16. Bölüm: Poligonda Verilen Ders

Vaveyla Yazarı: Hayal Yazarı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 36Şu an: 16. Bölüm: Poligonda Verilen Ders
  1. 1 Tanıtım: Hayal Edin1.716 kelime
  2. 2 1. Bölüm: YKS Sonuçları1.643 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Tesadüfi Tanışma1.340 kelime
  4. 4 2.5. Bölüm: Gökyüzü1.620 kelime
  5. 5 3. Bölüm: Karar Vermek2.995 kelime
  6. 6 4. Bölüm: Zorlu Karşı Gelme Süreci1.927 kelime
  7. 7 5. Bölüm: Gitmek1.862 kelime
  8. 8 6. Bölüm: Beklenmeyen Açıklama1.867 kelime
  9. 9 7. Bölüm: Aşk Seçilmez, Yaşanılır2.233 kelime
  10. 10 8. Bölüm: Sabrın Sonu Selamet1.450 kelime
  11. 11 9. Bölüm: Hisler1.102 kelime
  12. 12 10. Bölüm: Aşkın İlk Belirtisi: Kıskançlık1.578 kelime
  13. 13 11. Bölüm: Geç Kalınan Farkındalık1.888 kelime
  14. 14 12. Bölüm: Gerçekleşen Hayaller1.653 kelime
  15. 15 13. Bölüm: Açığa Çıkan Yalan2.387 kelime
  16. 16 14. Bölüm: Ritim Değiştiren Bomba2.405 kelime
  17. 17 15. Bölüm: Yılların Birikmişliği2.284 kelime
  18. 18 16. Bölüm: Poligonda Verilen Ders3.003 kelime · Okuduğun bölüm
  19. 19 17. Bölüm: Sürpriz Zarf ve Hançer Timi2.326 kelime
  20. 20 18. Bölüm: Geride Kalmak1.122 kelime
  21. 21 19. Bölüm: İtirafın Şoku836 kelime
  22. 22 20. Bölüm: Yok Çare Özlemeye720 kelime
  23. 23 21. Bölüm: Kavuşma1.340 kelime
  24. 24 22. Bölüm: İnat Edip Başarmak4.539 kelime
  25. 25 23. Bölüm: İlk Operasyon2.768 kelime
  26. 26 24. Bölüm: İçeri Sızmak1.189 kelime
  27. 27 25. Bölüm: Mağara1.914 kelime
  28. 28 26. Bölüm: Yüzleşme1.371 kelime
  29. 29 27. Bölüm: Video568 kelime
  30. 30 28. Bölüm: Kurtarma Operasyonu2.215 kelime
  31. 31 29. Bölüm: Hastane2.318 kelime
  32. 32 30. Bölüm: Eve Dönüş2.243 kelime
  33. 33 31. Bölüm: Açığa Çıkan Sır2.332 kelime
  34. 34 32. Bölüm: Anlaşılmak1.841 kelime
  35. 35 33. Bölüm: Kavga ve Sonrası2.953 kelime
  36. 36 34. Bölüm: Uyanış (Ara Final)2.435 kelime

Dün gece yattığım üçlü koltuktan kalkarken bir elim gözlerimi ovuşturmakla diğer elim tutulan belime destek olmak için belimle meşguldü.

Ihlaya ıhlaya kalktım koltuktan. Gözümün biri kapalı diğeri yarı açık bir şekilde paytak adımlarla banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım.

Daha sonra mutfağa gittim. Ve abimle, şortluya kahvaltı hazırlamaya başladım.

Bir yandan şarkı söylüyor bir yandan da patates kızartıyordum.

İşim bitince masaya oturup abimleri beklemeye başladım. İçeriden bağırış sesleri gelince kaşlarım çatıldı.

Sesin geldiği yere doğru yürümeye başladım. Sesler salondan geliyordu.

Yaklaşık yarım saat önce çıktığım salonda annem, babam, Afra, Eren, abim ve şortlu... Herkes oradaydı.

Annemle abim hararetli bir şekilde kavga ediyordu.

