımda oturan Efe'ye baktım. O zaten bana bakıyordu. "Efe'ye vereceğim." diyerek ona uzattım Mercan'ı.
Efe; beyaz bir sweatshirt'ün altında siyah kot pantolon giymişti.
"Ba-bana mı? Bana niye veriyorsun?"
Tebessüm ettim. "Hatırlıyor musun sana keskin nişancıların tüfeklerine neden bağlı olduklarını anlatmıştım." Hızla başını salladı. "Heh ilk defa sana anlatmıştım. Çünkü sen benim en zor anlarımda yanımda oldun. Beni tanımadığın zamanlarda bile..." diyerek tanıştığımız ilk güne atıfta bulundum. "Bu yüzden biliyorum ki Mercan'ıma en iyi sen bakarsın."
Ben konuştukça onunda yüzünde bir tebessüm oluşmuştu. "Gözün arkada kalmasın Gök. Mercan'a çok iyi bakacağım. Senin yokluğunu hissetmeyecek." dedi kendinden emin bir şekilde.
"Biliyorum, bu yüzden sana emanet ettim."
"Ayy ben çok duygulandım." diye araya giren Sarp romantik anımızın içine etti. "Pars omzunda ağlayabilir miyim?"
Pars sinirle ona baktı. "Salak. Neyine duygulanıyorsun! Alt tarafı dostuna değer verdiği bir eşyasını emanet etti!" diye sinirle söylendi.
Sarp "Dost mu?" diye sordu çatık kaşları arasından. "Bunlar dost değil, aşık. Aşık. Bak heceleyeyim. A-şık. A-ş-ı-k. Birbirlerine nasıl bakıyorlardı bir ben mi gördüm?"
Gözlerimi yumdum. İçimden dua ettim anlamasınlar diye. Endişeyle dudaklarımı dişledim.
"Ne aşkı ya? Saçmalama sakar. Alt tarafı göreve gideceği için tüfeğini verdi." diye kurtardı bizi Kubilay.
Kubilay mı kurtardı?
Vallahi de o kurtardı.
Minnet dolu bir şekilde baktım ona. Üstünü süzme fırsatını o zaman bulmuştum. Siyah kumaş pantolonun üstüne beyaz kısa kollu tişört giymişti. Omuzlarına da siyah sweatshirt'ünün kollarını atmıştı. Teşekkür mahiyetinde gözlerimi açıp kapattım. Bir şey demedi. Omuz silkip önüne döndü.
"Bıçaklarını nereye sakladın?" diye sordu Oğuz.
Ona döndüm. Onu da süzdüm. Siyah kot pantolon, beyaz tişört ve siyah ama üstünde beyaz çizgilerle kareler çizilmiş bir gömlek vardı. Gömleğin düğmelerini iliklememişti.
Cidden merak etmiş gözüküyordu. Ayağa kalktım. "Göstereyim." Herkes bana bakarken birkaç adım geriye gittim ve yere eğilip postalımın altındaki kelebeği çıkardım. "Bu bir." diyerek herkese gösterdim. Sonra masaya bıraktım. Şaşkın bakışlar altında ayaklanıp saçlarımdaki bıçağı çıkardım ve çözülen saçlarımı geriye, savurdum. "Bu iki." dedim ve onu da masaya bıraktım.
"Yok artık kızım! Ne bunlar?" Cevap vermeden tabancayı çıkarmak için eğildim. "Daha var mı?" diye şaşkınlıkla soludu Oğuz.
Postalımı çıkarıp elimi içine soktum ve tabancayı da çıkardım. "Yuh, çüş, oha. Diyecek başka lafta yok!"
Postalımı geri ayağa geçirdim ama bağcıklarını bağlamadan yerime oturdum. "Bu kadar." diye masanın üstüne dizdiğim bıçakları ve tabancayı gösterdim.
"Gökçe ben hala kelebeği nerden çıkardığını anlamadım?" dedi Özalp abi.
"Postalımın altını deldim. Oraya koydum. Çıkarması daha hızlı." Telefonumu çıkarıp saate baktım. "Ovv bizim uçak 1'de değil mi?"
"Evet." dedi Yunus abi her zamanki rahat tavrıyla.
Yunus abi de üstüne koyu mavi pantolon ve beyaz polo yaka tişört giymişti.
"Saat 11.35 olmuş millet. Uçağı kaçıracağız." dedim.
