14. bölüm / 33
SAHAFIN KIZI (Güncel)🔥13. İÇİMDEKİ ÇATIŞMA
Bölümler 33Şu an: 🔥13. İÇİMDEKİ ÇATIŞMA
- 1 HİKAYEDEN ALINTI954 kelime
- 2 🔥1. BİR SAHAF CİNAYETİ2.382 kelime
- 3 🔥2. SONSUZ AYRILIK2.263 kelime
- 4 🔥3. SIRLI GÜNLÜK2.220 kelime
- 5 🔥4. GÖLGELERDEN KAÇIŞ2.451 kelime
- 6 🔥5. TAŞTAN KAFES2.293 kelime
- 7 🔥6. ÖLÜM TEHDİDİ2.354 kelime
- 8 🔥7. VASİYET MESELESİ.2.332 kelime
- 9 🔥8. KAÇIŞ2.315 kelime
- 10 🔥9. YENİLENEN HAFIZA2.192 kelime
- 11 🔥10. ANLAŞMA YAPACAĞIZ2.502 kelime
- 12 🔥11. GERÇEK VASİYET2.128 kelime
- 13 🔥12. GİTMESEN OLMAZ MI?2.428 kelime
- 14 🔥13. İÇİMDEKİ ÇATIŞMA2.251 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 🔥14. DÜŞMANIN HAMLESİ2.547 kelime
- 16 FİNAL ALINTI482 kelime
- 17 🔥FİNAL!2.593 kelime
- 18 ♦️S. Özel 1. İstanbul'a dönüş2.616 kelime
- 19 ♦️S. Özel 2. Kabuslar anılara bir kapı açar2.644 kelime
- 20 ♦️S. Özel 3 Unutulamayan2.707 kelime
- 21 ♦️S. Özel 4 İtalya2.708 kelime
- 22 ♦️S. Özel 5 Taht savaşı2.652 kelime
- 23 ♦️S. Özel 6 Dejavu2.752 kelime
- 24 ♦️S. Özel 7 Yem ve tuzak2.784 kelime
- 25 ♦️S. Özel 8 Ölümün kıyısında2.543 kelime
- 26 ♦️S. Özel 9 Drago'nun intikamı2.693 kelime
- 27 ♦️S. Özel 10 Gelen itiraf.2.626 kelime
- 28 ♦️S. Özel 11 Final2.599 kelime
- 29 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 13.265 kelime
- 30 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 23.322 kelime
- 31 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 33.169 kelime
- 32 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL 43.335 kelime
- 33 ❤️🔥S. ALEX ÖZEL FİNAL3.843 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dedi. Gözlerim kendiliğinden kapanırken ayağa kalktı.
" Ben dönene kadar düşün."
Gözleri ve yumrukları sımsıkı kapalı konuşmuştu. Sonra arkasını dönüp hızlı adımlarla çıktı odadan. Şaşkın bakışlarım ardından kapanan kapıda hızlı nefeslerimi düzene sokmaya çalışıyordum.
Ne olmuştu az önce.
&
Aradan geçen on dakika boyunca kıpırdamadan düşünmeye çalıştım. Evet çalıştım, çünkü dağılan aklımı toparlayamıyordum.
Bu sırada yeniden açıldı kapı. Sofia'ydı gelen. Elleri önünde bağlı bana baktı. Ardından eliyle kapıya doğru buyrun gidelim işareti yaptı.
Doğruya misafir odasına geçecektim. Yerimden kalkıp ayakkabılarımı giyindim. Sonra defteri aradım. En son yere fırlattığımı hatırladım ama orada yoktu. Panikle etrafıma bakınırken yastığın altında görünce Drago'nun alıp oraya koyduğunu anladım. Defteri hemen bulunduğu yerden alıp Sofia ile birlikte odadan çıktım. O önde ben arka da yürürken karşıdan gelen İsabella'yı gördüm. Yüzü asık gözleri yorgun bir şekilde tek kelime etmeden yanımdan geçip gitti. Beni görmezden gelmesini umursamadım. Kocası ölmüş biri olarak iyi bile görünüyordu.