Annem bir anda bana döndü. "SEN NASIL BENİM SÖZÜMÜ DİNLEMEZSİN! ASKER OLMAYACAKSIN SANA DEMEDİM Mİ BEN?" diye bağırdı.

Konuşmak istedim.

Konuşamadım... Sesim çıkmadı.

"KADINLAR ASKER OLUR MU HİÇ? BAŞKA MESLEK Mİ KALMADI?" diye bağırdı babam.

"SALAKSIN SEN! SENDEN HİÇBİRŞEY OLMAZ! TEŞKİLAT İÇİN YÜZ KARASISIN!" dedi abim.

Kulaklarımı kapamak istedim.

Ellerimi bulamadım...

Konuşmak istedim.

Ses tellerimi kullanamadım...

Oradan koşarak uzaklaşmak istedim.

Ayaklarımı hareket ettiremedim...

Odadaki herkes bana bağırıyordu. İşe yaramaz biri olduğumu, sadece başımın dikine gittiğimi söyleyip duruyorlardı.

Çırpındım... Sesim çıksın diye çırpındım. Çırpındım... Kulaklarımı tıkamak için çırpındım. Çırpındım... Hareket edebilmek için çırpındım.

Peki sonuç; Nafile... Hiçbir işe yaramadı.

Birinin omzuma dokunduğunu hissettim. "Gökçe!" diyen birinin sesini duydum uzaklardan.

Yine çırpındım.

"Gökçe aç gözlerini!"

Gözlerimi mi? Gözlerim mi kapalı benim. Yoo açık gözlerim. Gözlerim açık benim.

"Gökçe!" dedi yine biri uzaklardan. Sarsıldım bu, sefer. Biri omuzlarımdan tutmuş beni feci bir şekilde sarsıyordu. "Gökçe aç gözlerini. Kabus görüyorsun. Aç gözlerini!"

Etraftaki herkes silinmeye başladı. Gözlerim buğulu görmeye başladı. Ağlıyor muydum? Ne zaman ağlamaya başlamıştım.

Herkes tek tek silindi. En sonunda kimse kalmadı. Daha çok ağladım. Gözlerimden yaşlar bir bir aktı ve üstümdeki sweatshirt'ü ıslattı.

"Gökçe gözlerini aç abim. Kabus görüyorsun sadece." diyen ses bu sefer daha yakından geliyordu.

Her yerin karanlıkta olduğunu fark edince gözlerimi açmaya çalıştım.

İlk açtığım zaman etraf çok bulanıktı. Bu yüzden kırpıştırdım. Etraf netleşince kafamı çevirip etrafa baktım. O sırada yanıma yere çökmüş ve bir tutmuş olan abimi ve onun arkasında dikilmiş ama vücudunu hafif eğmiş olan şortluyu görmeyi beklemiyordum.

İlk şoku atlatınca aklıma gördüğüm rüya geldi.

Ağlamaya başladım.

"Gökçe bir şey de abim." diyen abimin endişeli sesini duyunca rüyamda dedikleri yankılandı kulaklarımda.

Abimi çekip boynuna sarıldım. O da bunu bekliyormuş kollarını belime dolayıp sarıldı. "Geçti Gökçe. Geçti abim. Kabustu sadece." diye sırtımı sıvazladı.

"A-abi" diye kekeledim.

"Şhhh" dedi sırtımı sıvazlamaya devam etti. "Tamam geçti."

Biraz olsun rahatladığımı hissedince geri çekildim. İkisinin de gözlerine baktım.

Endişe vardı gözlerinde...

Yüzümü oynadığım ellerime çevirdim. "Ö-özür dilerim. Sizi endişelendirdim." dedim çatallaştığı için fısıltı gibi çıkan sesimle.

Abim çenemi tutup kaldırdı. "Ne gördüğünü anlatmak ister misin?"

Başımı iki yana salladım. "Hayır." Aklıma gelen şeyle ikisinin de gözlerine baktım. "Size bir şey sorabilir miyim?" dedim bir fısıltı halinde.

Özalp abi de abimin yanına çöktü. "Sor bakalım." dedi. Ortamdaki negatif enerjiyi dağıtmak için sesini neşeli tuttuğuna yemin edebilirdim. Abim başını sallamakla yetindi.

