25. bölüm / 33
SAHAFIN KIZI (Güncel)♦️S. Özel 8 Ölümün kıyısında
Bölümler 33Şu an: ♦️S. Özel 8 Ölümün kıyısında
- 1 HİKAYEDEN ALINTI954 kelime
- 2 🔥1. BİR SAHAF CİNAYETİ2.382 kelime
- 3 🔥2. SONSUZ AYRILIK2.263 kelime
- 4 🔥3. SIRLI GÜNLÜK2.220 kelime
- 5 🔥4. GÖLGELERDEN KAÇIŞ2.451 kelime
- 6 🔥5. TAŞTAN KAFES2.293 kelime
- 7 🔥6. ÖLÜM TEHDİDİ2.354 kelime
- 8 🔥7. VASİYET MESELESİ.2.332 kelime
- 9 🔥8. KAÇIŞ2.315 kelime
- 10 🔥9. YENİLENEN HAFIZA2.192 kelime
- 11 🔥10. ANLAŞMA YAPACAĞIZ2.502 kelime
- 12 🔥11. GERÇEK VASİYET2.128 kelime
- 13 🔥12. GİTMESEN OLMAZ MI?2.428 kelime
- 14 🔥13. İÇİMDEKİ ÇATIŞMA2.251 kelime
- 15 🔥14. DÜŞMANIN HAMLESİ2.547 kelime
- 16 FİNAL ALINTI482 kelime
- 17 🔥FİNAL!2.593 kelime
- 18 ♦️S. Özel 1. İstanbul'a dönüş2.616 kelime
- 19 ♦️S. Özel 2. Kabuslar anılara bir kapı açar2.644 kelime
- 20 ♦️S. Özel 3 Unutulamayan2.707 kelime
- 21 ♦️S. Özel 4 İtalya2.708 kelime
- 22 ♦️S. Özel 5 Taht savaşı2.652 kelime
- 23 ♦️S. Özel 6 Dejavu2.752 kelime
- 24 ♦️S. Özel 7 Yem ve tuzak2.784 kelime
- 25 ♦️S. Özel 8 Ölümün kıyısında2.543 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 ♦️S. Özel 9 Drago'nun intikamı2.693 kelime
- 27 ♦️S. Özel 10 Gelen itiraf.2.626 kelime
- 28 ♦️S. Özel 11 Final2.599 kelime
- 29 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 13.265 kelime
- 30 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 23.322 kelime
- 31 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 33.169 kelime
- 32 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 43.335 kelime
- 33 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL FİNAL3.843 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
LEYLA
O din adamı görünümlü şeytanın ardından saatlerdir babamın ölümünden bu güne kadar olan her şeyi tekrar tekrar düşündüm.
Artık yaşadığım hiçbir şey karışık değildi. Her şey olması gerektiği kadar korkunçtu.
Leyla Karaman aslında hiç var olmamıştı. O Moretti ailesinin kanından gelen Livia Morettiydi.
Annesi onu ailesinden kaçıp evlendiği sefil birinden yapmış önce babası öldürülmüştü dedesi tarafından. Doğumdan sonra bir Türk'e bırakılmış sonrasında annesi öldürülmüş biriydi Leyla..
Yıllarca evlatlık olduğunu bilmeden yaşamış, önce anne dediği kadını vermişti toprağa. Sonra bir İtalyan Mafya yüzünden baba dediği adamı...
Carlino Valeriani'nin Asaf Karaman'dan öğrendiği yazı diliyle oğlu Drago'ya bıraktığı vasiyet iki düşman aileyi dolaylı yoldan bir araya getirmişti. Kader işte.
Drago sırf babasının yerine geçebilmek için beni zorla kaçırıp kendi için kullanırken, hiç beklenmedik bir şekilde aramızda oluşan duygular yüzünden durum değişmişti. Gönüllü yardım etmiştim ona. Kardeşinin oyununu bozmuş gerçek vasiyeti bulmuştu. Sayemde amacına ulaşmış babasının yerine onunda istediği gibi Matteo değil kendisi geçmişti. Bir an da aklıma o zamanlar söylediği şey geldi .