Yürüdüğümüz koridorun sonundaki kapı önünde durduk. Sofia cebinden büyük bir anahtar çıkarıp kapıyı açarak kenara çekildi. İçeriye girip etrafa bakındım. Daha küçük, perdelerinden yatak örtüsüne kadar daha renkli bir odaydı. Tam kadın işi yani. Odada ki kıyafet dolabı beyaz, küçük şömine önündeki berjerler mavimsiydi. Perdeler de berjerlere uygun şekilde maviydi. Yüksek pencere önünde bir çalışma masası ve sandalye vardı. Ben odayı incelerken Sofiada beni inceliyordu. Sonra içeriye girip kıyafet dolabını açtı. Askıdaki kıyafetler senin demek istiyordu sanırım. Gülümseyerek salladım başımı. Aynı dili konuşmadığımız için ancak bu kadar anlaşabiliyorduk. Sonra yandaki büyük boy aynasını yana kaydırdı. Drago'nun odasındaki gibi banyo bölümü vardı.
Bu sırada diğer kız girdi odaya. Elinde büyük bir tepside kahvaltı getirmişti. İçeriye girip masanın üzerine bıraktıktan sonra başıyla selamladı ve çıktı. Onun ardından da Sofia çıktı.
Kendi etrafımda bir tur daha döndükten sonra masaya geçip oturdum. Elimdeki defteri yan tarafa bıraktım. Gözlerim tabaklarda boş boş bakarken Drago'nun söyledikleri geldi aklıma. Bana açıkça söylemediği şeyi ben çok net anlamıştım..
Hareketleri, bana kal deyişi... Benden hoşlanıyordu. Bunu ancak bu kadar belli edebilirdi zaten. Burada kal deyişi de bundandı.
Ama nasıl olmuştu bu? Bir haftada olabilecek bir şey değildi.
Hadi o bana karşı bir şeyler hissediyordu. Ama bana kal deyişi. Kalmam için aynı hisleri duymak gerekmezmiydi.
Tamam yakışıklı cesur biriydi. Fiziği desen dudak uçuklatıyordu.
Ama onca yaşanan olayın arasında ben sana aşık oldum dese buna inanabilir mi insan?
Ya ben... Elimi kalbimin üzerine koydum. Bana yaklaştığı âna döndüm. O an heyecandan kuş gibi çırpınan kalbim şuanda da aynı şekilde çarparken sende ona karşı boş değilsin diyordu.
Ama gerçek değildi bu duygular. Farkındaydım. Bu sadece yaşananların gölgesindeki yanlış hislerdi. Ruhsal ve duygusal dengesizlik. Mantıklı düşününce ne o bana bir şey hissedebilirdi ne ben ona. Bu yaşanan şeyler yüzünden gerçek olduğunu sandığımız duygusal bir karmaşaydı o kadar.
Diyelim gözlerimi gerçeğe kapatıp hislerimi kabul ettim. Ben de sana karşı boş değilim dedim. Sormazlar mı adama, onca adamın içinde seni kaçıran adama mı aşık oldun? Diye. Babanın ölümü onların yüzünden demezler mi? Babam ölse de aşık olsam diye mi bekliyordun demezler mi. Derler... Ve bunu haklı yere söylerler.
Sonra babam bildiğim adam geldi aklıma. Gözlerimi masadaki deftere çevirdim. Yırtılan kabına baktım. Öfkeyle yere fırlattığım da ikiye ayrılmıştı neredeyse.
Asaf Karaman'ın kızı olmadığım gerçeği bir kere daha hatırlattı kendini. Nasıl olur anlamıyordum. Ben nasıl olurda sokağa bırakılmış bir bebek olurum. İnsan bir kere mi hissetmez üveyliğini. Gözlerim yeniden doldu. Hiç hissettirmmişti ki...
Kendi elleriyle ve kendi bulduğu o yazıyla yazmasa buna hiç kimse inandıramazdı beni. Ama bizzat kendisi diyordu, cennetten gelen bir hediye gibiydi. Adı gözlerini anlatıyordu. Annesi kendi adını vermiş, diye.