Bakışlarımı tekrar ellerime çevirdim. "Ben işe yaramaz bir yüz karası mıyım?"

İkisi de afallamış bir şekilde suratıma bakmaya başladı. "Nerden çıktı bu güzelim?" diye sordu abim. Omuz silktim ve burnumu çektim. Oynadığım ellerimi tuttu. Ona alttan bir bakış atınca başını iki yana salladı. "Sen işe yaramaz biri değilsin. Yüz karası hiç değilsin." dedi gülümserken.

Gülümsemeye çalıştım ama ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı. Özalp abi büyük ihtimalle sıkıldığı için ayaklandı. Ellerini 'hadi' dercesine salladı. "Hadi ya acıktım ben. Dün iki bin liralık alışveriş yaptırdın şimdi de burada yatıyorsun!" dedi sahta bir kızgınlıkla. "Cık cık cık. Şimdi hemen kalkıp ellerini yüzünü yıkıyorsun ve gidip kahvaltı hazırlıyoruz."

Ani duygu değişimine şaşırdığım için bön bön suratına baktım. Bu sefer bileğimden yakalayıp beni çekti. "Bu bir emirdir asker!" deyince kendime geldim. Hemen kendime çeki düzen verip koşa koşa banyoya gittim. Arkamdan duyduğum tek şey ikisinin kocaman kahkahası oldu.

🙃

Ellerimi yüzümü yıkadıktan sonra biraz olsun kendime gelmiştim. Sonra mutfağa geçip kollarımı sıvamıştım. Özalp abi ne kadar beraber hazırlayacağız dese de ikisi birden odalarına kapanmıştı.

Ve iş başa düşmüştü.

Önce dolaptan peynir, salatalık, domates, salça, zeytin...vb. gibi kahvaltılıkları çıkardım. Hepsini kahvaltılık kapaklı kaplara koyup masanın üstüne yerleştirdim.

Sonra balkona çıkıp kiler dolaba koyduğum patateslerden büyük olan 3-4 tanesini seçtim ve içeri geçip onları soyup doğradım.

Bir yandan da şarkı mırıldanıyordum.

Patatesleri kızgın yağ dolu tavaya atınca tekrar dolaba yöneldim ve herkese 2'şer tane yumurta çıkardım.

Asker adamız sonuçta yeriz yani sıkıntı yok!

Aldığım yumurtaları küçük bir tencere alıp koydum. Tencereye de su koyup ocağın üstüne oturttum.

Arada kızaran patatesleri delikli kepçe ile alıp yenilerini attım.

Yumurtalarını nasıl yerler bilmediğim için kendi sevdiğim gibi kayısı kıvamında olacak kadar haşladım.

Patateslerin de hepsini kızartınca onları da masanın üstüne koydum.

Ama bir şey eksik gibiydi. Kalçamı tezgaha yasladım. Bir ayağımı diğerinin üstüne attım. Bir elimi de çeneme atıp düşünmeye başladım.

Ne eksik? Ne eksik? Ne eksik?

Aklıma gelenle çeneme yaslı elimi kaldırıp başparmağımı orta parmağıma sürttüm. "Ahhaa buldum. Ekmek yok!"

Ekmek almaya gitmek için yanıma bir miktar para ve telefonumu alıp kapıya doğru ilerledim. "Aabiii ben ekmek almaya gidiyorum!" diye bağırmayı da ihmal etmedim.

Tam kapıdan çıkacağım sırada Özalp abi odasından çıktı. "Sen otur ben giderim." dedi ve cevap vermeme fırsat vermeden yanımdan geçip gitti.

Bende canıma minnet diyerek eve girdim. Salona geçince koltukta iki seksen yatmış televizyon da belgesel izleyen abimi görmeyi beklemiyordum. "Özalp nereye gitti?" diye sordu bana bakmazken.

Bende ilerleyip berjerlerden birine oturdum. "Ekmek almaya gitti. Ben gidecektim ama yollamadı beni."

Başını salladı. 5 dakika kadar sessizlik oldu aramızda. "Hadi biz masaya geçelim. Özalp de gelir şimdi."

