♦️S. Özel 7 Yem ve tuzak

Vaveyla Yazarı: Azime Azime

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: ♦️S. Özel 7 Yem ve tuzak

Bütün bedenim bir boşlukta süzülüyordu sanki. Gözlerim kapalı ama kulaklarımda bir ses vardı. Boş bir koridorda ağır ağır yürüyen birinin ayak sesleri yankılanıyordu.

Gözlerimi yavaşça araladığımda yine aynı rüyada uyanmıştım. Duvarlarında kanlı zırhlar, kanlı kılıçlar, kanlı kalkanları olan taş duvarlı o soğuk koridorda.

Arkamdan gelen soğuk esinti bile aynıydı. Oradaydı. O ejderha oradaydı. Hissettiğim soğuk ona ait olan nefesti.

Biraz sonra arkamı dönecek, gördüğüm devasa bedenden sonra koşarak uzaklaşmak isteyecek, ama başaramayacak sonra korkuyla kan ter içinde uyanacaktım. Her zaman öyle oluyordu.

Ellerimi yumruk yapıp bacaklarıma bastırdım. Ardından yavaşça arkamı döndüm. Gözlerim ilk olarak tavanı buldu. Ama kocaman bir boşluk vardı, her kabusumun başrolü olan o ejderhanın olduğu yerde.

Her zaman tam orada kocaman bedeni ile yüksek tavandan bana doğru bakardı. Kocaman ağzından buz mavisi soğuk nefesi gelirdi.

Tekrar duyduğum ayak sesiyle göz bebeklerim aşağı kaydı. Koridorun diğer ucundaki karanlığın içinde biri bana doğru yürüyordu. Yüzünü göremediğim o karanlık silüet kocaman bir gölgeye benziyordu. Ben istemsizce gerilerken, o adım adım yaklaşmaya devam etti.

Bir kaç metre yakınımda durduğunda yüzü boyu giydiği kıyafetine kadar netti artık. Sonuna kadar çatık kaşları ile o bana, ben ona bakıyorduk. Birden çektiği silahını yüzüme çevirdi. Hiç düşünmeden tetiğe bastığında duyduğum ses şuurumu uyarırken göz kapaklarım hâlâ kapalıydı. Uyku ile uyanıklık arasında gidip gelmeler arasında, Drago adı belirdi zihnimde. Hatırlamıştım. Drago'yu hatırlamıştım. Aylardır gördüğüm o saçma rüyalar aslında bilinç altımın hatırlama çabalarıymış meğer. O ejderha Drago'nun sırtında gördüğüm önü temsil eden dövmenin vücut bulmuş haliydi.

O andan sonra arka arkaya gelmeye başladı görüntüler. Drago'nun beni aynı yerden benzer şekilde kaçırdığı ânı hatırladım. Dejavu gibiydi. Zorla İtalya'ya götürmüştü beni. Kale! Anılarım da, şuurum da bulanıktı hâlâ ama sislerin arasında bir kaleyi net şekilde hatırlatmıştım. Evet günlerce bir kalede kalmıştım. Defter... Babamdan kalan defteri de hatırlayınca bir anda herşey yerine oturmuş hafızamda ki o koca boşluk bir anda dolmuştu.

Drago beni bir vasiyet yüzünden, babamın kullandığı şifreli dili öğrenmek için zorla tutmuştu. Sonra da istediğini almış babasının yerine geçmişti. Her şey yoluna girmişti. Ama bulduğum o mektup ve gerçek ailemin düşmanı olan aile olduğunu öğrenince beni öldürmek istemişti. İşte o an aklıma gelen şeyle birden herşey durdu. Dünya, zaman, anılar, yaşananlar... Herşey!

Ben...
Ben yaşıyordum... İstanbul'daydım...

Drago ile olan son anımda tam karşımda elinde bir silah beni öldürmek isterken şuan yaşıyordum. Evet beni öldürmemişti. O an bir kez daha kaçırıldığımı idrak edince yaşadığıma bile sevinemedim.