Şahite, onaya gerek bırakmıyordu bu satırları. Ama devamını neden daha zor bir dille yazmıştı.
Tabi ki bir gün bu defteri bulursa devamını öğremesin diye düşünmüştü. Ama neden...
Bir şeylerden korumak için mi? Birilerinden kıskandığı için mi?Leyla benden gitmesin diye mi, yapmıştı bunu?
Şimdi ben nereye aitim sorusu yankılandı zihnimde. Köklerimin olduğu İtalya'ya mı büyüyüp yetiştirildiğim Türkiye'ye mi?
Düşünmekten ağrı giren başımı yukarıya kaldırıp derin bir nefes çektim yine daraldığını hissettiğim ciğerlerime.
Ama bu sefer sebebi hiç bir yere ait olamamaktı.
Önümdeki kahvaltıya döndüm. İştahım yoktu ama güçten düşmemek için yemek zorunda hissediyordum. Küçük lokmaları ağzımda çiğnerken zihnim hiç durmadan çalışıyor düşüncelerim bir türlü kesilmiyordu. Bir geçmişe bir şu âna bir gelecek zamana gidip geliyordu düşünceler. Hepsini aynı anda düşünmek aşırı yorucuydu.
Kahvaltıdan sonra defteri alıp şöminenin önündeki koltuğa oturdum. Bütün sayfalarda dolaştı gözlerim. Babam yaşasaydı bu deftere daha neler yazardı acaba.
Yeniden açtım defteri. Daha zor yazılmış sayfaları geçip devam ettim. Annemi özlediğini yazdığı sayfaları okudum. Yaşasaydın Leyla yurtta kalmak zorunda kalmazdı cümlesi içimi acıttı. Sonra birlikte geçirdiğimiz günleri anneme anlattığı sayfaları okudum. Gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. O anları tekrar yaşarken hep o anlarda kalmak istedim, imkansız olduğunu bile bile. Defteri kapatıp kenara bıraktım. Sonra kollarımı kendime doladım. Gözlerim yanan ateşte eskilere doğru gittim. Hüznüm artıkça daralır oldum. Sonunda daha fazla dayanamadım. Biraz hava almazsam boğulacak gibiydim.
Yerimden kalkıp banyoya geçtim. Niyetim elimi yüzümü yıkayıp biraz olsun hava almak için dolaşmaktı ama gördüğüm banyo ve küvet aklımı çeldi. Günlerdir ne duş alabilmiştim ne banyo yapmıştıım. Doğruca odaya girip kapımı içerden kilitleyip yeniden banyoya geldim. İçeri girip küvete yöneldim. Sıcak suyu açıp yanında duran renkli sıvıları bir bir içine boşalttım. Su aktıkça köpürdü. Şuan aşkla bakıyordum küvete. Bir çırpıda üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup sıcak suyun içine bıraktım kendimi.
Allah'ım... Dedim. Resmen eriyordum. Hissettiğim sıcak su hem ruhuma hem bedenime iyi gelmişti. Saatlerce kalabilirdim burada.
&
Gözlerimi kapatıp dakikalarca suyun tadını çıkardım. Ardından adam akıllı bir banyo yapıp çıktım sudan. Askıdaki bornozu alıp giydim. Küçük havluyla saçlarımı sardığımda kendimi kuş kadar hafiflemiş hissediyordum. Banyodan yatak odasına geçtim. Dolaptan yeni kıyafetler alıp yatağın üzerine bıraktıktan sonra şöminenin önüne geldim. Odunlardan bir kaç tanesini daha içine atıp ateşi harladım. Koltuğa oturdum yeniden.
Şimdi sıcak bir kahve o kadar iyi giderdi ki. Ama gelde bunlara kahve çekti canım de. Anlamazlar ki dilimden. Drago burada olsaydı ona söylerdim. Ama o da gitti gider. İki günden önce görür müyüm bilmem.
Bıkkın şekilde kendimi geriye bıraktım. Dizlerimi yukarı çekip ateşi izlerken bir ağırlık çöktü üzerime. Uyku diye ağlayan gözlerime izin verdim.