Beraber mutfağa geçtik. Masaya bakınca ıslık çaldı. "Ovv şuna bak. Bayram edicek midelerimiz." Sonra bana dönüp yanaklarımı sıktı. "Ooyy benim güzel kardeşim bana kahvaltı mı hazırlamış"

Yanaklarımı sıktığı için "Obo borokor moson yonokloromo" diye tuhaf bir cümle kurdum.

Abim beni takmayıp yanaklarımı sıkmaya devam etti. "Oyy Allah'ım oyyy!"

Tam o sırada çalan telefonum hayat kurtarıcı bir hamle oldu. "Obo tolofonom çoloyor borok bono" dedim.

O da telefonumun sesini duyduğu için bırakmak zorunda kaldı. "Off tamam git bak bakalım. Sabah sabah bu kadar ısrarla arayan kimse artık!" diye sinirle söylendi.

Tezgahın üstündeki telefona baktım. Ve tahmin edin bakalım arayan kim?

Rüzgar!

Dünden beri şakasız bin kere aramıştır. "Off ya."

"Kim arıyor?" diye sordu abim. Kafamı kaldırınca kaşları çatık bir şekilde bana baktığını gördüm. Telefonu kaldırıp ekranı ona çevirdim. "Rüzgar mı?"

Başımı salladım. "Dünden beri sıkılmadan usanmadan arayıp duruyor." dedim.

"Aç bakalım. Ama hoparlöre al. Bende duyayım." dedi.

İlk başta tereddüt etsem de aramayı yanıtladım. Açıldığı gibi "Gökçe," diyen Rüzgar'ın sesi içimde tuhaf bir şeylere sebep oldu.

"Efendim." dedim içimdeki duygu tufanına nazaran soğuk çıkan sesimle.

"Gökçe sen benim aramalarıma niye cevap vermiyorsun?" diye sordu sinirle. "Ne yapmaya çalışıyorsun? Dünden beri araya araya canım çıktı!" Söylenmeye devam etti. Bir süre cevap vermem için sustu ama cevap vermedim. "Gökçe cevap versene!" diye bağırdı.

Sinirden dudaklarımı kemirirken "Açmıyorsam bir sebebi vardır değil mi Rüzgar? Hem sen beni neden arıyorsun?" diye sordum.

"Trip mi atıyorsun sen bana?" diye sordu sorgulayıcı bir sesle. Ama sesinde eğleniyor gibi bir hava da vardı.

"Rüzgar yeter! Ben sana trip atacak kadar değer vermiyorum anla şunu!" diye sordum sakin kalabilmek için derin nefesler alırken.

"Ne diyorsun ya?"

"Sana karşı hiçbir şey hissetmediğimi söylüyorum. Var mı başka diyecek bir şeyin?" dedim.

"Yok." dedi gıcık olduğu çok belliydi.

"Kapatıyorum o zaman. İşlerim var." dedim ve cevap vermesine fırsat vermeden aramayı sonlandırdım. Ve telefonu sessize aldım. "Off nerde kaldı bu Özalp abi. Açıktım ya" dedim ellerimi karnıma koyarken.

"Gökçe konuyu dağıtmaya çalışma!" Çenesiyle telefonu işaret etti. "Neydi o öyle?" Ne neydi der gibi başımı salladım. "Kendini ne zannediyor o herif!" diye açıkladı.

Ellerimi 'boş ver' der gibi salladım. "Aman abi. Ben takmıyorum artık Rüzgar'ı." Sesli bir nefes aldım. "Ama arada böyle öldürmek istediğim anlar oluyor." dedim alayla.

"Bu kadarı çok fazla ama." dedi sinirle. Bir elinin baş ve işaret parmağıyla şakaklarını ovdu.

"Takma kafana abi." dedim diğer elini tutarken. "Ben idare ediyorum işte."

Bir anda şakaklarını ovmayı bırakıp bana baktı. "Böyle mi? Vallahi ben dalarım buna bir gün!"

"Abi lütfen sende başlama. Takma kafana." dedim yüzümdeki silik tebessümle.