Ne oluyordu? Aklım bir anda darma duman olmuş, herşey birbirine geçmişti.

Başım... Dedim inleyerek. Öyle bir ağrı girmişti ki canım çıkacak gibiydi. Hissettiğim acı yüzünden inlemeye devam ederken göz kapaklarıma yüklendim. Bir an önce uyanmak, ayılmak istiyordum artık.

Biraz daha çabayla gözlerimi açmayı başardım. Ama hâlâ karanlıktaydım. Neden? Diye düşünürken yüzümdeki kumaşı hissettim. Gözlerim bağlıydı. Biri gözlerimi bağlamıştı. Açın gözlerimi diyecek oldum, dudaklarımı kıpırdatamadım. Bantlıydı. Kendim yapmak istedim, kollarım arkamdan bağlıydı. Ayağa kalkmak istediğim bileklerim birbirine bağlıydı. Sırayla idrak ettiğim şeyler yüzünden yaşadığım korku ve panikle bağlarımdan kurtulmaya çalışırken yattığım yer bir anda sarsıldı. O an anladım bir araçta olduğumu. Evet zorla kaçırılmış zorla bir yerlere götürülüyordum. Bileklerimde hissettiğim iplerin arasından ellerimi kurtarmaya çalışırken,

" Kız uyandı!"

Diyen sesle anında durdum. Bu o adamdı. Beni kaçıran adam. Yanımdaydı.

" İlacın dozunu az mı verdin erken uyandı."

Diyen o kadını duydum sonra.

Bir dakika. İlaç mı! Ne ilacından bahsediyordu? Kendim de değilken bir de ilaç mı vermişlerdi.

" Direnci yüksekmiş."

Dedi diğeri dişleri arasından sinirle konuşurken.

Kimsiniz ne istiyorsunuz benden, bırakın beni dedim ama duyulan tek şey ağzımdaki bandın altından çıkan homurtulardı.

" Galiba bize küfür ediyor."

Diyen kadın gülmeye başladı. Bir anda hissettiğim el saçlarımı acımadan çekerken yine o adamı duydum.

" Bana yaptığını unutmadım küçük fahişe. Seni şuracıkta öldürürdüm ama canlı istediler."

Yüzüne sıktığım biber gazından bahsediyordu. Söylediği şeye kızıp ağzıma gelen ne varsa saydırmaya başlamıştım ki bir anda başımı aracın tabanın çarpıp üzerine bastırarak hırlamaya devam etti.

" Şansını zorlama elimde kalırsın!"

" Kes şunu!" Dedi kadın.

Yanan canımla kaldım oracıkta.
Ne yaparsam yapayım kurtulamıyor, boşa çabalıyordum. Çaresizce beklerken dolan gözlerimin akmasına engel olamadım.

*****

Hiç kıpırdamadan yatmaya devam ederken aradan ne kadar geçti bilmiyorum. Dakika... Saat... Belki de saatler. Zaman kavramı kalmamıştı artık benim için.
Gözlerim kapalı gece mi, gündüz mü onu bile bilmiyordum...

&

Bir süre daha yol aldıktan sonra yavaşladığımızı hissettim. Ardından vücudumun yana doğru hareketiyle anladığım keskin bir dönüş yapıldı. Ve bir süre sonra durdu araç. İşte o an yeniden korkuyla atmaya başladı kalbim. Sonunda beni neyin beklediğini bilmediğim o yol bitmişti. Az sonra sürgülü kapının açıldığını duyarken buz gibi bir hava girdi içeriye. Ve deniz kokusu. Denize yakın bir yere getirilmiştim. Tıpkı benim düşüncem gibi,

" Yolun sonu."

Diyen, adını hiç duymadığım o adamdı. Konuşurken kimse isim kullanmıyordu. Belki de kimlikleri belli olmasın diye bir tedbirdi bu. Ama sesinde keyif vardı. Birden ayak bileğimde hissettiğim el yüzünden korkuyla geriye çektim kendimi. Hırlayarak,

" Rahat dur!"