Leyla... Gitmesen olmaz mı?
Burada benimle kalsan olmaz mı?
Demişti. Bana karşı duyguları olduğunu o zaman anlamıştım. O duyguların sonradan nefrete ve öldürme arzusuna dönüşeceğini nereden bilirdim.
Dişlerimi ve yumruklarımı sıktım devam eden anıların yüzünden. Çünkü düşmanının kanından olduğumu öğrenip beni öldürmek isteyişini hatırlamışım.
O son güne döndü zihnim. Neredeyse onun için bu la*et ülkede kalmayı bile kabul edecekken babamın defterinin içinde bulduğum o mektup yüzünden bir anda herşey tersine dönmüştü. O son gece...
Kaledeki koridorda silahını bana doğrulttuğu o an yaşadığım korkuyu umutmam mümkün değildi. Beni öldüreceğinden emindim. O kadar korkmuş, o kadar korkmuştum ki. Son hatırladığım şey o korkuyla bayılmamdı.
Ama bir nedenden beni öldürmekten vazgeçip ülkeme geri götürmüştü. Adım kadar eminim kanımda çıkan ilacı da buradan gitmeden o vermişti. Hiç bir şeyi hatırlamayım polise gitmeyeyim istiyordu belliki.
Derin bir nefes alıp verdim.
Bunca şeye sebep olan o mektubu bulmasaydım belki de her şey daha farklı olacaktı. Belki de şimdi Drago ile aynı hayatı paylaşıyor olacaktık...
Aynı hayatı mı? Hıh!
Histerik bir şekilde gülümsedim.
Böyle bir şey istediğim için delirmiş olmalıyım.
Derken boğazıma bir yumru oturdu. Başımı yukarıya doğru kaldırarak zorlukla bir nefes daha çektim daralan ciğerlerime.
Hâlâ düşünüyordum. Şimdi de benden nefret eden öldürmek isteyen öz dedem kaçırtmıştı beni.
Kaderimnkim daha kötü kendin seç diyordu sanki..
Gözlerimi karşımdaki taş duvara indirdim. Çatlaklarında dolaşarak düşünmeye devam ederken, histerik bir gülümseme daha bıraktım.
Buradaydım çünkü Marco'ya düşmanı olan Drago'yu yok etmek için bir yem gerekiyordu. Ben... Kendi kanından biri. Bu adamlar değer verdikleri ve kutsal dedikleri kanları için kan akıtmaktan çekinmeyen insanlardı. Ama o aptal ihtiyarın bilmediği şey Drago benim için gelmeyecekti. Gerçek, onların sandığı gibi değildi. Drago bana değer vermiyordu. Aksine. Beni öldürmek, ilk kanı benden akıtmak isteyen biriydi. Bu adam beni ölümden kurtarmak için kendi canını tehlikeye atarmıydı. Asla yapmazdı! Gelip nasıl öldüğümü izlemek isterse o başka.
Düşmanının kendi kanından birini nasıl öldürdüğü izler bundan büyük bir haz alırdı eminim. Bu tarafta işler daha kötüydü yani.
Dedem olacak adam en az annemden ettiği kadar çok kadar nefret ediyordu benden çünkü. Aklında tek şey vardı. Önce Drago'yu öldürmek, bunu başardıktan sonra da tıpkı annemi öldürdüğü gibi beni öldürmek. İhaneti ve bozulan kanı temizlemek. Bu adamların hiç birinde acıma duygusu yoktu. Hepsi acımasız birer katildi. Başımı kendime çektiğim dizlerime dayadım.
Tek başınasın Leyla.
Burada seni kurtaracak kimse yok... Burada... Evinden ve ülkenden uzakta tek başınasın!
İç sesim sonuna kadar haklıydı. Başımı yana çevirip yükselen güneşin ışığının girdiği pencereye çevirdim gözlerimi. Saatine baktım. 10'a geliyordu. O şeytanın sözleri geldi sonra aklıma.