Cevap vereceği sırada dış kapıdan Özalp abinin "Ben geldim!" diyen sesiyle sustu. "Sonra konuşacağız bu mevzuyu." dedi uyarıcı bir şekilde. El mahkum başımı salladım.

"Nerede kaldın be Özalp abi! Öldüm açlıktan." diye sitem ettim mutfak kapısından içeri giren Özalp abiye.

Bana ters bir bakış attı. "Şhh kız senin canın ne cinin ne. En fazla ne kadar acıkabilirsin acaba?" Bir anda gözleri masaya değdi ve ıslık çaldı. "Ovv şu masaya bak ya. Bugün bayram falan da benim mi haberim yok?"

Tepkisine kıkırdadım. "Ben varsam her gün böyle bayram kahvaltısı olur." dedim gururlu bir şekilde göğsümü kabartırken. "Ama,"

"Ama mı? Ne aması ya!" diye söylendi Özalp abi ağzına 10-12 tane patates atarken.

"Ekmek alma görevini sizin üstlenmeniz lazım." dedim bende ağzıma peynir atarken.

"Tamam ya onu aramızda hallederiz." dedi abim. "Kız çay yok. Çay döksene!"

Masaya göz gezdirdim. "Ahha bende, ne unuttum diyordum. Dur geliyor hemen çaylar." derken masadan ayaklandım ve onlara çay döktüm. Kendime hazırladığım filtre kahveyi de fincana koydum ve masaya döndüm.

"Sen niye çay içmiyorsun?" diye sordu Özalp abi. "Çay gibisi var mı be!"

"Ben gündüzleri çay içemiyorum. Genelde meyve suyu falan içerim ama," Aklıma gördüğüm rüya gelince yüzüm düştü. "böyle bir sabahtan sonra ayılmam gerekiyor."

Özalp başını salladı. "Asma şu yüzünü ya. Hem bugün gidip senin odan için alışveriş yapalım tamam mı?" dedi abim.

Başımı salladım. "Espresso makinesi de alalım ama ya. Böyle elde yapması çok zor oluyor!"

"Tamam alırız. Yeter ki sen iste." dedi abim."

Beraber muhabbet ederek kahvaltı yapmaya devam ettik. Abimle Özalp abi operasyonlardaki anılarını anlatıyordu.

"Bak şimdi sınır dışındayız. Diz boyu kar var. Bizde durum değerlendirmesi yapıyoruz. Bir silah sevkiyatını önleyeceğiz." diye anlatıyor Özalp abi.

"Ee ne oldu peki?" diye sordum.

Elindeki çatalla abimi işaret etti. "Bu bukalemun bir yere konuşlandı."

"Bukalemun mu?" diye sordum abime bakarken.

Güldü. "Evet tim içinde bana öyle diyorlar. Keskin nişancı olduğumu biliyorsun." Başımı salladım. "İşte çok iyi gizlenebildiğim için bana öyle söylüyorlar."

Anladığımı belirtmek için başımı salladım. Bu sefer Özalp abiye baktım. "Peki sana ne diyorlar?"

"Dracula diyorlar." dedi sinsi bir sırıtışla.

"Niye Dracula?" diye sordum safi bir merakla.

"Boşver benden korkmanı istemem." dedi son peyniri de ağzına atarken.

"Ya söyle işte söyle söyle." dedim çocukça bir tavırla. Daha ısrar etmeye devam edecektim ki çalan zil buna engel oldu. İşaret parmağımı tehdit eder gibi sallarken kapıya doğru geri geri yürüyordum. "Bunu gelince anlatacaksın kaçışın yok!"

Kapıdaki küçük delikten baktım. Kargocuymuş. "Buyurun." diyerek açtım kapıyı.

Elindeki zarfa bir bakış attı. "Gökçe Demir?" dedi sorar gibi.

Başımı salladım. "Evet benim."

"Buyurun." diye bir zarf uzattı. "Şuraya bir imza" Gösterdiği yeri imzaladım. "Teşekkürler."

"İyi günler. Kolay gelsin." diye kapıyı kapattım.

