6. bölüm / 33
SAHAFIN KIZI (Güncel)🔥5. TAŞTAN KAFES
Bölümler 33Şu an: 🔥5. TAŞTAN KAFES
- 1 HİKAYEDEN ALINTI954 kelime
- 2 🔥1. BİR SAHAF CİNAYETİ2.382 kelime
- 3 🔥2. SONSUZ AYRILIK2.263 kelime
- 4 🔥3. SIRLI GÜNLÜK2.220 kelime
- 5 🔥4. GÖLGELERDEN KAÇIŞ2.451 kelime
- 6 🔥5. TAŞTAN KAFES2.293 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 🔥6. ÖLÜM TEHDİDİ2.354 kelime
- 8 🔥7. VASİYET MESELESİ.2.332 kelime
- 9 🔥8. KAÇIŞ2.315 kelime
- 10 🔥9. YENİLENEN HAFIZA2.192 kelime
- 11 🔥10. ANLAŞMA YAPACAĞIZ2.502 kelime
- 12 🔥11. GERÇEK VASİYET2.128 kelime
- 13 🔥12. GİTMESEN OLMAZ MI?2.428 kelime
- 14 🔥13. İÇİMDEKİ ÇATIŞMA2.251 kelime
- 15 🔥14. DÜŞMANIN HAMLESİ2.547 kelime
- 16 FİNAL ALINTI482 kelime
- 17 🔥FİNAL!2.593 kelime
- 18 ♦️S. Özel 1. İstanbul'a dönüş2.616 kelime
- 19 ♦️S. Özel 2. Kabuslar anılara bir kapı açar2.644 kelime
- 20 ♦️S. Özel 3 Unutulamayan2.707 kelime
- 21 ♦️S. Özel 4 İtalya2.708 kelime
- 22 ♦️S. Özel 5 Taht savaşı2.652 kelime
- 23 ♦️S. Özel 6 Dejavu2.752 kelime
- 24 ♦️S. Özel 7 Yem ve tuzak2.784 kelime
- 25 ♦️S. Özel 8 Ölümün kıyısında2.543 kelime
- 26 ♦️S. Özel 9 Drago'nun intikamı2.693 kelime
- 27 ♦️S. Özel 10 Gelen itiraf.2.626 kelime
- 28 ♦️S. Özel 11 Final2.599 kelime
- 29 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 13.265 kelime
- 30 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 23.322 kelime
- 31 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 33.169 kelime
- 32 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 43.335 kelime
- 33 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL FİNAL3.843 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aradan ne kadar geçti ne kadar baygın kaldım bilmiyorum ama bedenimde hissettiğim büyük ve sert eller ile araladım gözlerimi. Sonra sarsılan bedenim yükseldi.
Canavar dediğim adamın kucağında başım geride aralık gözlerimle bana bakan duygusuz gözlerini gördüm. Yapabildiğim tek şey de buydu. Hâlâ bulanık gören gözlerimle o canavara bakmak.
Ne oluyor demek istedim... Ama yapamadım. Konuşamadım.
Ne konuşabiliyordum ne de kıpırdayabiliyordum çünkü. Verdikleri ilaç neydi bilmiyorum ama sanki geçici şekilde felç olmuştum. Hareket eden tek uzvum gözbebeklerimdi.
Sonra bir battaniye örtüldü üzerime. Yüzüm dâhil bütün vücuduma sarıldı. Beni sert göğsüne bastırırken sigara ve parfümünün kokusuna ulaştı duyularım. Ardından hareket etti.
O an anladım herşeyi. Uçak inmiş biz de uçaktan iniyorduk. Ve hiç bir şey görmemem için yüzümü de örtmüştü. O ilaç da kaçamayım diye verilmişti. Böylelikle beni cansız bir kukla gibi kucağında taşırken hiç zorlanmayacaktı.
Az sonra bir kaç basamak indiğini hissettim. Sonra kısa bir mesafe daha yürüdü. Etrafımızda ayak sesleri ve yabancı bir dilde konuşan birilerinin varlığını duyarken o hâlâ sessiz, konuşmuyordu.