Kısa bir şekerlemeden sonra kendiliğimden uyandım. Ayağa kalkıp üzerimdekileri çıkardıktan sonra temiz kıyafetler giyindim. En son askıdaki kapüşonlu hırkayıda giyip kapüşonu saçlarıma örterken kapı tıkladı. Arkadan kilitlediğimi hatırlayınca hemen koşup açtım. Sofia ve diğer kızdı gelen. Akşam yemeği gelmişti. İstanbul'a döndüğümde bu hazır yemekleri özleyeceğime emindim.
Sofia boş tepsiyi alırken diğeri dolu tepsiyi bıraktı. Sonrada selâm verip çıkıp kapıyı da çekip gittiler.
Masanın başına geçip sandalyeye oturdum. Tabakların üzerindeki kapakları kaldırdım. Yemeklerin kokusu da kendide güzel görünüyordu. Yemeğimi yiyip erkenden uyumak için sabırsızlanıyordum. Başka türlü zamanda geçmiyordu zâten.
*****
Ertesi sabah odada dolaşan Sofia'ın sessiz olmaya çalışmasına rağmen şömine başında çıkardığı seslerle uyandım. Gece sönen şömineyi yeniden yakmıştı. Acaba bu kalede ne zamana kadar yanıyordu bu şömineler. Tabi bunu da soramıyordum. Sorsam da anlamazdı ki.
Kalabalık içinde yaşadığım yalnızlıkla bıkkın bir nefes verip yorganın içine içine girdim. Sofia gülümseyerek odadan çıkarken diğer kız geldi yine. Hayalet gibiydi. İşi ne ise yapıp gidiyordu. Elinde yine envâi çeşitli kahvaltı tepsisi vardı. Getirip masaya bıraktı. Sonra ikisi de çıktı.
Yataktan kalkıp banyoya geçtim. Elimi yüzümü yıkayıp kurulanıp çıktım. Sonra masaya geçip oturdum. Bir yandan kahvaltı yaparken bir yandan bugün ne yapsam diye düşündüm. Drago oda da kapalı kalmana gerek yok dese de seçenekler sınırlıydı. Sadece kalenin içini dolaşabileceğimi söylemişti.
"Yapacak başka bir şey yok."
Dedim kendi kendime. Hızlı şekilde kahvaltı yapıp üzerimi kalınca giyerek kapıdan çıktığımda karşımda bir adam belirdi. Başını öne doğru eğip selâm verdikten sonra eliyle buyrun gidelim işareti yaptı.
O an anladım ki Drago'nun bana tahsis ettiği adam buydu. Kaybolmadan kalenin içinde gezebilmem için benimle birlikte yürüyecekti.
İlk kez kaçmadan saklanmadan dolaşabileceğim için heyecanlanmıştım. Ellerimi hırkamın ceplerine sokup önden yürüme başladım. Sonra aniden durup arkama döndüm. Nasıl anlaşacaktık bu adamla. En azından adını bilseydim.
Yüzüme bakarak neden durduğunu anlamaya çalışırken, adın ne dedim. Tabii ki Türkçe söylemiştim ve tabii ki o da anlamamıştı.
İşaret parmağımla kendimi gösterip Leyla, dedim. Sonra işaret parmağımı ona çevirdim ve bekledim. Biraz düşündükten sonra, Ricardo, dedi. Zeki elemanmış hemen anlamıştı.
Emin olmak adına Ricardo. Diye tekrar ettim. O da başını sallayarak onayladı.
İyi bari.
Diyerek arkamı döndüm tekrar. Büyük koridorda ağır ağır ilerlerken gözlerim duvarlarda ki tablolarda inceliyordu.
Hepsi de güç, savaş, tarih kokuyordu. Bu kaledeki duvarlar tarih kitaplarının sayfalarını andırıyordu. Ve bu kalede duygulara yer yoktu. Burada yaşayanlar bu taş duvarlar kadar soğuk ve duygusuz görünüyordu.
Zayıflık suç, korku cezalandırılıyordu sanki. Güç... Sadece güç ön plandaydı.