Derken yeniden tutmaya çalışınca ağzımdaki bandın altından bağıra bağıra kaldırdığım ayaklarımı rastgele ve hızlı hızlı savurmaya başladım. Hissettiğim çarpmanın ardından Aah! Burnum! Dediğinde tutturduğumu anladım.

" Sen ne aptal birşeysin ya!" Dedi o kadın.

" Bir kızla baş edemedin!"

O sustuğunda bir anda yakamdan hissettiğim el ile yerden havalanmam ve yediğim yumrukla geri düşmem bir oldu. Çenem ayrı başımın arkası ayrı acıdı. Canım o kadar yanmıştı ki gözlerim dolmuş sersemlemiş yarı baygın bulanık bir şuurla kalmıştım olduğum yerde.

Yeniden bacaklarımdan tutan el dışarı doğru sürükledi beni.. Sonra bir anda yükseldiğimi hissettim. Ardından baş aşağı buldum kendimi. Bir çuval gibi omuzuna atmıştı bedenimi. O hızlı adımlarla yürüyor, benim yediğim soğuk hava iliklerime işliyordu. Neredeydik?

Kısa süre sonra bir anlığına durduk. Gıcırdayarak açılan bir kapı sesinin ardından yürümeye devam etti. Soğuk kesilmiş, bu kez çıkan her adım sesi sanki bir kale içinde yankılanıyordu. O anda aklıma Drago geldi. Ve Kale...

Nereye gelmiştim? Ya da getirilmiştim bilmiyordum. Ne bekliyordu beni? Acı mı, ölüm mü? Korkuyordum...

Bir kaç adımdan daha yürüdü. Sonra bir kapı sesi daha duydum. Oradan da geçip yürüdü tekrar. Fakat kısa sürdü bu yürüyüş. Ardından yeniden durduk ve beni atarcasına yere bıraktı. Sırt üstü düşerken başımı bir yere çarptım. Bir duvardı muhtemel... Canım bir kez yanmıştı.

Yerimde doğrulup, sürüklediğim bedenimi varlığını başımı çarparak öğrendiğim duvara doğru çektim.

Ne görebiliyordum ne konuşabiliyor... Panik içinde sağa sola çevirdiğim başımla, etrafımda bana ip ucu verecek bir şeyleri duymaya çalışıyordum sadece. Ama ne bir ses ne bir hareket vardı. Sadece o adamın nefes alış verişini duyuyordum. Ağır bir sessizlik çökmüştü.

Aradan ne kadar geçti bilmiyorum. Uzaktan duyduğum ayak sesleriyle dikkat kesildim. Ağır ağır yürüyen kimdi bilmiyorum ama her adım yankılı geliyordu kulağıma. Sesler giderek yaklaşmaya başladı. Yaklaştı, yaklaştı. Ve durdu. Sessizlik...

" E' questo? "
" Bu mu?"

Drago ve Alex'in konuşmalarından aşina olduğum konuşma şekli ile bir anda şaşkına döndüm. Bu... Bu İtalyancaydı.

Kim di bu adam. Neredeydim? Yoksa... Hayır!
Hayır! İtalya da olamam!

Üzerime doğru gelen ayak sesleri ile daha da gerilemeye çalışırken,

" Kıpırdanmayı kes."

Diyen kadın sesinin ardından gözlerimdeki kumaş parçası birden çekildi. Gözüme giren güneş ışığı yüzünden bir an yeniden kapattım gözlerimi. Başımı önüme eğip bir süre bekledikten sonra yavaşça açarken etrafı görmeye çalışıyordum.

Eski tahta bir zemin üzerinde, eski bir yatağın, bir sandalye ve bir masanın durduğu... Duvarları kesme taşlardan örülü... Orta da küçük bir penceresi olan küçük bir odadaydım...

Nasıl bir yerde olduğumu anladıktan sonra karşımdakilere çevirdim gözlerimi. Baş ucumda dikilen o kadın ve o adamı hemen tanıdım. Beni buraya zorla getiren onlardı. Peki ya bu yaşlı adam...
O kimdi?