Bir kaç adım sonra çalışan motor sesi eşliğinde bir koltuğa bırakılarak geriye doğru yatırıldım. O sırada yüzümden kayan battaniyenin ucu sayesinde büyük bir aracın içinde olduğumu görsem de hızla yeniden örtüldü yüzüm. Nedendi bu gizlilik?
Nereye götürülüyordum? Yanıma oturan birinin varlığını duydum. Görmüyordum ama eminim oydu. Beni kucağında taşıyan kişi. Sonra yeniden ayak sesleri ve sürgülü kapı sesi eklendi. Hareket eden aracın içinde başıma ne geleceğini bilmeden öylece yatarken kayan şuurumla karanlık bir el beni yeniden uykuya çekti.
*****
Yol boyunca bir uyuyup bir uyanıyordum. Bu yüzden zaman kavramını yitirmişti benim için. Lâkin verdikleri ilacın etkisi geçiyordu, bunu hareket ettirebildiğim parmak uçlarımdan ve başımdan anlayabiliyordum ama tamamen düzelememiştim.
Dakikalar önceki uyanışımdan sonra bir daha uyumadım. Hareket hâlindeki aracın durmasını bekliyordum sadece. Bu battaniye ancak o zaman kalkacaktı gözlerimin üzerinden. Ve o zaman görebilecektim nereye getirildiğimi.
Sabırla beklediğim aradan geçen sessiz dakikaların ardından yavaşladığımızı sonra durduğumuzu hissettim. Nihayet yol bitmişti ama bu benim için iyi miydi kötü mü? Sonra sürgülü kapı sesi ve diğer ayak sesleri geldi kulağıma. Araçta en az iki kişi daha vardı ama gelene kadar kimse konuşmamıştı. Bu sessizlik hem sinir bozucu, hem korkutucuydu.
Hâlâ sessiz beklerken yüzümdeki battaniyenin ucu açıldı. Yanı başımda bana bakan canavar gözlerle karşılaştım. Bir süre yüzümde gezdi gözleri. Sonra yine karanlıkta kaldım örtülen battaniye ile. Ardından hissettiğim elleri ve yükselen bedenimle kucağındaydım yine. Nereye geldiğimizi bilmiyordum ama buz gibi esen rüzgarı battaniye altından bile hissedebiliyordum. Gerçekten soğuktu.
Rüzgar bir kez daha şiddetli estiğinde yüzümdeki battaniye sıyrılıverdi. O an gördüğüm görüntü ile hayatımın şokunu yaşadım. Gördüğüm bu yapı taştan yapılmış bir kaleydi. Evet... Orta çağlardaki kalelere benziyordu. Artık Türkiye'de olmadığım kesinlik kazanmıştı. Böyle bir yapı benim ülkemde yoktu çünkü. Peki burası nereydi.
Kaleye ait büyük kapıdan geçip içeriye girdiğimizde artık kaçacak bir yerin olmadığını anladım.
Bir sahafın kızı olarak geçen yıllarım hızlı şekilde geçti gözlerimin önünden. Şu an yüzünü bile hatırlamadığım annemi kaybetmiştim önce. Yıllarca babamla birlikte yaşamıştım. Okul yıllarımı hep yurtta geçirmiştim. Tam yurttan ayrılıp yeniden babamla birlikte yaşayacakken günler önce bir cinayete kurban gitmişti babam.
Hayatta yalnız kalmış kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalışırken zorla kaçırılmış bu adam tarafından hiç bilmediğim bir yere getirilmiştim. Bundan sonra ne gelecekti başıma?
&
Taş avluda ilerleyen ayak seslerine arkamızdan gelen başka ayak sesleri eşlik ediyordu. Ardından ikinci bir kapıdan geçip içeriye girdik. Gözlerim altından geçtiğimiz yüksek tavana takılı kaldı. Burası nasıl bir yerdi böyle. Sonra merdivenlere yöneldi.
Kucağında ben varken bile hızlı adımlarla yürüyor, buna rağmen merdivenleri bir kez olsun teklemeden çıkıyordu. İnkar edilemez şekilde güçlü biriydi. Merdivenler bittiğinde kocaman bir koridor girdik. Etrafımdaki manzara inanılmazdı. Duvarların bir tarafında orta çağdan kalma kılıç ve kalkanlar, diğer tarafında mızrak ve topuz gibi silahlar asılıydı. Şu an ise bir şövalye zırhının önünden geçiyorduk. Nasıl bir yere geldiğimizi anlamaya çalışırken ya hâlâ uyuyorum ya da zamanda yüzyıllarca geriye falan gittim, dedim kendi kendime. Aksi hâlde bir kalede ne işimiz olurdu.
