27. bölüm / 36
Sınır Tanımayan Hayaller25. Bölüm: Mağara
Bölümler 36Şu an: 25. Bölüm: Mağara
- 1 Tanıtım: Hayal Edin1.716 kelime
- 2 1. Bölüm: YKS Sonuçları1.643 kelime
- 3 2. Bölüm: Tesadüfi Tanışma1.340 kelime
- 4 2.5. Bölüm: Gökyüzü1.620 kelime
- 5 3. Bölüm: Karar Vermek2.995 kelime
- 6 4. Bölüm: Zorlu Karşı Gelme Süreci1.927 kelime
- 7 5. Bölüm: Gitmek1.862 kelime
- 8 6. Bölüm: Beklenmeyen Açıklama1.867 kelime
- 9 7. Bölüm: Aşk Seçilmez, Yaşanılır2.233 kelime
- 10 8. Bölüm: Sabrın Sonu Selamet1.450 kelime
- 11 9. Bölüm: Hisler1.102 kelime
- 12 10. Bölüm: Aşkın İlk Belirtisi: Kıskançlık1.578 kelime
- 13 11. Bölüm: Geç Kalınan Farkındalık1.888 kelime
- 14 12. Bölüm: Gerçekleşen Hayaller1.653 kelime
- 15 13. Bölüm: Açığa Çıkan Yalan2.387 kelime
- 16 14. Bölüm: Ritim Değiştiren Bomba2.405 kelime
- 17 15. Bölüm: Yılların Birikmişliği2.284 kelime
- 18 16. Bölüm: Poligonda Verilen Ders3.003 kelime
- 19 17. Bölüm: Sürpriz Zarf ve Hançer Timi2.326 kelime
- 20 18. Bölüm: Geride Kalmak1.122 kelime
- 21 19. Bölüm: İtirafın Şoku836 kelime
- 22 20. Bölüm: Yok Çare Özlemeye720 kelime
- 23 21. Bölüm: Kavuşma1.340 kelime
- 24 22. Bölüm: İnat Edip Başarmak4.539 kelime
- 25 23. Bölüm: İlk Operasyon2.768 kelime
- 26 24. Bölüm: İçeri Sızmak1.189 kelime
- 27 25. Bölüm: Mağara1.914 kelime · Okuduğun bölüm
- 28 26. Bölüm: Yüzleşme1.371 kelime
- 29 27. Bölüm: Video568 kelime
- 30 28. Bölüm: Kurtarma Operasyonu2.215 kelime
- 31 29. Bölüm: Hastane2.318 kelime
- 32 30. Bölüm: Eve Dönüş2.243 kelime
- 33 31. Bölüm: Açığa Çıkan Sır2.332 kelime
- 34 32. Bölüm: Anlaşılmak1.841 kelime
- 35 33. Bölüm: Kavga ve Sonrası2.953 kelime
- 36 34. Bölüm: Uyanış (Ara Final)2.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında;"
-Ahmet Hamdi Tanpınar-
Görevin ikinci haftası;
O gün uzun bir yolculuk yapıp hava karardıktan sonra öncekine göre daha büyük bir kampa gelmiştik.
Hava karardığı için bir şey yapamazdık. Bu yüzden benimle beraber 6 kişiyi bir mağaraya götürmüşlerdi. Kaçmamamız için de başımıza adam dikmişlerdi.
Pars neredeydi bilmiyorum ama o gece uyumamıştım. Her ne kadar uyuyor gibi gözüksem de...
Günler düşündüğümden sakin geçiyordu. Size eğitim vereceğiz deyip hiçbir şey yapmıyorlardı. Sadece elimize bir keleş verip hedefleri vurmamızı istiyorlardı.
Bugün buraya geleli 2 hafta olmuştu. Ve yine aynı şeyleri yapıyorduk. Kayda değer bir şey olmuyordu.
Her geçen gün atışlarımı daha da geliştirmiş gibi yapıp onların gözüne girmeye çalışıyordum.
Yine elimize keleş vermişlerdi. Sıra bana geldiğinde başımızdaki adam. "Sık bakam" dedi iğrenç sesiyle.
Bir şey demedim. Kabzayı omzuma yasladım. Sağ gözümü kapatıp başımı sola doğru eğdim ve nişan aldım. İki tanesini tam ölümcül yerine diğer üç tanesini etrafa saçmıştım. Devam edeceğim sırada elini kaldırıp "Tamam yeter" deyince mecbur durdum. Atışlarıma baktı. Beğenmiş gibi dudaklarını büzdü.
