2.5. Bölüm: Gökyüzü

Vaveyla Yazarı: Hayal Yazarı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 36Şu an: 2.5. Bölüm: Gökyüzü
  1. 1 Tanıtım: Hayal Edin1.716 kelime
  2. 2 1. Bölüm: YKS Sonuçları1.643 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Tesadüfi Tanışma1.340 kelime
  4. 4 2.5. Bölüm: Gökyüzü1.620 kelime · Okuduğun bölüm
  5. 5 3. Bölüm: Karar Vermek2.995 kelime
  6. 6 4. Bölüm: Zorlu Karşı Gelme Süreci1.927 kelime
  7. 7 5. Bölüm: Gitmek1.862 kelime
  8. 8 6. Bölüm: Beklenmeyen Açıklama1.867 kelime
  9. 9 7. Bölüm: Aşk Seçilmez, Yaşanılır2.233 kelime
  10. 10 8. Bölüm: Sabrın Sonu Selamet1.450 kelime
  11. 11 9. Bölüm: Hisler1.102 kelime
  12. 12 10. Bölüm: Aşkın İlk Belirtisi: Kıskançlık1.578 kelime
  13. 13 11. Bölüm: Geç Kalınan Farkındalık1.888 kelime
  14. 14 12. Bölüm: Gerçekleşen Hayaller1.653 kelime
  15. 15 13. Bölüm: Açığa Çıkan Yalan2.387 kelime
  16. 16 14. Bölüm: Ritim Değiştiren Bomba2.405 kelime
  17. 17 15. Bölüm: Yılların Birikmişliği2.284 kelime
  18. 18 16. Bölüm: Poligonda Verilen Ders3.003 kelime
  19. 19 17. Bölüm: Sürpriz Zarf ve Hançer Timi2.326 kelime
  20. 20 18. Bölüm: Geride Kalmak1.122 kelime
  21. 21 19. Bölüm: İtirafın Şoku836 kelime
  22. 22 20. Bölüm: Yok Çare Özlemeye720 kelime
  23. 23 21. Bölüm: Kavuşma1.340 kelime
  24. 24 22. Bölüm: İnat Edip Başarmak4.539 kelime
  25. 25 23. Bölüm: İlk Operasyon2.768 kelime
  26. 26 24. Bölüm: İçeri Sızmak1.189 kelime
  27. 27 25. Bölüm: Mağara1.914 kelime
  28. 28 26. Bölüm: Yüzleşme1.371 kelime
  29. 29 27. Bölüm: Video568 kelime
  30. 30 28. Bölüm: Kurtarma Operasyonu2.215 kelime
  31. 31 29. Bölüm: Hastane2.318 kelime
  32. 32 30. Bölüm: Eve Dönüş2.243 kelime
  33. 33 31. Bölüm: Açığa Çıkan Sır2.332 kelime
  34. 34 32. Bölüm: Anlaşılmak1.841 kelime
  35. 35 33. Bölüm: Kavga ve Sonrası2.953 kelime
  36. 36 34. Bölüm: Uyanış (Ara Final)2.435 kelime

Bunu araya yazıyorum. Normalde 3.bölüm olacaktı, diğer bölümleri kaydırmaya üşendim…

"Ben hep imkansız sanırdım gökyüzünü, kim bilebilirdi ki ertesi gün gözlerinde bulacağımı..."

Yks sonuçları açıklanmıştı. Milli Savunma Üniversitesini kazanıştım.

Hayalime bir adım daha yaklaşmıştım.

Ama mutlu hissedemiyordum...

İçimde büyük bir boşluk vardı. Çocukluğumdan beri gökyüzüne hayrandım. Rengine, güzelliğine, her şeyine... Ama o bir imkansızdı...

Benim hayatımın imkansızlığı...

İçimdeki huzursuzlukla baş edemeyince mutfakta bir şeylerle uğraşan anneme haber verip evden dışarı çıktım. Duvarlar boğuyordu beni...