Yanımdaki kadın uzanıp ağzımdaki bandı tek seferde çekip alırken kuruyan dudaklarım acıyla gerildi. Serbest kalır kalmaz,

" Kimsiniz? Ne istiyorsunuz benden? Neden zorla kaçırdınız, buraya getirdiniz?" Dedim.

Soruma cevap veren olmazken karşımdaki adamın hayalet görmüş gibi bakıyor olması normal değildi.

" Livia."

Dedi belli belirsiz. Ben öz annemin bana verdiği adı nasıl bildiğini düşünürken iki adımda tam önüme gelip durdu.

Gözlerindeki bakış daha da değişti. Öyle bir bakıyordu ki, sanki filmlerde ki psikopatlar gibiydi şu hâli. İlk adımı nereden biliyorsun diyecekken anlamadığım bir şeyler söyleyince o kadın tercüme etti.

" Bu nasıl olur? Diyor."

Bir kadına bir yaşlı adama baktım.

" Ne? Ne nasıl olur?
Ne diyorsunuz anlamıyorum."

" Adım Livia değil hem? Leyla!"

Dedim net bir dille. Kendimi bildim bileli Leyla'ydım ben. Hep öyle kalacaktım. Kabul etmiyordum gerçek ailemi.

" O ismi nereden biliyorsunuz? Kimsiniz? Neden buradayım?
Ne istiyorsunuz benden? Ben size ne yaptım ya!?
Neden kaçırdınız beni?
Nereye getirdiniz?"

Aklımda biriken bütün soruları tek seferse sormuştum ama kimseden ses çıkmadı. Yine!

" Konuşsanıza! Beh!"

Derken sinirle baktım yanımdaki kadına. İçime bir kuşku düştü o an.

" Yoksa... Burası... İtalya mı?"

Dedim tereddütle ve olmamasını dileyerek. Yüzünde iğrenç bir gülümseme belirdiğinde anladım ki öyleydi. Kocaman açılan gözlerim bakakaldım.

" Neden?"

Dedim son yaşadıklarımı hatırlayarak. Yoksa Drago beni öldürmediğine pişman mı olmuştu.
Adamlarına Türkiye'ye gidin, Leyla'yı alın gelin emri mi vermişti?
Neden? Burada olma sebebim neydi? Yutkundum...
Her birine sırayla baktım ve..

" Sizden bunu yapmanızı Drago mu istedi? Onun adamları mısınız?"

Diye sordum merakımı gidermek için.

" Drago..."

Dedi bu kez karşımdaki adam. Kaşları birdenbire çatılırken gözlerinin rengi koyulaştı. Dişlerini sıkıyordu. Yaşlı göründüğü için yaşlı dediğim adam bir anda bir canavara dönüştü sanki. Hızla üzerime gelip yaşının üzerindeki gücü ve elleriyle boğazıma sarıldı. Arkamdaki duvara çarptı zayıf bedenim. Neye uğradığımı şaşırmış, sıkılan boğazım yüzünden bir anda nefessiz kalmıştım.

Nedenini anlayamadığım öfke dolu bakışlarıyla dişlerinin arasından arka arkaya birşeyler söyleyerek boğazımı sıkmaya devam ederken, arkamda bağlı olan kollarım yüzünden istesem de yaptığına engel olamıyor, kendimi kurtaramıyordum.

Çıkmayan sesimle, Bırak... Bırak beni! Diyebildim. Ama bırakmadı. Gözü dönmüştü resmen. Beni öldüreceğinden emindim artık. Bulanmaya başlayan şuurum yüzünden görüşüm daralmaya, gözlerim kapanmaya başladı. Yanındakiler öylece izliyorken arkadan koşarak gelen biri engel oldu beni öldürmesine. Kim olduğunu anlayamadım ama üzerinde siyah uzun bir kıyafet vardı. Bir yandan İtalyanca bir şeyler söyleyerek boğazımdaki elleri çekip uzaklaştırırken ben yanımın üzerine düştüm. Bulanan şuurum ve gözlerimle karanlığa doğru kayıp giderken son cümleyi o kadından duydum.