Koridorun sonundan başka bir koridora geçtik. Sonra kocaman bir daire çizerek bir kat daha çıktık. Bir çok kapının önünden geçip büyük bir kapı önünde durduğumuzda etrafı izlemekten başım dönmeye başlamıştı artık. Arkamızdaki adamlardan biri öne geçip kapıyı açtı. İçeriye girdiğimizde bir kez daha şaşırdım. Duvarları taştan bir odaydı burası. Odada iki kale penceresi ortasına konumlandırılmış kocaman bir yatak, yatağın ayak ucunda duvar boyunca bir dolap vardı. Yine yatağın sağ yanındaki duvar da insan boyunda bir şömine ve iki berjer, sol yanında tavana kadar bir kitaplık çalışma masası sandalye vardı.
Bir kaç adımda yatağa gelip üzerine bıraktı beni. Yeni yeni kendine gelen bedenimi yavaşça geriye çektim ama bacaklarım hâlen uyuşuktu. Ve bu uyuşukluğun tek iyi tarafı bacağımdaki kurşun sıyırığının acısını duymamamdı.
Ben arkama yaslanırken kapıya doğru yürüyüp dışarı çıktı. Bir dakika kadar sonra geri döndü. Gözleri üzerimde büyük kapıyı eliyle kapatıp kilitleyince içimi bir korku kapladı. O korkuyla ellerimi yatağa dayayıp sürüklediğim bacaklarımla biraz daha geriledim. Sırtımı yaslarken yastıklardan birini önüme çekip kollarımla sardım. Ona karşı kalkan yapmıştım güya, bana bir şey yapmaya kalksa beni korumayacağını bile bile.
Ağır adımlarla yürüdü. Gözleri hâlâ üzerimde yanan şöminenin önünde durdu. Öne eğilip ucu sivri şömine demirini alıp ateşi karıştırarak harladı. Elindeki demiri bırakıp yanda duran dizili kütüklerden ikisini alarak içine bıraktıktan sonra doğrulup cebinden bir puro çıkardı. Ucunu dişleri ile ısırıp kopardıktan sonra ateşe doğru tükürdü. Şöminenin önündeki maşayı aldı bu kez. Ateşi yeniden karıştırdıktan sonra maşa ile bir kor alıp purosunu yaktı. Elindekileri bırakıp derin bir nefes çekti ciğerlerine, sonra havaya doğru üfledi. Hâlâ tek kelime çıkmamıştı dudaklarından.
Gözlerim önüme inerken aynı soru yeniden dolaştı zihnimde. 1.95 boylarında kasları ceketini bile zorlayan duygusuz ama ölümcül bakışlara sahip bu iri cüsseli adam kimdi? Benimle derdi neydi? Neden zorla buraya getirmişti.
Anlamadığım şeyler vardı. Babam geldi aklıma. Daha yokluğunu kabullenememişken ölümünün ardından hayatım bir an da alt üst olmuştu. Merak ettim. Babam yaşasaydı yine böyle mi olurdu? Bu adamlar karşımıza çıkar mıydı yine? Gözlerimi yeniden kaldırıp yüzüne baktım.
Çok istiyordum. Yerimden kalkmak, yakasından tutmak, bağıra çağıra aklımdaki herşeyi haykırarak sormak istiyordum. Ama uçakta yaptığı şey... Hiç acımadan canımı yakması yüzünden, yine aynı şeyi yaparsa korkum yüzünden, sessizlik yemini etmişçesine susuyordum.
Elindeki purosundan derin nefesler çekerken bakışları üzerimden bir saniye ayrılmıyordu. Neden öyle bakıyordu bana? Aradan saniyeler, sonra dakikalar geçti. Ne o kıpırdıyordu ne ben. Sadece birbirimizi izliyorduk.