Belki de güneş benim için son kez doğmuştu bugün. Yarın doğan güneşin görmeyecektim belki de. Ama öyle kolayca kabul etmeyecektim kaderin bana getirdiğini. Burada oturup Azrail'im olacak adam geldiğinde kuzu kuzu gitmeyecektim ölüme.
Bir yerde okumuştum. Geçmişi ve yaşadıklarını kabul ettiğinde geleceğe giden yolu daha kolay planlarsın. Diyordu. Bende öyle yapacaktım. Olmuş, bitmiş, geçmişte kalmış herşeyi kabul etmiştim artık. Bundan sonra benim için en önemli şey hayatta kalmak ve buradan kaçmaktı.
Yatağın üzerinden kalkıp pencereye yürüdüm. Boyumdan yüksekteki pencereye baktım bir süre. Hayatta yetişemezdim. Hemen geri dönüp masanın yanındaki sandalyeyi aldım.. Pencerenin önüne getirip üzerine çıktım. Yukarıya doğru uzanıp zar zor yetiştiğim pencereyi iterek açmaya çalıştım ama olmadı. Çektim yine olmadı. Sabit bir pencereydi. Kahretsin diyerek indim yere. Ne yapacağımı düşünürken bir anda kapının dışında ayak sesleri duydum. Biri geliyordu.
O an aklıma gelen şeyle sandalyeyi aldığım gibi hemen kapının arkasına koştum. Kalbim heyecan ve korkuyla atmaya başladı. Yapacağım şeyin sonuçları ne olurdu bilmiyorum ama buradan çıkmamın tek yolu buydu. Zâten kaybedecek neyim vardı ki. Her türlü ölümü beklemiyor muydum?
Kalbimin tok atışları kulaklarımda sessizce beklerken yutkundum. Önce kilit sesini duydum. Ardından kapının kolu hareket etti. Yavaşça ve gıcırtı ile aralanan kapıyı gördüğümde derin bir nefes alıp sandalyeyi başımın üzerinde havaya kaldırdım.
Allah'ım bana yardım et ne olur.
Diye dua ederek beklerken görüşüme bir tepsi ardından kıllı eller girdi. Ardından da o beni kaçıran adamın yüzüne görmemle tuttuğum sandalyeyi bütün gücümle kafasına indirdim. Elindeki tepsi yere kendi inleyerek dizlerinin üzerine düştü.
Kahrolası sersemlemiş olsa da hâlâ kendineydi. Eli başında bana döndüğünde gözlerinde sen öldün bakışı vardı. Bir anda toparlanmaya çalışınca acımadım valla. Elimdeki sandalyeyi bir kere daha bütün gücümle kafasına geçirdim. Bu sefer yerde kaldı.
Geber! Dedim öfkeyle hızlı nefesler alırken. Şuan adrenalin patlaması yaşıyordum. Elimdeki sandalyeyi yana doğru fırlatıp kapıdan çıktım. Hâlâ nefes nefeseydim. Önce başka birileri var mı diye etrafı kontrol ettim. Uzun ince karanlık bir koridor vardı önümde. Boştu ama ne tarafa gideceğimi bilmiyordum. Anlık bir kararla burnuma gelen deniz kokusunun olduğu tarafa döndüm. Allah'ım yardım et. Diyerek koşar adım yürürken kalbim deli gibi atıyor, bir yandan yakalanma korkusuyla etrafımı kontrol ediyordum hâlâ. Sonunda karşıma çıkan küçük taş kemer geçiti görünce adımlarımı daha da hızlandırdım. Koş Leyla koş! Koşarak diğer tarafa attım kendimi.
Ama geldiğim yer bambaşka bir yerdi. Yaşadığım şaşkınlıkla aniden durdum. Aval aval etrafıma bakıyordum. Uzun tahta sıralar, bir kürsü, kürsünün hemen arkasında büyük iki pencere ortada kocaman bir haç ve İsa kabartması vardı. İnanamadım. Burası küçük bir kiliseydi... Bir kilisenin içindeki odada hapistim şu ana kadar. Hayatımda ilk kez bir kilisenin içini görmenin şaşkınlığını yaşıyordum.