" Livia Moretti..
Dedenle tanış!
Marco Moretti."

*****

Gözlerimi yeniden açtığımda odadaki eski yatağın üzerinde yatıyordum. Şuursuzca etrafıma bakındım önce. Sonra neler olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aklıma ilk gelen son duyduğum cümle oldu.

Livia Moretti..
Dedenle tanış!
Marco Moretti!

Duyduğum cümleden önceki son âna döndü zihnim. Boğazımı sıkarak beni öldürmeye çalışan kişi öz dedemmiydi gerçekten? Öyle demişti o kadın. Ama nasıl? Ve neden... Neden beni öldürmek istedi.

Allah'ım neler oluyor yine?!

Ya o adama engel olan kişi... Kimdi bilmiyordum ama onun sayesinde yaşıyordum.

Yerimde yavaşça doğrulaya çalışırken ağrımayan yerim yoktu. Bacaklarımı yavaşça aşağı sarkıtıp bileklerime baktım. İpler çıkarılmıştı. Aklıma ilk gelen şeyi yaparak hemen ayağa kalkıp kapıya koştum. Koluna asılıp bütün gücümle çektim. Tabiki açılmadı, kilitliydi.

Geriye dönüp odayı incelerken gözlerimi pencereye doğru kaldırdım. Daha önce güneşi gördüğüm o pencereden şimdi ay görünüyordu. Gökyüzünden odanın içine düşen ışık bir gece lambası gibi aydınlatıyordu odayı.

İçeriye sızan ışığın altına yürüdüm. Acıyan bileklerimi ışığa doğru kaldırdım. İpler yoktu ama yerlerinde kanlı izler vardı. Ve acı. İpler bileklerimi kesmişti.

Bir ürperti duydum içimden dışa doğru. Hissettiğim soğukla kollarımı kendime doladım.

Sakin ol Leyla. Her şey yoluna girecek.

Dedim kendi kendime. Sakinleşmeye çalışıyordum ama zordu. Kahretsin. Dedim mırıldanarak. Dün geceye kadar İstanbul'da iken ikinci kere kaçırılmış İtalya'ya getirilmiştim. Kaçmaya, kurtulmaya çalışmış başaramamıştım. Dahası dedem olduğunu duyduğum biri beni öldürmek istiyordu. Nasıl sakinleşebilirdim.

Gözlerimi umutsuzluk içinde kapatırken Salim amca ve Aysun teyzeyi düşündüm. Çoktan duymuşlardır kaçırıldığımı. Kahrolmuştur zavallı kadın. Zaten diken üstündeydi.

Korkarım bir daha göremeyecektim o insanları...

Umutsuzluk içinde yatağa dönüp oturdum. Elim acıyan boğazıma gitti. O adam biraz daha sıksaydı boynumu, kıracak kadar güçlüydü.

Adi herif! Dedim sinirle.
Neden birden delirip üzerime atlamıştı? Tek yaptığım sizi Drago mu yolladı demekti. Dedeymiş. Pöeh! Öyle olsaydı beni öldürmeye kalkmazdı.

O anda aklıma gelen şeyle bir anda kalakaldım. Ne demişti o kadın.

Livia demişti! Dedenle tanış. Demişti.

Ayağa fırladım... Gerçekte kim olduğumu biliyorlardı. Ama nasıl? Annemin mektubunu sadece Drago ve ben biliyorduk. O hâlde doğruydu. Gerçekten öz dedem...

Ellerimi saçlarıma geçirirken kendi etrafımda bir tur attım.
Tekrar kapattım gözlerimi. Düşünmeye başlayıp en başa döndüm. Yaşayıp unuttuğum her şey yeniden şekillendi zihnimde. Tekrar tekrar gelip gitti görüntüler. Babamın ölümüyle başlamıştı bu hikaye. Ve sonunda ikinci kere İtalya da bulmuştum kendimi. Geçen sefer beni öldürmek isteyen Drago son anda vazgeçmiş beni İstanbul'a götürmüş, sonra da pişman olmuş ve geri getirtmişti sanıyordum. Hırsı geçmedi diyordum. Beni öldürmeden rahat edemeyecek diyordum.. Ama... Anlaşılan öyle değildi. Öyle olsaydı şuan karşımda o ihtiyar değil Drago olurdu.