Lan ne sandın? Türk askeriyim ben geri zekalı!
Bunu o bilmiyor ama iç ses.
Doğru unutmuşum! Hahahaha
Başını bana çevirdi lanet olasıca. "Adın ne senin?"
Cevap vermedim.
"Dilsiz misin konuşsana!" dedi daha sert bir sesle.
Yine cevap vermeyecektim de arkamdan Pars'ın değiştirilmiş sesini duydum. "Konuşsana! Heval sana bir şey sordu!"
Hevaline başlarım ama ha. Bunlardan yoldaş mı olur lan!
Adam Pars'a döndü. Çenesiyle beni işaret etti. "Tanıyon mu sen bunu?"
Ben ne diyecek diye beklerken. "He he tanıyom. Bende dün atışlarını beğendim de sordum. Yeni birine göre iyi atıyor. İşe yarayabilir" dedi.
Adam yine bana döndü. "Adın nedir senin desene hele."
Pars adamın arkasından kaş göz yapınca konuştum mecburen. "Azad'dır heval." dedim. Sesimi kalınlaştırmıştım erkek gibi gözükmek için.
"Azad bugün bir sevkiyat olacak." Beni işaret etti. "Sende bizle geleceksin. Şimdi git hazırlan. 2 saate çıkarız." Başka birini çağırdı. "Bawer gel bakam. Şuna mağarasını göster." diye beni işaret etti.
Bir şey demeden yanımıza gelen adamın peşine takıldım. Beni önceden diğerleriyle kaldığım çadıra yakın bir ama daha küçük bir mağaraya götürdü. "Burası senin."
Yine konuşmadım. Bunlarla ne kadar az iletişime geçersem o kadar iyiydi. İçeri girdim. İçeride bir yer yatağından başka bir şey yoktu.
Gidip yatağa oturdum. Başıma sardığım kumaşı çıkardım. "Allah'ım sen bana dirayet ver ya rabbim." dedim.
İçeriye biri girdi. Elimi saçıma attım bıçağı çıkardım ve kafamı kaldırdım. Ama gördüğüm yüzle rahat bir nefes verdim. "Ne yapıyorsun?"
"Sana bakmaya geldim." dedi Pars. "Onlarla konuşmamazlık yapma. Dikkat çekersin." Gelip yanıma oturdu.
"Onlarla konuşmak istemiyorum! Onlarla aynı ortamda bulunmak istemiyorum!"
"Biliyorum. Çünkü bende aynı şeyleri istiyorum ama biz askeriz ve bu bizim görevimiz!" diye uyardı beni.
Gözlerine baktım. "Sence bizimkiler ne yapıyor?"
"Bilmiyorum ki. Bence hala Diyarbakır'dalar." diye fikrini belirtti.
Başımı omzuna yasladım. "Özledim." dedim buram buram hasret kokan sesimle.
Elim Efe'nin aldığı bilekliğe gitti. Üstündeki düğmeye bastım. Neredeyse her gün bir o bir ben basıyor ve birbirimize sanki yaşadığımızı haber veriyorduk.
Pars iç çekti. "Bu silah sevkiyatını ne kadar yapmak istemesem de yapmak zorundayız. Ve etraftan duyduğuma göre birkaç hafta sonra Çoban gelebilirmiş. O gelmeden planımızı uygulamamız lazım."
Başımı kaldırdım omzundan. Başımı, salladım yerimde dikleşirken. "Şu sevkiyatı hallettikten sonra o işi de halledelim. Birkaç gün sonra yapalım gitsin. Çoban geldikten sonra yaparsak dikkat çeker. "
"Nasıl yapmayı planlıyorsun?" diye sordu düşünceli bir sesle.
Biraz düşündüm. Gelen aydınlanmayla gözlerine baktım. "Senin yardımın gerek." Yan dönüp ona daha rahat baktım. "Bak şimdi. Gününü konuşuruz da. Ben sana işaret verip buraya geleceğim ve saçımı açacağım. Sonra da sen beni çağırması için buraya adam göndereceksin. Onlar zaten beni öyle görünce hemen şu başımızda dikilen kanı bozuğa haber verecek."