Bursa'ya ben çok küçükken gelmiştik. İlkokulu, ortaokulu, liseyi hep burada okumuştum. Artık birisi bana nerelisin diye sorduğunda Balıkesir değil de Bursa diyordum çünkü Balıkesir'de hiç anım yoktu, güzel anılarımın hepsi Bursa'daydı.

Bu yaşıma kadar çok fazla şehir görmedim. En fazla 4-5 şehir gezmişimdir ama içlerinde beni kendine çeken bir tanesi vardı, o da Bursa'ydı.

Havasından mı, suyundan mı, insanından mı bilmiyorum ama diğer gezdiğim şehirlere kıyasla Bursa'yı hep kendime daha yakın hissettim, hemde fazlasıyla...

Evden çıkarken babamın kızmayacağını bildiğimden her daim konsolun üzerinde duran, aldığım arabanın anahtarını kullanarak arabayı çalışdırdım.

Ehliyetimi yeni aldığım içim kendime ait bir arabam yoktu, ama en yakın zamanda olacaktı.

Çalıştırdığım arabayı park yerinden yeni ehliyetime zıt bir şekilde profesyonel hareketlerle çıkardım ve artık ezberlediğim yolları bir bir geriye bırakmaya başladım.

Yola odaklanmama bile gerek yoktu. Zihnim her şeyi ezberlemişti, bütün yolları gözüm kapalı bile gidebilecek kadar iyi biliyordum gittiğim yerin yolunu.

Tabii ki gittiğim yer Misi'ydi...

Kendimi ne zaman gökyüzüne yakın hissetmek istesem bir suyun kıyısında bulurdum. Bu bazen deniz olurdu, bazen bir göl, bazense şu an olduğu gibi hemen rahatlamaya ihtiyacım varsa bir derenin kıyısı olurdu. Suyun, gökyüzüne hep daha yakın olduğunu düşünürdüm. Birbirini tamamlayan şeylerdi bana göre, bu yüzden gökyüzüne ulaşamadığım her an bir suyun yanında olurdum...

Gökyüzüne dokunamıyorsam, yansımasını suda arardım.

Misi'nin içindeki okulun bahçesinde boş bir park yeri bulup arabayı yanaştırdım. İnmeden önce dijital radyo ekranındaki saati kontrol ettim. 12'ye geliyordu ve burası kalabalıklaşmaya başlamıştı bile.

Telefonumu ve cüzdanımı alıp arabadan indim ve kapısını kilitleyip insanlar yüzünden kirlenen havayı soludum. Buradan hemen uzaklaşmam gerekiyordu. Kendime sessiz sakin ve temiz bir yer bulmalıydım. Yani umarım bulurdum.

Pek de fazla olmayan umudumda derenin kenarında yürümeye başladım. Zamanla suyu çok azalmıştı, bu yüzden asfalt dökülen yer baya bir yukarıda kalıyordu. Sessiz sakın bir yer bulursam aşağı inmekle uğraşıcaktım, kalabalık için böyle bir aksiyona gerek yoktu.

Yürüdüm, okulu geçtim. Devam ettim, bir evi de geçtim. Durmadım biraz daha yürüdüm. İnsanların iyice azalmaya başladığı bir yerde bir ses duydum. Birisi şarkı dinliyordu, Kendimden Hallice'den Hatamı Dansa Kaldırdım dinliyordu ve aynı zamanda söylüyordu. Sesini duymamla içim hoş oldu, çok güzel bir sesi vardı ama şarkıyı söylerken ağlıyor gibiydi. Başta gidip onu rahatsız etmemeyi düşündüm. Ama merakıma yenik düştüm ve sesin geldiği yere doğru ilerledim.