O hâlde... Bu adam dedemse beni getirten o muydu? Kim olduğumu nasıl öğrendi peki. Yoksa zaten mi biliyordu. Ve neden öldürmek istedi beni? Neden?

Kafamın içinde deli sorular uçuşmaya kafam daha da karışmaya başladı. Ağrı giren başım ellerimin arasında,

Allah'ım sen aklımı koru.

Derken kapının diğer tarafında bir hareketlilik duydum. Gözlerimi kapıya çevirdim hemen. Kapı ağır bir gıcırtıyla açılırken anında geriledim. Yavaşça içeri giren kişi yaşlı bir din adamıydı. Kaşlarım havada yukarıdan aşağı inceledim.

Kapıyı arkasından kapatıp içeri girdi. Gözleri üzerimde bir süre konuşmadı. Sadece bana baktı.
Bu sessizlik boğazımı sıkan ellerden bile daha rahatsız ediciydi.

" Kimsin?"

Adam iki ağır adımda yan taraftaki eski tahta sandalyeye oturdu.
Ay ışığı yüzüne vurduğunda yaşlı yüz hatları belirginleşti.

Üzerindeki siyah kıyafet ve haç kolye çekti dikkatimi

Papaz... Mı? Dedim içimden. Ne alakaydı. Sonra üzerindeki kıyafetlerden o adamı benden uzaklaştıranın bu adam olduğunu anladım. Kaçmama yardım eder miydi? Sanmıyorum.

" Sen kimsin?
Ne istiyorsunuz benden?
Neden buradayım?"

Dedim ama bir şeyi unutmuştum. Ben Türkçe konuşurken o İtalyanca konuşuyordu. Bir birimizi anlayamazdık ki.
Derin bir nefes aldı.

" Nasılsın?"

" Sen!" Dedim şaşkın.

" Türkçe biliyor musun?"

Heyecanla bir adım öne çıktım.

" Bir çok dil biliyorum."

En azından ne konuştuğunu anlayabilecektim.

"Burada olman tesadüf değil." Deyince,

" Yapma yaaa!" Diye patladım.

"Kaçırıldım! O şerefsizler beni kaçırıp zorla getirdiler buraya. O yüzden buradayım."

Başını hafifçe salladı.

"Hayır." Dedi.

"Getirildin."

" Dalga mı geçiyorsun bemimle!
Ne farkı var?"

Gözlerini gözlerime dikti.

"Farkı şu! Kaçırılan biri değersizdir."

"Getirilen biri gereklidir."

Gerekli? Ne demekti bu?
Ben... Ne için gerekli olabilirdim ki. Adam bana doğru bir bakış daha attı.

Yanına gelip gözlerimi gözlerine diktim.

" Anlaşılan çok şey biliyorsun ihtiyar.

Konuş! Neden buradayım?!
Sebep beni öldürmek isteyen adam mı, Drago mu, yoksa başka biri mi?"

" Marco seni gördüğünde neden öldürmek istedi merak ediyor musun?"

Bir an nefesimi tuttum istemeden.
Cevap veremedim.

" Gördüğü sen değildin." Dedi.

"Ne?"

Gözlerimin içine bakıyordu!

"Seni değil." Dedi.

"Onu gördü."

Ne demeye çalışıyordu anlamıyordum.

" Kimi?" Dedim zoraki.

Adamın bakışları karardı.

"Livia... Yani kızını. ona o kadar çok benziyorsun ki."

Kalbim birden hızlandı. Öz annem olan kadından bahsediyordu şuan.

"O yüzden mi...
O yüzden mi öldürmeye çalıştı beni?"

Önce sustu. Sonra çok sakin bir şekilde konuştu.