Herkes bir anda ayaklandı. Çantalarını alıp çıkışa yöneldiler. Bende hemen bıçaklarımı çıkardığım yerlerine yerleştirdim ve peşlerine takıldım. Çantam abimdeydi.
Kapıdan dışarı çıkacakken biri tarafından kuytu bir yere çekildim. "Göğüm," diyen Efe'yle rahat bir nefes verdim.
Biri görür korkusuyla etrafıma bakındım. "Ne yapıyorsun Efe? Biri görecek şimdi." Ellerinin boş olduğunu görünce kaşlarım çatıldı. "Mercan nerede?"
"Arabama koydum onu merak etme sen sevgilim. Bana emanet o gözüm gibi bakacağım." Kaşlarım yumuşadı.
"Biliyorum gözün gibi bakacağını." derken kollarımı omuzlarına koydum. "Beni niye buraya çektin?"
"Bir şey vereceğim." diye elini kamuflajın kargo cebine attı ve bir kutu çıkardı. "Bize bir şey aldım."
"Ne aldın?" diyerek kutuyu elime çektim. Hızla kapağını açtım. "Bu... Bu çok güzel." İçinde iki tane bileklik vardı. Uyumlu bileklikler.
Biri silver üstünde güneş sembollü diğeri gold ay yıldız sembollü iki bileklik.
Bileklikleri elimden aldı. Sağ bileğimi de tuttu. Gold olanı bileğime takarken konuştu. "Bunlar öyle normal bileklik değil. Uzak mesafe ilişkisi bilekliği diye geçiyor." Taktıktan sonra üstündeki sembolü gösterdi. "Buraya basınca benimki titreşiyor ve ben biliyorum ki beni özlemişsin." Kendininkini de taktı. "Ben basınca seninki titreşiyor ve biliyorsun ki seni özlemişim."
Bilekliğime baktım. "Bu çok güzel. Çok... Çok anlamlı bu." Kollarımı boynuna doladım. "Teşekkür ederim."
"Deneyelim mi?" diye sordu gülerken. Başımı sallayınca kendi bilekliğine bastı ve kısa süre sonra benimki titreşti.
"Ayy oldu." diye sevindim. "Hadi artık gitmemiz gerekiyor."
Başını salladı. Beraber dışarı çıktık. Karargahın girişinde sığabilmek için üç tane taksi çevirdik ve havaalanına gittik.
Saatler 12.47'yi gösterirken biz elimizde çantalarla koşarak uçağı bulmaya çalışıyorduk.
En sonunda uçağı bulmuş ve yerlerimize yerleşmiştik.
Uçak küçüktü. Kenarlarda ikişer kişilik koltuklar vardı sadece. Orta tarafı boştu. Neyse ki hepimizin çantası büyük olmadığı için bagaj alma derdiyle uğraşmayacaktık.
Şansıma Efe'yle yan yana koltuklara denk gelmiştik. Ve tam cam kenarına!
Bizim bir arkamızda Pars ve Oğuz, önümüzde Sarp ve Özalp abi, onların önünde abim ve Birgül abla. Yunus abi de havaalanında buluştuğumuz Kayra komutanla onların önünde oturuyordu.
Kimsenin bizi göremeyecek oluşuyla kafamı Efe'nin omzuna yasladım. O da kafasını eğip bana yaslamıştı.
Hostes kadın gelip "Kemerlerinizi bağlayın lütfen." deyince başımı sallamış ve Efe'nin omzundan kaldırmıştım kafamı.
Ama Efe benden önce davranıp ilk benim kemerimi sonra kendi kemerini bağlamıştı. Doğrulunca gülümseyip yanağını öptüm. "Teşekkür ederim." Başımı gerisin geriye omzuna yasladım ve gözlerimi kapattım.
O da tekrar aynı şekilde kafasını yasladı. Ama önce burnunu saçlarıma daldırıp kokladı. "Seni çok seviyorum Göğüm."
"Bende seni az seviyorum." dedim karşılık olarak.
"Az mı?" Başımı salladım.
"Bak şimdi şöyle. Kelime anlamı olarak küçük bir şeyi temsil etse de. A ve Z harflerinden oluşuyor. Arasında 29 tane harf var. Bilmem kaç kelime çıkıyor o kadar harften. O kadar kelimeden milyarlarca cümle. Yani az çoktan daha fazla. Bu iki harfin bir araya gelebilmeleri için bir sürü harfi aşmaları gerekiyor. Bu yüzden seni çok değil, az seviyorum Teğmen'im"
"Güzelmiş." Kolumdaki bileklikle oynarken oynadığım elimi sıkı sıkı kavradı. "Ve anlamlı."