Aşağıya doğru inerken şarkı söyleyen kızı tam seçebileceğim şekilde bir ağaca tutundum ve öylece onu izlemeye başladım. Şarkının nakarat kısmını söylüyordu. "Geçecek, geçecek, bunlarda geçecek. Bu çocuk bu akşam birazcık içecek!" Ama bir yandan da ağlamaklıydı sesi arada detone oluyordu. İyice çatallaşmaya başlayan sesiyle nakaratı bir kez daha tekrar etti. "Geçecek, geçecek, bunlarda geçecek. Bu çocuk bu akşam birazcık içecek!" Şarkı bittikten sonra hemen yanındaki çantasının üzerinde duran telefonunu eline alıp şarkıyı kapattı. Dizlerini kendine doğru çekip dirseklerini dizlerinin üzerine koydu ve kafasını elleri arasına aldı.

Onu üzen şeyi çok merak ettim. Onu üzen şeyi yok etmek istedim.

Normalde planım -biraz sapıkça gelse de- onu uzaktan izleyip sonra da çekip gitmekti. Ama içimdeki ne olduğunu öğrenme dürtüsüne engel olamayıp yanına doğru ilerlemeye başladım ve yanlışlıkla tutunduğum dalı kırdım. Tahmin ettiğimden fazla bir ses çıktığında hemen sesin geldiği tarafa doğru kafasını çevirdi.

Beni yukarıdan aşağı süzdü. Ama ben tek bir şeyde takılı kalmıştım. Gözlerinde.

Gökyüzü mavisi gözlerinde...

Durmadım. O masmavi gözlere daha yakından bakmak istedim, onlar içinde kaybolmak istedim, onlar içinde boğulmak istedim.

Üzerindeki gerginliği görebiliyordum. Hiç tanımadığı birisi, özellikle de erkek birisi sessizce yanına yaklaşmaya çalışıyordu. Günümüz için bu çok büyük bir olaydı, haberler malum...

Ben küçük adımlarla yanına yaklaşmaya devam ederken konuştu, tekrar duydum o kadifemsi sesini. "Sen kimsin?!" Sinirli bir tonda soru sorar gibi konuşmuştu. Cevap vermedim, sadece gözlerine baktım ve yaklaşmaya devam ettim. Aynı şekilde bir kez daha sordu. "Sen kimsin!?" Yine cevap vermedim. Uzun saatler boyunca gözlerini izlemek istiyordum, aklımdan geçen tek şey gözleriydi. Onlar...

Onlar gökyüzü gibiydi... Benim imkansızlığım gibi...

Hiçbir şey demeden gidip yanına oturdum. Artık bir şey demem gerektiğinin farkındaydım. Bende "Yoldan geçerken senin sesini duyan biri." diyebildim muzip bir şekilde.

Alaycı bir şekilde güldü, sinirlerinin bozulduğunun farkındaydım. "Sen ciddi misin?" diye sordu. Gözlerine büyülenmiş bir şekilde bakmaya devam ederken yalnızca başımı salladım. Bu onu daha da sinirlendirdi. "Sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun acaba. Sana düzgünce bir şey sordum. Senin verdiğin cevaba bak. Ukala şey! Hem sessiz sessiz yanıma yaklaşan sensin hem de sorduğum sorulara cevap vermeyende." Hiç susmadan, cümleleri ardı ardına sıralıyordu.

Bu çok tatlıydı. Gülüşüme engel olamadım ve içten bir şekilde güldüm. Biraz önce dediği şeyleri boş vermeme sinirleneceğini bile bile boşverdim ne dakikalardır beynimin içini kemiren o soruyu sordum. "Niye ağlıyorsun?"

Tahmin ettiğimden farklı bir şey olmadı. Sinirlendi. "Benim neden ağladığımdan sa-na-ne!" Hemde bayağı...

Ama bu hali hoşuma gitmişti. Onun aksine sakin bir şekilde mırıldandım. "Seninle küçük bir anlaşma yapalım mı?" Bir şekilde neden ağladığımı öğrenmem gerekiyordu. Yoksa buradan ileri veya geri bir adım dahi atmaya niyetim yoktu.