"Bir kez yaptı."

Dedi. Kanım dondu o an.

" Kendi elleriyle...
Kızının nefesini keserken de öyle bakıyordu."

Ölüm kokan cümlelerden sonra,

" N-ne?"

Derken ayaklarım ister istemez geri geri gitti.

"Bir kere yaptı. İkinci kez yapmaktan çekinmez."

Duyduğum cümle ile daha da şok oldum. Aklım beynim buz kesti.
O! O adam... Beni doğuran kadını. Kendi öz be öz kızını mı öldürmüştü? İnanamaz şekilde başımı iki yana salladım.

" Bu! Korkunç bir şey!
Nasıl yapar böyle birşeyi! Katil!
Kendi kızının katili!"

" Moretti ailesi köklü bir geçmişe sahip, kendi içinde kuralları olan bir ailedir. Hiç kimse bu kuralların dışına çıkamaz! Ama Livia ailesine karşı geldi! Kuralları çiğnedi. Babasının emrine karşı durdu. Babasının onayı olmayan basit sefil bir adamla evlenerek ailesinin şerefine leke sürdü. Hamile kalarak kanı bozdu. Bu yüzden ölümü haketti."

" Ne? Bu ne saçmalık!
Kafayı yemişsiniz siz? Böyle bir şey yüzünden mi öldürdünüz anne.!"

Dedim ama devamını getiremedim. Beni doğurmuştu evet. Ama anne dediğim kadın başka biriydi. Livia Moretti değil.

" Sen ihanetin devamısın."

Dedi aşağılayıcı bir bakışla.

" Bozuk bir kan. Dahası düşmanımızın koynuna giren bir hain."

" Neh?"

Dedim şaşkınlığım hat safhada.
İşaret parmağımı yüzüne doğru kaldırıp bağırarak konuşmaya başladım.

" Ne dedin sen? Ne hakla benimle böyle konuşursun sen!
Kim düşman? Kimin koynuna girmişim? Asla! Asla öyle birşey yapmam! Kim olursa olsun yapmadım! Hepiniz delirmişiniz!
Hepiniz tımarhaneye kapatmalıksınız!"

Sakin bakışları hiç değişmedi. Sözlerim umurunda bile olmadı.

" Ölümü sonuna kadar hak ediyorsun."

Deyişinden anladım bunu.

" Hak mı ediyorum? "

" Ölmeden önce Drago Luca Valeriani'yi bize getirecek, kendini bu şekilde affettireceksin. Öldükten sonra ancak bu şekilde huzur bulabilirsin."

Bütün cümleleri bir yana itip Drago kelimesinde takılı kaldım. Beni kaçırmalarının sebebini nihayet anlamıştım.

"Yem..." Dedim istemeden.

"Doğru kelimeyi buldun."

Dizlerimdeki güç çekilirken devam etti.

" Bazı insanlar vardır ki...
Onları öldürmek için kurşuna gerek yoktur.
Sevdikleri yeter."

" Sevdikleri?"

" Onu buraya getirecek olan sen olmayacaksın aslında...
Seni kaybetme korkusu olacak.
Bu yüzden ölüme ayağıyla gelecek.

Böylece savaş bitecek ve Moretti ailesi yeniden saygınlığına kavuşacak. Kazanan biz olacağız."

Yavaşça ayağa kalktı. Kapıya dönüp açtı. Çıkarken omuzu üzerinden bana bakarak son kez konuştu.

" Yarın sabah güneş sizin için son kez doğacak."

" Dur!" Dedim.

" Sen... Sen gerçek bir papaz değilsin değil mi? Hiç bir inanç insan ölümünü onaylamaz."

Cevap vermedi. Arkasını döndü, çıkıp kapıyı üzerime kilitlerken zihnimin içinde uçuşan sorular, görüntüler, ithamlarla baş başa bıraktı beni.

Yaşadığım bu sarsıntı kolaylıkla durulacak gibi değildi.

*********************
7. Bölüm bitti.
Gün içinde diğer bölümlerde gelecek 🤗

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.