O şeytan suratlıyı görmem tesadüf değilmiş meğer.
Diye düşünürken arkamda duyduğum ilk adımla yerimde sıçradım.
" Liviaaa! "
Korkuyla arkama döndüğümde elinde silah koşarak gelen Marco'yu hemen arkasında az önce kafasını yardığım adamı ve suç ortağı kadını görmemle yana kaçmam ve tetiğe basması bir oldu.
Yaşadığım korkuyla tiz bir çığlık atarak büyük kapıya doğru koştum. İlk seferinde ıskalamıştı ama ikinci seferinde ıskalamamayacağını ikimiz de biliyorduk.
Dışarı çıkar çıkmaz yüzüme çarpan soğuk hava karşıladı beni. Durmadım. Taş binanın yanından geçip hiç bilmediğim bir yerde nereye gittiğime bile bakmadan soluksuz şekilde koşmaya devam ettim.
Koş! Sadece koş! Diyordum kendime. Zebaniler kovalıyorcasına koş. Bir kaç adım sonra gördüğüm şeyle ayaklarım birbirine dolandı. Durmak zorunda kaldığım da özgürlük değil, mezar taşları vardı önümde.
Kilisenin biraz ilerisindeki mezarlıkta bulmuştum kendimi. Aynı anda duydum silah sesini. Kolumda bir yanma hissettim sonra. Acı keskin ve yırtıcı... Sarsılan bedenimle dişlerimi sıkarak inlerken sağ elimi acıyan yere bastırdım. Hissettiğim ıslaklıkla elimi kaldırıp kontrol ettim. Kurşun sıyırmış kanıyordu kolum. Yeniden bastırdım elimi, sendeleyerek yürürken. Arkamda Azrail'im olacak olan adam önümde mezarlar vardı.
Üzerlerinde isimler. Tarihler... Ölüm sessizliği sardı her yanımı. Sanki özellikle getirilmiştim buraya. Kaçacak bir yer yoktu. Yolun sonu demiştim ya. Burası yolun sonuydu işte.
Dermanı kesilen dizlerim toprağa çarptığında son gücüm de bitmişti. Elim acıyan kolumda, gözlerim karşımdaki yeni kazılmış boş mezarı buldu. İzlerken kafamın arkasında hissettim o soğuk demiri.
"Kaçabileceğini mi sanıyordun? "
Derken soğuk demirin baskısını duydum.
" Evet."
Dedim histerik bir şekilde. Gerçekten de öyle sanmıştım. Kaçıp kurtulacağımı. Şansımın bir kerede olsa yardım edeceğini sanmıştım. Bir an da omzuma yapışan sert el ile geriye çekildim.
"Bırak! Dokuma."
Dedim öfkeli bağırarak. Dinlemedi beni. Yaralı kolumdan tutan adam daha da sıktı parmaklarını. Kafasına geçirdiğim sandalyenin intikamını alıyordu sanki. Ayağa kaldırdı. Acıdan nefesim kesildi ama bağırmadım. Bağırsam ne olacaktıki. Kim gelecekti yardıma ölümden başka. Keyif dolu sesiyle,
" Kendi ayaklarınla geldin mezarına."
Derken sürükleyerek yeni kazılmış mezarın başına getirdi beni. Az ötemdeki kazılı çukura ve içinde ki tahta tabuta baktım. Kolumda müthiş bir acı içimde ölüm korkusu vardı şimdi.
Gözlerim dolarken şansımın yine yanımda olmamasına lanet ettim. Kalp atışlarımla beraber nefesim hızlandı. Buraya gömülecektim.
Arkama geçen o piç yaralı oluşuma, kolumdaki acıya aldırmadan sertçe arkama çevirdi kollarımı ve yeniden bağladı bileklerimden. Acımadan sıktı ipleri. Sonra birden arkamı çukura yüzümü Marco denen adama çevirdi. Ardından ayak bileklerimi bağladı. O çukurdan koşarak kaçacağımı sanıyordu galiba.