Kaşlarını çattı, gökyüzü kısıldı. Şüpheli bir ses tonuyla konuştu. "Ne anlaşmasıymış bu?"

Bu kabul edeceği anlamına geliyordu. Biliyordum...Gülüşüm büyüdü. "Sırayla birbirimize soru soracağız. Sakin," Sakin kelimesini birkaç saniye önceki tavrını kastedecek şekilde özellikle vurgulamıştım. "Ve yalansız bir şekilde cevaplayacağız. Olur mu?" Biraz masum görünürüm de bana güvenir umuduyla kafamı omzuma doğru yatırdım.

Cevap vermedi. Sessizliğe büründü. Kendi düşüncelerinde boğulup beni unuttuğunu fark ettiğim bir anda "Hı ne dersin?" diye sordum. Mavileri tekrar bana odaklandı ve yüzümdeki gülümsememi büyütecek o hamleyi yaptı, başını salladı. "Süper! O zaman bayanlar önden. İlk soruyu sen sor."

"Sen kimsin?"

Beni ilk gördüğü zaman üst üste sorduğu soruyu bir kez daha yinelemesi tebessüm etmeme neden oldu. Gerçekten takmıştı kim olduğuma. "Sende taktın ama ha kim olduğuma." dediğimde yüzündeki tüm kaslar gerildi. Teslim olur gibi iki elimi de havaya kaldırdım. "Tamam tamam, sakin ol şampiyon,"

"Sen kimsin!" Sorusuna cevap vermeyince bir kez daha yineledi.

Bu inat nedir be kızım...

Onu daha fazla sinirlendirmemek adına konuşmaya başladım. "Ben Deniz Efe." Gökyüzüne hayran olan Deniz Efe. Senin gözlerinde kocaman bir gökyüzünü bulan Deniz Efe... Sorma sırası bana geçmişti. "Şimdi sorma sırası bende."

"Sor bakalım,"

O kendi gibi onun kim olmamı sormamı bekliyordu. Ama ben onu şaşırttım ve "Neden ağlıyordun?" diye sordum bir anda ciddileşerek.

Onu şaşırttığımı görebiliyordum. Mavileri şaşkınlık içinde parlıyordu. "Cidden benim hakkımda ilk merak ettiğin şey bu mu?" diye sordu hayretle, ses tonu bile şaşkındı.

Başımı salladım. "Sen nasıl benim kim olduğuma taktıysan bende buna taktım."

Laf sokar gibi konuşmam canını sıkmış olacak ki hafifçe yüzünü buruştu ama sorumu da cevapladı. "Ailevi problemler..."

Kısa bir cevapla kestirip atması ve ailevi bir şey olması fazla deşmemem gerektiğinin ve istediğinin bir göstergesiydi. Bende öyle yaptım. "Sıra sende," dedim soru sormasını beklerken.

Hazırlıksız yakalanınca bir süre düşünmek zorunda kaldı, artık nasıl taktıysa kim olduğuma aklına soracak başka bir soru gelmemişti. "Burada ne işin var peki?"

Amacım aslında kestirip atmak değildi ama fazla bir detay vermek de istemedim. Hem birkaç gün içinde hiç anımın olmadığı memleketime dönecektim, hayalim için. "Gezmeye geldim." Sıranın bana geçtiğini bildiğimden fazla beklemeden aynı soruyu ona yönelttim. "Senin ne işin var peki?"

Düşündüğümün aksine bana uzun bir açıklama yaptı. "Burası annemin köyü. Ama onun haricinde canım ne zaman canım sıkın olsa ya da ağlamak istesem buraya geliyorum. Derenin sesini dinlemek beni bir nebze de olsa rahatlatıyor."