Bir süre düşündü. "Mantıklı. Ama önce şu silah sevkiyatını halledelim." Ayağa kalktı. "Ben şimdi gidiyorum. 5 dakika sonra gel." deyip dışarı çıktı.
Bir süre bekledim. Sonra yeterince beklediğime karar verip ayaklandım. İlk işim Pars gelince bıçağı çıkardığım için dağılan saçlarımı tekrar topladım ve kumaşı tekrar saçlarım gözükmeyecek şekilde bağladım ve dışarı çıktım. Ama önüme çıkan adamla hafif gerildim. "Heh heval de seni çağırmamı istemişti. Gel gidiyoz"
Bir şey demeden adamı arkasından takip ettim. Bir arabaya bindik.
Gece olunca;
Silah sevkiyatından sonra kampa geri dönmüştük. Şimdi de mağarada hazırlanıyordum. Keşfe çıkacaktım etrafı.
Dışarı çıkınca kuş kadar hafif adımlarla etrafta gezmeye başladım. Ve iki kişinin konuşmasına şahit oldum.
"Çoban ne zaman gelcek heval?" diye sordu biri.
"Valla heval benim bildiğim 4 gün sonra." diye yanıtladı bir diğeri.
"O gelirse artık böyle boş boş durmayız. Bir şeyler yaparız." dedi başka biri.
"Büyük saldırı planlıyorlarmış." dedi ilk konuşan.
"Büyük saldırı" diye fısıldadım. Sessiz adımlarla Pars'ın mağarasına gittim. İçeri girdim.
"Pars, büyük saldırı planlıyorlarmış!" dedim. Hızla geldiğim için nefes nefese kalmıştım.
"Saldırı mı? Ne zaman?"
Başımı iki yana salladım. "Bilmiyorum. Konuşurlarken duydum. 4 gün sonra geliyormuş çoban. O geldikten sonra yapılacak bir saldırı planlıyorlarmış."
"Tamam daha vaktimiz var. Plana sadık kalıyoruz ve yarın senin kız olduğunu ortaya çıkarıyoruz tamam mı?" dedi soğukkanlılıkla.
"Tamam. Ben daha fazla dikkat çekmeden gideyim ben." Dışarı çıktım. Aynı sessiz adımlarla mağarama döndüm. Ve yarın için uyumaya çalıştım.
Sabah;
Dün gece sadece 3 saat uyuyabilmiştim ama o da bana yetmişti.
Sabah Pars mağarama gelmiş ve bana hazır olup olmadığımı sormuştu. Bende hazır olduğunu söylemiştim.
Artık iyi olduğuma karar verdikleri için o eğitim dedikleri saçmalığa bugün beni sokmamışlardı. Bende, etrafta mal mal geziniyormuş gibi davranıp kolaçan etmiştim.
En sonunda karşıma Pars çıkınca vaktin geldiğini anladım ve ona başımla selam verip zaten yakın olan mağarama gittim.
Başıma sardığım kumaşı açıp bıçağı çıkardım. Bunu şu anda bir yerime saklayamazdım bu yüzden yatağın yorganına delik açıp içine sakladım. Kimse gelmeden ayaklandım.
İçeriye biri girdi. Özellikle saçlarımı savurarak ona doğru döndüm. "Se-sen ne yapıyorsun?" dedim dehşet içinde.
Beni işaret etti. "Sen kadınsın!" Dışarıya çıkmadan önce bana baktı. "Sakın dışarı çıkayım deme!"
O çıktıktan sonra sırıttım. Bir plan anca bu kadar yolunda giderdi. Dışarıdan ayak sesleri duyunca yatağa oturdum.
"Azad? Sen kadınsın!" dedi kendini lider sanan lider bozuntusu.
Korkmuş numarası yapmak için sertçe yutkundum. "Heval ben-" diye bir şeyler gevelemeye başladım.
"Sus konuşma. Ajansın sen ajan. TC ajanı!"
Hay ben senin ya! İki haftadır yanınızdayım ve siz şimdi fark ediyorsunuz! Fark etmiş bile olmuyorsunuz! Ben göstermesem zor öğrenirdiniz!
Başımı iki yana sallarken konuştum. "Ben ajan değilim!"
Beni takmadı. "Alın bunu bağlayın bir yere! Çoban gelince akıbetine karar verir. Ama o gelene kadar eğlenelim biraz!"