Peki ya gerçek Drago hangisiydi?
Beni kaçıran adam mı?
Yoksa pencere önünde düşeceğimden korkan adam mı?
Yoksa ikisi birdeni mi?.
Dahası bu ikisini aynı bedende kabul etmek yorucuydu.
Dürüst olmam gerekiyordu.
Evet... Drago'nun yanındayken kalbim daha farklı atıyordu. Dokunduğunda ise kaçmak istemem gerekirken, kalmak istiyordum.
Ama bu aşk değildi. Yani olmamalıydı.
Bu, yaşadığım şeylerin yarattığı bir bağdı. Bunu biliyordum ve kabul etmek zorundaydım.
Bir insan, kendisini kaçıran adama karşı duygular besleyemezdi, olmazdı.
Olursa da, normal değildi.
Bu düşünceye tutundum.
Çünkü birşeylere tutunmazsam burada kalmak isteyebilirdim..
Derin bir nefes alıp verdikten sonra duvarları izleyerek yürümeye devam ettim. Sonra aklıma gelen şeyle arkamdaki adama döndüm.
" Ricardo."
Dedikten sonra işaret parmağımla yukarıyı gösterdim. Kaşları çatıldı önce. Anlamaya çalışıyordu.
Bir dil bir insan iki dil iki insan diye boşa dememişler.
Tekrar aynı işareti yaptığımda gözleriyle yukarıyı izledikten sonra başını salladı. Bu sefer anlamıştı galiba. Eliyle beni takip et işareti yaptı.
Bu kez o önde ben arkada yürüdük. Kalenin içinde bir kaç dakika daha dolaşıp farklı bir yerden yukarıya doğru çıkan merdivenlerin önüne geldik. Basamakları çıkarken arkasından takip ettim. Demir bir kapıdan geçtik ve yüzüme vuran kış güneşiyle açtım gözlerimi. Evet dediğimi anlamıştı bu adam. Surlardan birinin üstündeydik. Temiz havayı ciğerlerime çekip kenara kadar yürüdüm. Şuan çok yüksek bir binanın üzerinde gibi hissediyordum. Etrafta gezdirdim gözlerimi. Denizi ve limanı çok net görebiliyordum. Harika bir manzaraya sahipti burası. Ama ediyodu. O yüzden daha fazla duramadım. Kollarımı kendime dolayıp hızlı adımlarla içeriye koşarken yanından geçtiğim adamın gülümsediğini görünce,
" Ben sizin gibi alışık değilim."
Dedim. Tabi yine anlamadı. Küfür etsem onu da anlamazdı.
" Körler ile sağırlar birbirini ağırlar."
Deyip içeri attım kendimi. Merdivenlerden inip aşağı katları dolaştık birazda. Gördüğüm büyük dışkapıyla dışarıya çıkma fikri gelince bir anda kapıya yöneldim ama yanımdaki gardiyan daha önce davrandı ve bedeni ile önüme set kurdu.
Başını iki yana salladı.
Anladık. Dedim sinirli.
Dışarı yasak.
Taş duvarların arasında dolaşmaya devam ettik. Son olarak mutfağın önünden geçerken yönümü içeriye çeviriverdim. Koooocaman bir mutfak görmeyi beklemiyordum doğrusu. Günümüz mutfakları kadar iyi olmasada orta çağdan kalmada değildi. Ocak başında iki ahçı tezgah önlerinde dört tane çalışan vardı. Gözlerimle mutfağın içinde turlarken erzak dolabını görünce soluğu yanında aldım. Şuan herkes bana bakıyordu. Kapakları açıp içine göz gezdirirken burnumdan yardım istedim. Ve sağolsun beni aradığım şeye ulaştırdı. Kahve! Kahve kutusunu görünce gözlerim bayram etti resmen. Elime alıp arkama döndüm. Ricardo diyerek gösterdim.
Gülümsedi hâlime. Sonra çalışan kızlarda birini çağırıp iki cümle söyledi. Çalışan kız yanıma gelip gülümseyerek elini uzattı. Seve seve verdim kutuyu. Mutfaktaki masaya oturup beklemeye başladım. Biraz sonra pişen kahve kokusu ardından kendisi geldi.