'Neden ağlıyorsun' diye sormak istedim, 'Kim ağlattı seni' diye sormak istedim, 'Ağlamak gözlerine hiç yakışmıyor' demek istedim, 'Gökyüzü bulutlanınca kapanıyor, hiç güzel olmuyor' diye haykırmak istedim ama hepsini dilimin ucuna geldiği gibi geri geldikleri yere gönderdim. Onların yerine "Anlıyorum. Hadi bir soru daha sor." diyebildim sadece.

Kahkaha atmama sebep olacak o soruyu sordu. "Bursalı mısın yoksa gezmeye mi geldin?"

Bursa'da yaşadığımı söylemek istemedim nedensizce. Lafı biraz dolandırmaya çalıştım. "Cidden merak ettiğin bu muydu ya?" Saf saf başını salladı. Bu beni tekrar güldürdü. "Gezmeye geldim. Şimdi ben soruyorum." Onaylar bir şekilde başını salladı. "Adın ne?"

Mavileri hayret içinde açıldı. "En başta sorman gereken soruyu şimdi mi soruyorsun!?" Sanırım bugün onu fazlasıyla şaşırtmıştım. Yanıt olarak sadece başımı salladım. "Her neyse adım Gökçe." Gökçe... Gökçe... Gökyüzünü sadece gözlerinde değil, isminde de taşıyormuşsun Gökçe... Ben kendi düşüncelerimle boğuşuyorken o fazla beklemeden kendi sorusunu sordu. "Kaç yaşındasın?"

Gerçekçi bir kahkaha attım. "Ne oldu bana talip olmaya mı karar verdin?" Kaşları çatıldı, gökyüzü kısıldı. Bağırmak üzere olduğunu fark edince, "Ya sana şaka yapmaya da gelmiyor ya. 19 yaşındayım. Sen kaç yaşındasın?" dedim, onu daha fazla sinirlendirmek istemiyordum.

Bu sinirli halini şimdiden sevmeye başlasam bile...

"18 yaşındayım," diyerek sorumu yanıtladı ve bir anda ayaklandı. "Benim gitmem gerekiyor."

Onunla daha uzun konuşmak isterdim ama gidiyorsa da gitme diyecek cesareti kendimde bulamadım, onun gözünde öyle diyebileceğim bir seviyede birisi olmadığımı biliyordum. Bende başımı sallamakla yetindim. Ayağa kalkmak için hamle yaptığımda bardaş kurduğum dizimin yanında bir dört yapraklı yonca gördüm, onu kopardım ve öyle kalktım. Sonra da ona elimdeki yoncayı uzattım. "Umudun hiç kalmadığı anda kendine bir umut kıvılcımı çıkartabiliyorsan işte o zaman yaşama karşı bir zafer kazanırsın." Şaşkın mavileri eşliğinde elimdeki yoncayı avucunun içine bıraktım. "Daha sonra yine görüşür müyüz?" diye en başından beri içimi kemiren bir diğer soruyu sordum. Bilmem der gibi dudaklarını büzdüğünde arka cebimden telefonumu çıkardım. "Şöyle yapalım. Sen bana telefon numaranı ver. Arada konuşuruz. Olur mu?" Telefonumu ona uzatıp numarasını yazmasını istedim. Kaydettikten sonra onu çaldırıp kendi numaramı kaydetmesini istedim, o da kaydetti.

Sonra da arkasına bile bakmadan gitti. Ben ise arkasından bakakaldım. Boşluğa bakıyordum ama sanki onun gözlerini görüyor gibiydim.

İlk defa bu derece mavi bir göz görüyordum.

İçine çekiyordu insanı, 'Gel kaybol' der gibiydi.

Ve ben o gözlerde birkaç saat içinde kaybolmuştum bile...

Artık gökyüzü o kadar imkansız gelmiyordu, aksine imkanlıydı. Hiç olmadığı kadar imkanlı...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

37okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.