Gözlerimi bana çevrili namlunun arkasındaki Marco denen adamın gözlerine diktim. Korkmuyorum senden bakışı atıyordum. Ama korkuyordum. Ölümden...
Yanındaki kadına göz ucuyla bir bakış attı. O sırada kadının elinde gördüğüm telefonla anladım durumu. Çekilecek video kaydı Drago'ya gönderilecekti. Acelesi vardıya adi şerefsiz pisliğin. Bir an önce video giderken, Gel diyecek, geldiğinde bir tuzakla Drago'yu öldürecekti.
" Sen! Siz! Hepiniz aşağılık iğrenç birer mahluksunuz."
Diye bağırdım.
" Özellikle sen... İnsan bile değilsin sen. Kendi kızını bile hiç acımadan öldüren bir katilsin!"
Yüzünde en küçük değişiklik olmazken yanımdaki adama baktı. Söylediklerimi anlamamıştı. Kaşlarını çattı. Yanımdaki adam hızla tercüme etti.
O zaman dudakları hafiften ve alayla yukarı kıvrıldı. Sözlerimin hiçbir önemi yoktu onun için. Gözlerimi yana kaydırıp doğrudan kameraya baktım, sanki karşımda o, Drago varmış gibi. Söyleyecek çok şey vardı. Ama hepsi boğazımda düğümlenmişti.
Yeniden öz dedem olduğunu bildiğim ama asla kabul etmediğim ve etmeyeceğim, kendi kızının katili ve benim de katilim olacak adama döndüm. Böyle birinin soyundan olmayı asla kabul etmiyordum.
" Boşuna bekleme.
Drago buraya gelmeyecek. Sandığınız gibi bana değer vermiyor. "
Bu söylediklerimi de çevirdi yanımdaki adamı. Tekrar kameraya döndüm. Kısa bir nefes aldım. Gözlerim doldu istemsiz. Ama bu gözyaşı korkudan değildi. Yaşadıklarım zoruma gitmişti galiba.
" Zaten istediğin buydu.
Ölmem... Sen yapamadın ama senin yerine biri yapacak. "
Dedim.
" Başından beri... Kurtulmak istiyordun zaten benden."
Dudaklarım titredi, yine de devam ettim.
"Artık sizin isteğiniz olacak."
Sesimde ince bir sitem olsa da altında bastırılmış bir öfke vardı.
" Ben öleceğim.
Sen de keyifle izleyeceksin."
Gözlerimden birer damla süzüldü.
"Hepiniz benden kurtulacaksınız."
Bir an, gelse... Diye geçti içimden. Gelse ve beni buradan çıkarsa. Ama reddettim o isteği de duyguyu da.
"Gelme." Dedim sakince.
İstemiyordum.
Yanımdaki adi herif önüme geçti. Beklemekten sıkılmıştı. Başımı yukarıya doğru kaldırarak hiç çekinmeden tükürdüm iğrenç yüzüne bakıp. Pis bir gülümsemeyle baktı bana önce. Sonra bir anda dayadığı eliyle hızla geriye itti beni. Tiz bir çığlıkla arkamdaki çukurun içindeki tabuta düştü bedenim. Yeniden yanan canımla bir anda bir metre derinlikte buldum kendimi. İki yanım toprak duvar dolan gözlerimle yukarda beni izleyen Marco'ya bakıyordum şimdi. Kalp atışlarım bir anda yeniden hızlandı, karanlıkta kalma ve ölüm korkusuyla.
O lânet kadın ise video çekmeye devam ediyordu hâlâ. Sol elini kaldırıp parmaklarını şıklattı Marco. Yanındaki kadın kaydı durdurdu. Az sonra duyduğum bildirim sesiyle Marco cebindeki telefonunu çıkarıp açtı. Bir süre ekranı izledi. Sonra da bir kaç yere dokundu ekranda.
" Boşa uğraşıyorsun." Dedim yine.