Sonunda elindeki puroyu dişlerinin arasına alıp bir yandan üzerindeki ceketi çıkarırken yatağın diğer tarafındaki büyük dolaba yürüdü. Her hareketini takip ediyordum. Ceketini sandalye üzerine attıktan sonra elleri gömleğinin düğmelerine gidince aklıma gelen şey yüzünden hızla dizlerimi kendime çektim. Yönünü yeniden bana dönüp önce kol düğmelerini açtı. Sonra birer birer ön düğmelerini çözmeye başladı. İçimden lâ*et olsun bu adamın niyeti kötü derken bütün düğmeler açılmış gömlek uçlarını pantolonun içinden çıkarıyordu.
Üzerindeki siyah gömlekten tamamen kurtulduğunda dövmelerle kaplı kaslı vücudunu gördüm. Boynunda ve göğsünün üst kısmında hatta kollarında aralıklı dövmeleri vardı. Dudağındaki purodan bir nefes daha çekerek yatağa doğru yürüdüğünü görünce hızla yataktan inip sekerek şöminenin yanına koştum. Sivri demiri aldığım gibi karşımdaki adama doğru kaldırdım. İçimde bir korku, ellerim titriyordu.
" Sakın!" dedim bağırarak.
" Sakın yaklaşma bana!
Uzak dur benden."
Bana dokunmasına izin vermeyecektim. Gözleri yine üzerimde ellerini ceplerine soktu.
Hâlâ dudağında duran purodan bir nefes daha çekip havaya üflerken keskin karaları yine üzerimdeydi. Söylediklerimi duymazdan gelip yaklaşmaya devam edince ister istemez geri geri yürüdüm. Sonra yeniden bağırdım.
" Yaklaşma yoksa.."
Dinlemedi beni. Belki de anlamadı. Ağzındaki purosunu alıp şöminenin içine attıktan sonra üzerime gelmeye devam etti. Kendimi korumak için elimdeki sivri demiri bütün gücümle savurdum. Lâkin havada yakaladı elimi. Demiri çekip alarak şöminenin önüne fırlattı. Ben daha kendime gelemeden tuttuğu kolumu bir anda arkama büktü. Sırtımı kaslı vücuduna dayarken diğer eliyle çenemi kavrayarak başımı çıplak göğsüne bastırdı. Sonra da çenemden tutarak başımı yukarıya kaldırdığında elim güçlü kolunda göz göze geldik. Onun gözünde öfke benim gözlerimde yaş vardı. Başını öne, yüzüme doğru eğerken fısıldadı.
" Gerçekten mi?
Bana zarar verebileceğini mi sandın, tavşancık?"
Gözlerim kocaman oldu. İlk kez konuşmuştu. Hem de türkçe. Kollarını üzerimden çektiğinde hızla dönüp geriledim. Bir adım daha atıp üzerime gelirken kollarımı kaldırıp kendime siper ettim.
"Do-dokunma bana!"
Gözleri kısılırken bakışlarında yine öfke vardı.
" Çocuklarla işim olmadı, olmaz!"
Kaşlarım istemsizce havaya kalktı.
Çoo-çocuk!
Çocuk mu demişti o?
Çocuk gibi mi görünüyordum?
Kendine gel aptal. Derdin bu mu?
Diyen iç sesime hak verip biraz da olsa rahatlayarak konuya döndüm.
" Sen...
Türk müsün?"
Dedim. Şuana kadar duyduğum herkes başka bir dille konuşuyorlardı çünkü. Kısa bir sessizlikten sonra hayır! diyerek arkasını döndüğünde bütün sırtını kaplayan bir ejderha dövmesi ile göz göze geldim. Ve ilginç şekilde gözleri tıpkı onunkileri andırıyordu. Yeniden dolaba doğru yürüdü. Kapakları açıp içindeki kıyafetleri karıştırdı. O an anladım ki bu oda ona aitti. Gözlerim yeniden odada dolaşırken,
" Kimsin peki?"
Diye sordum. Cevap vermedi.
" Neredeyiz?
Türk değilsen Türkçe'yi nasıl bu kadar iyi konuşuyorsun?
Neden kaçırdın beni?
Ne istiyorsunuz benden?
Hiçbirinizi tanımıyorum.
Hiçbiriniz hakkında birşey bilmiyorum.
Kimseye bir şey yapmadım.
Neden?"
" Sus!" Diye bağırdı bir anda.