Mutfaktan içeri girerken zarfı inceliyordum. "Gökçe kim o?" diye sordu abim.

"Kargocu ya." dedim elimdeki beyaz zarfa bakmaya devam ederken masaya oturdum.

"Kimden gelmiş?" diye sordu Özalp. Bilmiyorum dercesine omuz silktim. "Ee hadi açsana!" diye sabırsızlıkla söylendi.

Başımı sallayıp açmaya başladım. İçindeki kağıdı çıkarıp okudum. Ve okurken gözlerimin parladığına adım gibi emindim. "Ne o Gökçe?" diye sordu abim.

Bir anda yerimden kalkıp sarıldım abime. "Gökçe ne olduğunu söyleyecek misin?"

Abimden ayrılıp yerimde zıplamaya başladım. "Alın okuyun." dedim heyecandan yerimde duramazken. İlk başta abim okudu ama zaten durumu bildiği için şaşırmadı. Sonra Özalp abiye uzattı. O okuduktan sonra gözleri fal taşı gibi açıldı.

"Oha." dedi ilk tepki olarak. "Yok artık kızım."

"Var artık. Bordo bereli oldum. Allah'ım çok mutluyum." Hem kendimi alkışladım hem olduğum yerde hopladım.

"Ya Gökçe yeter artık. Otur şuraya. Yarın gideceğiz işte."

"Off abi ya. Bir sevinç yaşatmıyorsun!" diye sitem ettim. Ama o üzgün halim çok kısa sürdü. "Acaba bana ne isim takacaklar?" diye sordum hülyalı hülyalı.

"Ne isim takması ya." diye sordu Özalp abi.

Ona döndüm. "Senin kafa kıt galiba şortlu abi. Hani sana Dracula," İki elimin işaret ve orta parmağını tırnak işareti gibi açıp kapadım. "Abime de Bukalemun diyormuşsunuz ya. Benim ismim ne olacak?"

"Gökçe," dedi bezgin bir sesle. "Bakalım yarın gidelim konuşalım. Hem timinle de tanışırsın."

"Ayy evet acaba nasıllar. Umarım iyi anlaşırız." Aklıma gelenle yüzüm düştü. "Ya iyi anlaşamazsak? Ya beni sevmezlerse?" Dehşete düşmüş gibi devam ettim. "Ya ben onları sevmezsem? Ya gittiğim görevlerde vazifemi yerine getiremezsem?" Çığlık attım. "Offff korkmaya başladım."

"Allah'ım ya rabbim ya resul allah. Gökçe, bunların hepsini iki saniyede nasıl kafanda kurdun Allah aşkına abim ya." İşaret parmağını kaldırdı. "Birincisi, seni sevmezler diye bir seçenek yok." İşaret parmağının yanına orta parmağı da eklendi. "İkincisi, sevmesen bile bir şekilde anlaşmanız gerekiyor onlarla." Diğer parmaklarının arasına yüzük parmağı da eklendi. "Üçüncüsü ve en önemlisi, sana eğitim veren benim, ben. Yapamazsam, beceremezsem diye bir şey yok. Hem sen Türk askerisin ya Türk askeri. Biz hiçbir şeyden korkmayız."

"Tamam abi haklısın. Ben bir an stres yaptım." Masadan kalktım. "Neyse ben hazırlanayım da gidip şu oda işini halledelim." Aklıma gelenle mutfak kapısından çıkmadan abime baktım. "Ha bu arada bana Yasemin'i verecektin. Unuttum sanma sakın!" diye işaret parmağımı salladım.

Odama gidip hazırlandım. Üstünde manzara olan siyah bir tişört, altıma mavi kot pantolon giydim. Elime de pantolonla aynı renk kot ceketimi aldım. En son da siyah çapraz çantalarımdan birini aldım.

Daha sonra mutfağa gidip mutfağı toparladım ve abimle dışarı çıkıp arabasına bindik.

Yaklaşık yarım saat sonra yatak odası takımı satan bir mağazanın önüne gelmiştik. Abimle aynı anda arabadan indik. Abim yanına gelmemi bekledi. Yanına gidince kolunu omzuma attı. Bende omzumdan sarkan elini tuttum. Beraber mağazadan içeri girdik.