Başımı iki yana salladım. Zerre korkmamıştım ama korkmuş gibi davranıyordum. Yanında gezdirdiği iki kuyruğu bana doğru gelip ellerimi ve ayaklarımı bağladı. Sonra da yatağa fırlattı. Bozuntu yanıma gelip oturmama yardım etti. Sonra da saçlarımı yüzümden çekti. "Senin ajan olmadığını nerden bilelim?"
Yalvarır gibi baktım suratına. "Heval valla ben ajan değilim."
Yanağıma sertçe tokat attı. Attığı tokatın etkisiyle yatağa düştüm. "Ne diye aramıza erkek gibi girdin o zaman?" diye sordu sert bir sesle.
"Türk askeri anamla babamı öldürdü. Onların intikamını almak isterim. O yüzden yaptım!" Önceden hazırladığım yalanları sıralıyordum.
"Haa demek öyle."
Hızla başımı salladım. "Valla öyle."
"Bakalım yapacağım şeylerden sonra da bu cevabı verecek misin?" Bir tokat daha attı aynı yanağıma. Saçlarım yüzüme savruldu.
Çıkmadan önce "Sadece su vereceksiniz! Çoban gelince ne yapılması gerektiğini söyler!" dedi ve def oldu gitti. Sonra diğer adamlar da çıktı.
Orada yatakta yanağımdaki sızıyla kaldım.
Sanırım yarım saat sonra içeriye lider bozuntusu, iki kuyruğu ve Parsla beraber başka bir adam daha girdi. Ellerinde işkence aletleri ve bir ahşap sandalyeyle.
Pars gelip üstüme eğildi. "Dayan tamam mı? Bunları yapmak istemiyorum. Ama-" diye fısıldıyordu ki sözünü kestim. "Merak etme. Bu soysuzlar canımı acıtamaz benim." diye fısıldadım.
Belli belirsiz başını sallayıp kolumdan tuttuğu gibi sandalyeye oturttu beni. Sonra da diğer adam gelip ellerimi ve ayaklarımı çözdü ve beni sandalyeye bağladı.
Ellerini birbirine sürttü ve getirdikleri aletlere göz attı. "Bakalım hangisinden başlayalım."
Başımı iki yana salladım. "Heval valla ben ajan değilim! İnan bana!" dedim.
"Ağzını da bağlayın şunun başımı ağrıtacak belli!" Adamların biri beyaz bir bez çıkardı ve ağzıma bağladı.
Ben hala söyleniyordum ama ağzım bağlı olduğu için sesim onlara ulaşmıyordu. En sonunda boşa nefes tüketmeyi bıraktım. Sadece izledim.
Bana işkence etmek için alet seçerken çok keyifli gözüküyordu.
En sonunda karar mandala benzer şeyleri eline aldı ve bana baktı. "Biraz elektrikten zarar gelmez."
Pars'a bakınca bana büyük gözlerle baktığını gördüm. Mandalları parmaklarıma takmak için arkama geçince onu kaş göz işareti yaparak uyardım o da kendini hemen topladı. İki mandalın birini sağ elimin orta parmağına diğerini de sol elimin orta parmağına takıp önüme geçti.
"Sen ajan mısın?" diye sordu.
Ağzım bağlı olduğu için konuşamıyordum ama başımı iki yana sallayarak onu reddettim.
İnanmadı.
"10la başlıyoruz. Her sorudan sonra artacak haberin olsun!" dedi ve verdi elektriği.
Ne kadar süre buna devam etti artık kestiremiyorum ama hissettiğim tek şey uyuşmaya başlayan vücudum.
Bütün uzuvlarım sanki siliniyormuş gibi tek tek yok oluyordu. Ve ben hiçbirini hissedemiyordum. Sonra bir anda elektrik geliyor ve büyük bir acı kaplıyordu.
Bir ara bayılmışım. Bir kova soğuk suyla uyandırdılar. Her yerim sırılsıklamdı ve üşüyordum.
Odada duyulan tek ses makinadan gelen cızırtı sesleri ve benim inlemelerimdi.
Tekrar bayılma aşamasına geldiğim sırada "Tamam bugünlük bu kadar yeter." dedi biri. Başım önüme eğilmişti. Gözlerim sisliydi. Kulaklarım uğulduyordu. Kimin dediğini seçemedim. Arkadan başka seslerde geldi ama onları da seçemedim.
Kısa süre sonra biri önümde eğildi başımı kaldırdı. Bir şeyler söyledi.