Sonra aldığı boğazlı kazağı başından geçirdi. Düzeltip işaret parmağı havada konuştu.
" Aç kulağını iyi dinle tavşancık. Bir kere söyleyeceğim çünkü! Gürültü sevmem!
Çok konuşan insanları sevmem! Gereksiz konuşanları hiç sevmem! Emirlerime uymayanları da! Burada olduğun sürece ölmemek için ben ne dersem onu yapacaksın!
Ve ben izin vermeden tek kelime konuşmayacaksın. Yoksa o dilini keserim! Anladın mı?
Emin ol bir an bile tereddüt etmem!"
Yüksek sesi yüzünde sadece dinlerken bu kez,
" Cevap ver! "
Diye bağırdı. Nefret dolu bakışlarla başımı salladım.
Bir konuş diyor bir sus. Manyak!
Dedim içimden. Evet sesimi kesebilirdi ama içimdeki sesle istediğimi söyleyebilirdim.
O an kapı tıkladı. Bir kapıya bir ona baktığımda başıyla yatağı işaret edince ikiletmeden yatağa çıkıp yattıktan sonra yorganı üzerime çektim. Az sonra gelip kapıyı açtı.
İki tane kadın girdi içeriye. Birinin elinde tepsi ve yemekler, diğerinin elinde bir kaç kağıt çanta vardı. Önce başları ile selam verdiler. Ardından biri tepsiyi getirip bacaklarımın üzerine bıraktı diğeri çantaları yatağın yanına. Sonra yine selam verip çıktılar. Kapı kapanınca ceketini giyip dolabın en sağına yürüdü. Büyük boy aynasını yana kaydırdığında bir bölüm açıldı. Banyo. Dedi ve geri kapattı. Sonra yatağın ayak ucuna geldi. Ellerini yine ceplerine soktu.
Yemeğini ye dinlen. Sonra uzun bir konuşma yapacağız.
Önümdeki yemekleri şüpheli gözlerle incelerken guruldayan midemle açlığımı farkettim. En son ne zaman ne yemiştim onu bile hatırlamıyordum çünkü. Ama yemeklere de güvenmiyordum. Beni izledi bir süre.
"Öldürmek istediklerimi yemekle yada zehirle oyalamam. Doğrudan kafasına sıkarım."
Ne büyük marifet!
Dedim yine içimden. Söylediklerini türkçeye çevirirsek yemekler zehirli değil rahatlıkla yiyebilirsin demişti.. Şu an kafamın içinde binlerce soru vardı. Hepsinin cevabını istiyordum ama aynı zamanda açtım.
Aç ayı oynamaz.
Diyerek kaşığı elime alıp dumanı üstündeki çorbadan bir kaşık içtim. Tadı güzeldi. İkinci kaşığı alırken kapıya doğru ilerledi. Gidiyordu.
" Dur!"
Durdu. Başıyla omuzu üzerinden geriye doğru sessiz bir bakış attı.
" Bâri adını söyle.
Yoksa canavar diyeceğim."
Başı önüne eğilirken parmakları ile burun kemerini sıkıyordu. Sabırlı olmaya çalışıyordu sanırım. Yine cevap vermeden önüne döndü ve kapıya yürüdü. Kapı kolunu tutmuş dönmeden,
" Drago." Dedi. Sonrada kapıyı açıp çıktı.
Drago mu? Adı Drago muydu? Bu nasıl isimdi?
İsmi düşünürken gözümün önüne sırtındaki dövme geldi. Adının somut hâlini sırtına çizdirmiş diye düşündüm. Yemeklerden yerken düşünmeye devam ettim. Adı Drago ve bir kaledeyim. Nerede olabilirim? Yemek boyunca bunu düşündüm. Ama bir sonuca varamadım. Kendi söylemedikçe hiç bir şey öğrenemeyecektim.
Yemeğimi bitirip elimde tepsi ile ayağa kalktım. Tepsiyi şöminenin önüne bırakıp yatağın kenarına bırakılan çantalara baktım. Kıyafetleri görünce bir yerdeki çantalara bir odanın içine bakarken kendimi düşündüm bu kez. Şu an yaşadıklarım okuduğum kitaplardaki kız karakterleri hatırlatıyordu.