Takımların arasında gezerken bir tane çalışan gelip "Buyurun hoş geldiniz. Nasıl yardımcı olabilirim?" diye sordu.

Abimden önce atıldım. "Eyvallah kardeşim hoş bulduk. Biz şöyle uygun yollusundan bir oda takımı bakıyoruz."

Konuşma tarzıma karşı adamın ağzı açıldı. Ama hemen kendini toparladı. "Tabii efendim. Buyurun bu taraftan." diye bir tarafı gösterdi.

"Kardeşim sen bize kaliteli bir şey göster." dedi abim adamın gösterdiği yere gitmek yerine.

Alttan abime baktım. "Abicim benim param kaliteli bir şeye yetmez. Daha ilk maaşımı bile almadım. O yüzden uygun yollulara bakıyoruz." dedim uyarıcı bir şekilde.

"Ben buradayken sana mı ödeteceğim parasını ya. Abin var burada abin." dedi.

"Abimsin biliyorum. Ama bana zaten evini açtın. Birde böyle bir yükün altına sokamam seni." Çalışan adama döndüm. Önündeki yaka kartında ismi yazıyordu. "İbrahim kardeşim sen bize uygun yolluları göster."

Adam yine şaşırdı. "Si-siz benim ismimi nereden bi-biliyorsunuz?" diye kekeledi.

Kahkaha attım. "Kardeşim yaka kartında yazıyor ya." diye yakasındaki ismi yazan kartı gösterdim. "Dikkatliyimdir." diye göz kırptım.

Adam utançtan kıpkırmızı oldu. Büyük ihtimalle yüzünü gizlemek için önden ilerlemeye başladı. "Takip edin beni göstereyim efendim."

Bu sefer abim ses etmedi. Adamın peşinden ilerledik. En sonunda ahşap rengi içinde iki kapaklı gardırop, bir kitaplık, bir makyaj aynası ve tek kişilik yatak olan bir takımda karar kılmıştım. Ben özellikle çalışma masası istememiştim.

İş ödeme kısmına gelince ortalık karıştı tabii ki.

Ben çantamdan cüzdanımı çıkarmaya çalışırken abim elimi tuttu. "Ben ödeyeceğim." diye sert bir sesle konuştu.

"Allah allah ya. Ben demedim mi sana. Ben alacağım diye." diye konuştum.

Kafasını omzuna eğdi ve gözleri tehdit edercesine kısıldı. "Gökçe, abim zorlama. Ödeyeceğim diyorsam ödeyeceğim. Hem sen kendin demedin mi? Daha ilk maaşımı bile almadım diye." Evet der gibi başımı salladım. "Ee işte neyle ödeyeceksin. Hangi parayla."

Ofladım. "Off abi ya." İşaret parmağımı yüzüne doğrulttum. "Ama bak maaşımı alınca sana ödeyeceğim ben."

Elindeki kartı adama uzatırken "He Gökçe he. Ödersin."

Oradan çıkınca poligona gitmeyi teklif ettim. O da kabul etti. Beraber abimin bildiği bir poligona gittik.

İçeriye girerken asker kimliklerimizi göstermemiz kadar havalı bir sahne yoktu sanırım.

İçeri girince ikimiz de yan yana kabinlere geçtik. Tam nişan aldım ateş edeceğim sırada arkamda bir beden hissettim. Hemen arkamı döndüm. "Ne yapıyorsun ya? Girmişsin dibime." diye cırladım.

"Güzelim ben yardım etmek için gelmiştim. Zorlanıyor gibi gözüküyordun?" diye konuştu karşımdaki adam.

Abim bize doğru gelmeye başladığı zaman gözlerimde onu durdurdum ve 'ben hallederim' dercesine baktım. O da bana güvenip olduğu yerde kaldı ama her an bir şey olabilecekmiş gibi tetikte bekliyordu.

Gözlerimi tekrar önümdeki şerefsize çevirdim. "Hmm ben zorlanıyordum öyle mi?" diye sordum elimle kendimi gösterirken.