Bir süre ikimiz de konuşmadık. Ben gözlerim kapalı onun omzunda onun kokusunu soludum sakince. Birkaç saat sonra ayrılacağımızı, bir süre - belki de bir daha hiçbir zaman - görüşemeyeceğimizi düşünmeden huzuru buldum kokusunda, omzunda, elimi sıkı sıkı tutmuş güven veren elinde...
Ama her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bunun da bir sonu vardı. Bu sonu Efe getirdi. "Sevgilim, aşkım, bir tanem, Göğüm... Lütfen kendine çok dikkat et. O kanı bozukların ne yapacağı belli olmaz." Sona doğru sesi çatallaştığı için sustu. Titrek ama derin bir nefes aldı. "Beni seni yeni bulmuşken sensizliğe mahkum etme. Sen giderken benim göğüm başıma yıkılır. Benim göğüm senin gözlerinde. Benim toprağım senin teninde. Benim yaşama sebebim senin göğsünde." Beni şaşırtan şey saçımda hissettiğim ufak bir ıslaklık oldu.
Hızla omzundan başımı kaldırdım ve ona baktım. Gözleri doluydu hatta artık taşmıştı. Uzanıp yüzünü ellerimin arasına aldım ve baş parmaklarımla yaşları temizledim. Konuşmadan önce derince yutkundum. "Bu konuşmayı yapmak bende istemiyorum ama yapmak zorundayım." diye başladım konuşmaya. "Efe'm, aşkım. Sen benim hep zor zamanlarımda yanımda oldun." Birazdan söyleyeceklerim yüzünden boğazıma bir yumru oturdu. "Ailem yanımda olmadığı zaman bile yanımdaydın sen benim. Şimdi yine sen yanımdasın." Benimde gözlerim doldu. "Ben bu yaşıma kadar nasıl şehit olurum hayalleri kurdum kafamda. Ve inan hiçbir senaryo iç açıcı değil." diyerek gülmeye çalıştım ağlamamak için. "Ama sonra sana karşı daha önce hiç hissetmediğim duygular hissettiğimi anladım. Aşık oldum sana. Ne zaman diye sorma. Bilmiyorum. Ama abim olduğunu öğrendiğim gün soluğu sizin evin kapısının önünde alınca anladım." Başımı iki yana salladım. "Sana geri dönmek için her şeyi yapacağım. Ama olur da gidip de dönememek dönüp de görememek var be Efe'm. Yüce Mevla'm şehitlik mertebesini uygun gördüyse bize itiraz etmek düşmez." Titrek bir nefes daha... "Ama olur da sana şehit haberim gelirse sakin ağlama. Dik dur, başını eğme." Taştı artık yaşlar daha fazla tutamadım. "O yüzden olur da dönemezsem bende takılı kalma. Başkasını sev. Ama beni de unutma. Ve... Ve Mercan'ıma sahip çık tamam mı? Ona benden sonra en iyi sen bakarsın."
Başını iki yana salladı. Yüzünü ellerim arasından kurtardı ve kendi ellerini yüzüme tırmandırdı. "Göğüm, böyle konuşma lütfen. Ben Mercan'a sahip çıkacağım ve sende geri döneceksin. Ve biz birbirimizi sevmeye devam edeceğiz." Sesi daha çok kendini inandırmak istiyormuş gibiydi.
Yüzümü eline daha çok bastırdım. "Tamam ben zaten elimden gelirse geri döneceğim. Ama sen hala söz vermedin. Ben şehit olursam; ağlamak, yıkılmak, başını eğmek yok! Ve Mercan'ıma iyi bakacaksın! Son olarak da başkasını da seveceksin! Duydun mu?!" diye direttim. Çünkü bu söze ihtiyacım vardı.