Çantaları alıp içindekileri yatağın üzerine boşalttım. İç çamaşır ve pijama dâhil herşey vardı. Aralarından beğendiğim siyah kışlık tayt, gri kışlık kazak ve uzun kalın siyah hırka ile çamaşırları ayırdım. Hiç oyalanmadan ve bacağımdaki bandaja dikkat ederek üzerimdekileri temiz olanlarla değiştirdim. Çıkardıklarıma şöyle bir baktım. Yağmur çamur lekeleri yüzünden leş gibi olmuşlardı. Bu yüzden yanan şöminenin içine atıverdim. Geri döndüğümde yenilerini alırım, dedim.
Evet burada durmak gibi bir niyetim yoktu. Paketten çıkan kışlık çorapları da ayağıma geçirip yatağa oturdum. En sona kalan çantanın içindeki ayakkabıyı çıkardım. Deri bayan ayakkabının numarası giydiğim ile aynıydı. Aslında kıyafetlerin bedenleri de benim bedenimle aynıydı. Nasıl oluyordu?
Kesin Drago'nun işiydi. Hikâyelerde de böyle olmuyor muydu? Esas oğlan, karakteri icabı kızın beden numarasını ayak numarasına kadar bilmiyor mu?
Bir anlığına bir ürperti duydum. Acaba dedim. Dün gece vurulduğumda kurşun bacağıma değil de kalbime gelmiş olabilir mi? Belkide öldüm ve bir kitabın içine falan sürüklendim. Yada hastanede ölüm kalım savaşı verirken bir rüyanın içine hapsoldum. Bir an ciddi şekilde düşünürken buldum kendimi. Bu tür şeyleri yaşayan insanların anlattığı hikâyeleri okumuştum.
Saniyeler sonra başımı iki yana sallayarak kendime gelip,
Saçmalama Leyla! Dedim kendi kendime. Herkesin başına gelse senin başına gelmez. Bal gibi de zorla kaçırıldın. Bu manyak canavarın seni öldürmesini istemiyorsan hemen bu taş kafesten kaçmalısın.
Uzun hırkayı üzerime giyinip önce kapı arkasına geldim. Kulağımı kapıya dayadım ve dinlemeye başladım. Dışarda en az iki kişi kendi aralarında yine yabancı dille konuşuyorlardı. Kapıdan çıkmak an itibariyle imkansızdı. Geriye pencere kalmıştı. Seke seke pencere önüne geldim hemen. Bana göre yüksekteydi. Bu yüzden geri dönüp berjeri ittirerek pencere önüne çektim. Önce berjere sonra iç pervaza tırmandım. Pencerenin kolunu sıkıca kavrayıp dışarıya doğru ittirince açılıverdi. Kafamı dışarıya doğru uzatıp önce etrafa bakındım. Gördüğüm bir denizdi. Ve dağlık bir yerleşim yeri. Kulağıma gelen gemi sesi ise yakınlarda bir liman var diyordu.
Lan hangi ülkedeyim ben?
Derken gözlerimi aşağıya çevirip bir bakış attım. Gördüğüm yükseklikle kocaman bir Hassiktir! Çektim. İki kat çıktığımız yer dışardan dört kattan fazla görünüyordu. Dahası bu pencere ön taraftaki avluya bakıyordu. Avluda gezinen adamları görünce umudum iyice azaldı. Zira ölmeden inmeyi başarsam da avludaki adamları nasıl geçecektim? Ne yapacaktım şimdi ben? İçerden kaçamıyorum, dışardan kaçamıyorum.
Çaresizce geri adım atsamda kaçma düşüncemden vazgeçmemiştim, sadece ertelemiştim.
Pencereyi kapatıp bulunduğum yerden aşağı indim. Berjeri şöminenin önüne getirip yanan ateşe doğru çevirdim. Oturduktan sonra dizlerimi kendime çektim. Başımı yana dayayıp gözlerimi yanmaya devam eden ateşe çevirdim.
Şimdilik sadece bekleyecektim. Bu taş kafeste başka bir şey yapamıyordum zira. Elbet bir fırsat doğacaktı.
Ateşin görüntüsü ve sıcağı karşısında oturmaya devam ederken ağırlaşan gözlerimin kapanmasına izin verdim.
************************
5. Bölüm bitti
Bölüm etkileşimi