Gözleri üzerimde dolaştıktan sonra telefona çevrildi. Bir kaç yere daha dokundu. Hoparlöre bastığını duyduğum çalma sesiyle anladım. Çaldı. Çaldı. Sonunda açıldı. Ama karşıdan ses gelmiyordu.
" Drago Luca." Dedi sert sesiyle.
" Marco Moretti."
Diyen Drago'nun uzun zamandır ilk kez duyduğum sesiyle içimden bir fırtına koptu sanki. Dolan gözlerim daha da doldu taştı. O an sıkıca kapattığım gözlerimin önünde yüzü belirdi. İçimden Drago. Derken yanında geçirdiğim zamanlar ve anılar yağmur oldu yağdı zihnime. Sol yanımda bir özlem belirdi red edemediğim. Böyle bir tepki vereceğimi ben bile biliyordum. Kendime kızdım sadece. Aptallığıma.
Yaşadıklarımın sebeblerinden biri olan adamı özlemek neyin nesiydi. Marco'nun sesiyle açtım gözlerimi.
İtalyanca birşeyler söylüyordu. Karşı tarafta yine sessizlik vardı. Sonra İtalyanca iki cümle duyduk. Bir anda herkes şaşkın telefona bakakaldı. Drago ne dedi bilmiyorum ama Marco'nun kaşları çatık yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu.
O an anladım işte gelmeyeceğini.
Bir anda gelen gülme isteğime engel olamadım. Ölümün kıyısında canlı canlı gömülmeyi bekliyordum ama yattığım yerden kahkahalarla gülüyordum. Marco bana öfke ve nefret yüklü bakışlarla baktı.
" Bi ayna olsa da şu-şu hâlinizi görseniz."
Derken daha çok gülüyordum.
" Ne dedi?
Gelmeyeceğini söyledi değil mi? Öldür gitsin dedi değil mi?"
Bir kahkaha daha attım. Sinirlerim bozulmuş gözlerimden akan yaşlarla delirmiş gibi gülüyordum. Yine de durmadım.
" Ne zaman gelecek biliyor musun?"
Dedim aniden ciddi.
" Kafanı keseceği gün gelecek Marco Moretti. Beni kurtarmak için falan değil. Ama seni öldürmek için gelecek! Umarım seni kilisenin çanına asar.
Buradayken kendinize de mezar kazın bence. Üç tane. Ah! Pardon bir de o Şeytan suratlı vardı. Dört tane mezar."
Yine tercüme edecek adama baktı. Adamının tercümesinden sonra duydukları hoşuna gitmedi tabi.
Hırsla yan tarafa gelen Marco tabutun kapağına tekmeyi geçirince kapak çukura düşüp üzerime kapandı. Bir anda karanlıkta kalınca korkuyla bir çığlık attım. Tahtanın rutubet kokusu zihnime kazınırken olacak şeyler canlandı zihnimde. Tabutun dışından Marco'nun öfkeli sesini duyarken üzerime atılan toprağın sesi gelmeye başladı kulaklarıma.
Bir yandan öfkeyle birşeyler söylüyor bir yandan toprak atıyordu üzerime. Evet öfkeliydi ama ne yaptığını biliyordu. Toprağın ağırlığı ile tam kapanmayan kapağın kaydığını ve açılan yerden bacaklarıma dökülen toprağı hissettim. Önce bacaklarıma doldu sonra dizlerime. Beni yavaş yavaş gömüyorlardı.
Bu sırada baş kısmında küçük bir açıklık oluşmuştu. Ama içeri sızan hava yaşamak için yeterli değildi. Ölümümü geciktirebilir ama yaşatmazdı. Aldığım her nefes yarım kalıyor, ciğerlerime ulaşmadan tükeniyordu çünkü. Üzerime düşen her toprak sesi zamanımın bitişiydi. Korkuyla atmaya devam eden kalbim göğüs kafesimi zorlarken sesi kulaklarımı zorluyordu. Derin nefesler çekerek bir yandan ağlarken bir yandan bağırmaya ağzıma gelen ne varsa saydırmaya başladım, hem Marco'ya hem Drago'ya.
iki düşmanın arasında kalmış bu hâlimin sebebi onlardı çünkü. Ama yalvarmadım, çıkarın beni demedim. Korkuyorum demedim. Kimseden merhamet dilenmeyecektim. Sustum. Sessizlik... Korkumu içimde yaşıyordum. Etrafımdaki karanlık daha da koyulaşmaya başladı. Ölümle yüzleşmem sadece zaman meselesiydi..