"Bir insanın sevdiğini başka biriyle düşünmesi ölümden bile beter ama gerekirse böyle bir şeye katlanması gerekiyor. İnsanın sevdiğini arkasında bırakması akıl alır şey değil ama hayat, şartlar buna bazen mecbur bırakıyor. Ve benim bu söze ihtiyacım var!" diye ağlamaya başladım. "Çünkü ben bir askerim. Benim görevim vatanıma ölüm pahasına hizmet etmek. Ben yorulamam, acıkamam, susayamam, uyuyamam, duramam ben. Ben bir yemin ettim ve o yeminin hakkını vermem gerekiyor." Burnumu çektim. "Seni bırakmak istemiyorum Efe. Ama ben bu yola daha 3 yaşındayken baş koydum! 3 yaşındaydım 3! Ben daha o yaşımda vurulunca canım ne kadar acır diye merak ettim!" Avuç içimle göğsüme vurdum. "Kamuflajlar üstümde nasıl durur diye düşündüm ben ilk! Olur da bir gün o kansızların eline düşerim diye kaç gün aç susuz dayanabilirim diye hesapladım! Olur da ellerim bağlanır da bağlanan ellerimi önümde ayrı arkamda ayrı ne kadar sürede çözebilirim diye ellerimi hesaplamaya çalıştım ben!" Art arta göğsüme vurdum avuç içimle. "Ben yaptım bunların hepsini ben! O yüzden bu söze ihtiyacım var Efe! Lütfen! Ben şehit olduktan sonra senin yıkılmayıp ayakta durduğunu bilmeye ihtiyacım var! Hayatına devam ettiğini bilmeye ihtiyacım var! Lütfen Efe lütfen! Lütfen! Yapamam yoksa! Sen şehit olmaya aşık bir kadını yaşamaya hayran bıraktın Efe. Önceden istediğim kadar istemiyorum artık şehit olmayı. Ama olursa da senin üzülmeyeceğini bilmem gerekiyor. Çünkü ne kadar istemesem de ben güle güle gideceğim bu dünyadan." Ellerimde yüzümü kapattım ve ağladım. Bir yandan da transta gibi ona yalvarmaya devam ediyordum.
Ellerimi bileklerimden tuttu ve çekti. Ama ben kafam eğik ağlamaya devam ettim. "Bana bak!" dedi sertçe. Bakmadım. "Bak bana!" dedi yine aynı sertlikle. Bu sefer kaldırıp mavilerimi sabitledim güz rengi ormanlarına. "Sen yokken hayatıma devam etmem zor hatta imkansız olacak. Ama madem kıçı kırık bir söze ihtiyacın var. O zaman söz lan! Söz. Söz ulan söz. Sen beni bırakıp gidersen." Alayla söylemişti bunu. "Bende hayatıma devam edeceğim. Söz. Ama sende bana aynı sözü vereceksin." diye beni işaret etti. "Gözlerimin içine bakarak vereceksin o sözü. Çünkü sen ne kadar askersen bende o kadar askerim. Benim verdiğim sözü sende vereceksin!" dedi ve elinin tersiyle sertçe gözünden akan yaşları sildi.
Onu ilk defa bu kadar sert görüyordum. Ama tam olarak istediğim de buydu. Sert dursun yıkılmasın! Bende yaşlarımı sildim ve burnumu çektim. Başımı hafifçe eğip kaldırarak onayladım onu. "Tamam benden de bir söz o zaman. Söz. Sende beni bırakıp gidersen ben ağlamayacağım. Çünkü ben senin beni hiçbir zaman bırakmayacağını biliyorum. Çünkü biz ölmüyoruz Efe ölmüyoruz. Biz şehit oluyoruz ve şehitlerde sonsuza kadar yaşıyorlar." dedim. Sanırım en son bu kadar kararlı olduğum konu asker olmak istediğimi söylediğim zamandı.
Bu dediğim belki de sadece kendimi avutmak içindi belki de gerçekten öyle düşünüyordum ama bunu ikimizde bilemeyecektik...
Ondan sonra ikimizde sessizliğe büründük. Bu sefer başımı ona doğru değil cama doğru dayadım. Ama o kendisi başımı tutup omzuna dayadı. Yine ses etmedim. Her ne kadar etraftaki insanlar için fısıltı gibi olsa da kavgamız. Bizim için dünyayı yerinden oynamıştı. İkimiz de çok sinirliydik ama neye sinirli olduğumuzu bilmiyorduk.
Yolun kalanında hiç konuşmadık. Sadece birbirimizin iç çekişlerini dinledik ve kokularımızı soluduk.
-----------------------
Allahım nasıl bölümdü o?
Nasıl gidiyor? Saçmalamadım değil mi?
Yıldızları Gökçe gibi vatanı uğruna canını vermeye hazır ve canını vermiş olan yüzbinlerce mehmetcik için parlatın.
Hayallerinizle kalın;)
Bölüm etkileşimi