Sağır mı oldum acaba? Duymuyorum çünkü.
Bön bön suratına baktım. Hafifçe yanağıma vurdu. "Gökçe"
Allah'ım bu sesi tanıyorum. Tanıdık bu ses. Bu... Bu Pars'ın sesi.
"Gökçe cevap ver bana." dedi Pars.
Dudaklarımı ıslattım. "S-su" sesimi kendim bile duyamadım. "Su" dedim bu sefer daha yüksek sesle.
Ne zamandır içmiyordum?
Bir saat? İki saat? Beş saat?
Bir anda dudaklarıma bir şey dayandı. Sonra dudaklarıma çarpan serinlikle bunun su olduğunu anladım ve ağzımı aralayıp şişeden akan suyu içtim.
Şimdi daha iyiydim. Kulaklarım önceye nazaran daha az uğulduyordu. Başımı taşıyabiliyordum. Ve etraf netti.
Önümde duran adama baktım. Pars. Evet evet bu Pars'tı. "Pa-pars"
Arkama geçmiş ellerimi çözüyordu. "Benim Gökçe benim. Merak etme. Şu an güvendesin."
"Güvendeyim, güvendeyim..." diye sayıkladım.
Pars tekrar önüme geçti ve beni kolayca kucağına aldı. "İyiyim ben indir beni."
"İtiraz yok! Gökçe tam 5 saat dinlene dinlene elektrik verdiler sana." Yatağa yatırdı. "Vücudun yanıklarla dolu."
Postallarımı çıkarmaya başladı. Öksürdüm. "Ben daha çok tahmin etmiştim." diye kendi kendime konuştum. "Ya iyiyim ben." Postallarımı kenara koydu. "Postalımın içindeki bıçağı versene."
Tekrar eğildi. "Hangisinde?"
"Sağ"
Tekrar doğruldu. Postalı kucağıma koydu. "Nerede?"
Ofladım ve koyduğum yerden çıkardım ve postalı yere attım. Bıçağı da yastığın altına koydum.
Yerimden doğrulamaya çalıştım. Ama başarısız oldum. "Doğrulmama yardım eder misin?"
Pars bir şey dememeden doğrulmama yardım etti. Ama gözleri ben hariç her yerde geziniyordu. "Bana niye bakmıyorsun?"
"Bu halini görmek istemiyorum!" diye sinirle soludu Pars. "Orada izledim ben ya izledim sadece. Elimden başka bir şey gelmedi!"
"Bak bana!" dedim sertçe. Kendini suçlaması sinirlerimi bozmuştu. Onun değil o kansızların suçuydu. "Bak bana!" diye yineleyince baktı. "Elinden bir şey gelmezdi tamam mı? Hem ben," Vücudumdaki izleri gösterdim. "bu izleri gururla taşıyacağım."
"Gökçe sen orada bana cevap vermeyince öldün sandım! Kardeşimi koruyamadım sandım!"
"Pars bak ben gerekirse ölürüm! Ama bu vatanı onlara yar etmem!" Hafif yükselen sesim iletmişti beni. Her yerim acıyordu.
"Tamam sen uyu hadi biraz. Çok yoruldun bugün." dedi. Canımın yandığını anlamıştı.
"Olmaz benim asıl şimdi uyanık kalmam lazım. Ajan olduğumu düşündükleri için tetikte olmam gerekiyor." dedim onu reddederek.
Yatmam için omzundan ittirdi. "Ben buradayım. Senin başına diktiler beni. Yani rahatlıkla uyuyabilirsin." dedi ılıman bir sesle.
"Bundan sonra bizi daha zor günler bekliyor. Çoban geldikten sonra işler daha da karışacak." dedim yerime kurulurken.
"Evet. Ve senin sağlam olman gerekiyor. Ölürsen Alparslan komutana ne diyeceğim ben?"
Gülmek istedim ama gülemedim. "Uğruna baş koyduğu yolda seve seve canını verdi dersin Yılan. Çünkü seve seve, tereddüt etmeden veririm." dedim kendimi karanlığa bıraktım.
----------------------------
Ayyyy noluyo noluyooo???
Allahım sana geliyorum yarabbim!
Nasıldı sizce bölüm? Yorumlarınızı bekliyorum.
Gökçe'nin iyileşmesi için parlatın yıldızları...
Hayallerinizle kalın;)
Bölüm etkileşimi