"Evet canım. Yardıma ihtiyacın olabileceğini düşündüm." dedi gözlerime bakarken.

"Sakıncası yoksa ismini öğrenebilir miyim?" diye sordum muzip bir tavırla.

Başını salladı. "Yeter ki sen iste bebeğim. İsmim Can." Elini uzattı. "Memnun oldum."

Bir eline bir yüzüne baktım. Tiksinmiş gibi yüzümü buruşturdum. "Yok sağ ol kalsın." Abime baktım. "Abiciğim?"

Hala önümdeki adama bakarken konuştu abim. "Söyle kardeşim."

Düşünceli bir şekilde sordum. "Sence kaç metre ileri göndereyim hedefi?"

"En sona gönder." dedi abim kararlı bir sesle.

Önümdeki adama baktım. Ağzı beş karış açılmış bizi dinliyordu. Onu boş verip hedefe döndüm ve düğmeye basıp gidebildiği yere kadar gönderdim. Sonra pozisyon alıp hedefe nişan aldım. Sonra arka arkaya ateş edip 'CAN' yazdım hedef kağıdına.

Allahtan ismi kısa da sığdı!

İşim bitince tekrar düğmeye basıp hedefin yanımıza gelmesini sağladım. Kağıdı olduğu yerden çıkarıp arkamı döndüm ve beni pür dikkat izleyen adamın gözüne soktum. "Nasıl zorlanıyor gibi duruyor muyum?" Elimi arka cebime atıp asker kimliğimi çıkardım ve ona gösterdim. "Türk Silahlı Kuvvetlerinden Teğmen Gökçe Demir." Adam sertçe yutkundu. "Ha şunu da söylemeden geçemeyeceğim." Hafifçe kulağına eğildim. "Keskin nişancıyımdır." Ve geri çekildim.

"B-ben özür di-dilerim komutanım. Be-ben bilmiyordum." diye kekeledi.

Korktu tabii ablası normal.

Adamın yakasını iki elimle kavradım. "Ulan şerefsiz! Bilip bilmemenin ne önemi var! Aklınca bana yürüyecektin değil mi?" Adamın suratına yumruğumu geçirdim. "Konuşsana ya konuşsana!" Bir yumruk daha geçirdim. "Ulan sizin gibi şerefsiz, pezevenk, ırz düşmanı, salaklar yüzünden biz kadınların çektiği nedir ya nedir?" Bu sefer yere yığıldığı için karın boşluğuna tekme attım. Bir tekme daha atacağım sırada arkamdan biri kollarımdan tuttu ve kaldırdı. Sonra beni geri çekti. Çırpınmaya başladım. "Ulan seni bir kez daha görürsem kimse alamaz seni elimden haberin olsun." Adam dirseklerinden destek alarak geri gitmeye çalıştı. Bense sadece çırpınıyordum. "Duydun mu lan?" Başını salladı. "Şimdi def olup git! Gözüm görmesin seni!" diye bağırıp çenemle kapıyı işaret ettim. Adamda topuklarını kıçına vura vura koşmaya başladı. "Kim tutuyorsa bıraksın beni!" diye söylendim sinirle.

Ayaklarım yere basınca arkamı döndüm. "Vay be benim kardeşime bak sen. Nasıl da güzel dövdün adamı." diye gururlandı abim.

Sırıttım ve omzuna vurdum. "Komutanım kim?" diye göz kırptım. "Hem ben adamı dövmedim ki sadece hırpaladım. Sen izin verseydim işimi tam yapacaktım da. Neyse!" diye kızdım ona.

Az önce sıktığım hedef kağıdını eline aldı. Dudaklarını büzdü. "Ne güzel öğretmişim be ya." diye övündü. "Aferin bana."

Orada daha fazla kalmadık. Abim sinemaya gitmeyi teklif etti. Bende seve seve kabul ettim.

Sinemadan çıktıktan sonra eve geçtik.

--------------------

HEEELLOOOO!!!!!!!!

Nasılsınız?

Faw sahneniz?

Sizleri seviyorum.

Yıldızları parlatmayı unutmayın.🥺

Hayallerinizle kalın;)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

25okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.