Bir hıçkırık kaçtı boğazımdan.
Tek üzüntüm gerçek anne babam olarak bildiğim ve kabul ettiğim insanların yanında olamamaktı. Kendi ülkem dediğim topraklarda olamamak... Mezarım burada değil onların yanında olmalıydı.
Sessiz ağlayışım devam etti.
Yavaş yavaş nefesimin daraldığını hissetmeye başladım. Tahta tabutun içindeki hava gitgide azalıyordu.
Gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım. Sonra sustum. Kurtuluşum yoktu. Kabul etmiştim öleceğimi.
Hep duyardım. İnsan ölürken hayatı gözlerinin önünden film şeridi gibi geçermiş diye. Şuan tam da öyle oluyordu.
Zihnimin bulanık boşluğunda görüntüler gelip gidiyordu...
Parça parça...
Annem...Babam...
Sesler... Yüzler...
Hepsi karışıyordu...
Uzanıp yakalamak istediğim her görüntü kayıp gidiyordu avuçlarımın içinden. Azalan zaman gibi...
Belki bir saat, belki yarım... Sonra anne babamın yanında olacaktım. Gözlerim kapalı bekleyişim devam ederken gittikçe azalan oksijen artık yetmiyordu. Vücudum terlemeye şuurum bulanmaya başlamıştı. Düşüncelerim dağılıyor, görüntüler parçalanıyordu. Daha derin nefesler çekmeye çalışıyor ama üzerime çöken aşırı bitkinlik izin vermiyordu.
" Anne... Baba...
Beni bekleyin... Yanınıza geliyorum."
Ölümün ağır kaçınılmaz uykusu gözlerime ve bedenimi terk etmeye hazırlanan ruhuma çökmeye başladığında, teslimiyet zamanıydı. Gelecek olan ölüm meleğini bekliyordum sadece. Saniyeler sonra şuurum karanlığa doğru kaymaya başladığında kulağıma kendi adım fısıldanıyordu.
Leyla...
Leyla...
Birşeyler zuhur etti ruhumun bulanık boşluğunda. Anlam veremediğim şekil alamayan sesler... Sanki bir ışık kapısı açıldı. Yükseldiğimi hissettim. Ölüm böyle birşeymiydi.
LEYLA!
LEYLA!
Boğuk ve çok uzaklardan gelen bir ses duyuyordum. Kulağıma gelen kendi adım ve yüzüme çarpan temiz hava hissiyle sanki denizin dibinden çıkmışcasına derin bir nefes çektim ciğerlerime. Ne oluyor anlamaya çalışırken yüzümde hissettiğim elle sarsıldım. Aynı ses yine adımı söylüyor çınlayan kulaklarıma baskı yapıyordu.
" Leyla!
Aç gözlerini. Leyla!
Birbirine yapışmış göz kapaklarımı zorlukla araladığımda karşımda gördüğüm bulanık suret Dragoydu.
" Se-ennn..." Sesimi kendim bile zor duydum.
"Korkma buradayım!
Kurtuldun! İyi olacaksın..."
Bu görüntü gerçek olamazdı.
Olmamalıydı. Bilinç altımın oyunu ve ölüm sarhoşluğu yüzündendi.
" Alex! Arabaya!"
Gözlerim kapanırken bir anda yerden yükseldim. Ardından burnuma gelen kokusu zihnimi uyardı. Hatırlamıştım...
Aynı kokuyu daha öncede almıştım çünkü.
" Gerçek...
Gerçeksin."
Dedim dolanan dilimle.
Ve karanlık yeniden üzerime çöktü.
*******************
8. Bölüm bitti.
Bölüm etkileşimi