Yanında da bir kaç tane top çikolata.
Hemen bir yudum aldım kahvemden. Ağzımın içinde bir tur dolaştırıp yuttum. Imm! Çok güzel olmuş. Kahve kaliteyim diyordu ama kızda güzel yapmıştı hani. Bir çikolata bir kahve yaparak tadını çıkara çıkara yarım saatte içtim kahveyi. Bitirene kadar biraz soğumuştu ama, olsun... Bu süre boyunca Ricardo yanı başımda öylece bekledi. Son yudumu da içtikten sonra ayağa kalktım. Kıza eline sağlık dedim. Tabi o da anlamadı. Sonra kapıdan çıktık ve yeniden üst katlara çıkan merdivenlere yöneldik. Biraz daha dolaştıktan sonra yorulmuş şekilde odama döndüğümde sanki müze gezisi yapmış gibi hissediyordum.
Bu kalenin kocaman bir müzeden tek farkı içinde Valeriani ailesinin yaşıyor oluşuydu.
Kapıdan girip kendimi yatağın üzerine attım. Gözlerim tavanda düşünmeye başladım. Başka bir zamanda başka şartlar altında bu ülkeye gelsem gerçekten keyifli olabilirdi. Ama şimdi tek istediğim bir an önce İstanbul'a dönmekti.
O an Drago'nun söylediği cümleler hatırladım yeniden.
Leyla... Gitmesen olmaz mı?
Burada benimle kalsan olmaz mı?"
Ben dönene kadar düşün.
Gözlerimi kapatıp düşünmeye başladım. Hem de ciddi ciddi. Dakikalarca evirip çevirdim duygularımı. Sonra yataktan kalkıp dolabın yanındaki aynanın önüne geçtim. Üzerimdeki kalın kıyafetleri çıkarıp sandalyeye bıraktım. Gözlerimi aynadaki kendime çevirdim. Bir süre sadece izlerken yine düşüncelere daldım.
Gerçekten dönmek istiyor musun?
Diye sordu içimdeki kız.
Evet tabi ki dönmek istiyorum. Dedim.
Emin misin?
Durdum. Emin miydim?
Sanırım değildim.
Kendine yalan söylüyorsun Leyla. Korkuyorsun. Bu yüzden bir an önce dönmek istiyorsun.
Korkmak mı?
Neden korkacağım?
İçimdeki Leyla ile karşılıklı konuşuyor gibi yapmak garipti.
İnsan konuşacak birini bulamayınca kendi kendine konuşuyormuş demek ki.
Bekli de o kas yığınına olan duygularımı itiraf etmekten korkuyordum. Düşündüm. Babamın arkadaşları duysa bana nasıl bir gözle bakarlardı. Ayıp değil mi derlerdi. Ama...
Ben bir şey yapmamıştım ki. Hem babamı öldüren Drago değildi ki.
Kafamın içi allak bullak olmuştu.
Evet. Kabul ediyorum...
Bu yüzden kaçıyorum dedim sonunda. Çünkü en kolayı bu. Döndüğümde unutur düşünmekten, kırılmaktan kurtulurum.
Ya kurtulamazsan. Dedi içimdeki Leyla yine. Dönmek istersen.
Şu an ki hislerimiz gerçek değilse ne olacak. Bu birlikte geçirmek zorunda kaldığımız zaman yüzünden olan şeyler ve gerçek olma ihtimali düşük.
Ya gerçekse. Ya pişman olursan.
Ellerimi saçlarıma geçirerek ofladım. Kafam dahada karışmıştı. Artık hiç bir şeyden emin olamıyordum.
Yatağa döndüm. Üzerine oturup defteri yeniden aldım elime. Kapağındaki yırtığa baktım.
İçini açıp yazıların üzerinde gezdirdim gözlerimi. Asaf Karaman...
Beni bulan, büyüten, seven adam... Onu hayatım boyunca babam olarak bilmiştim ama şimdi başka bir baba, başka bir anne, başka bir hayat ihtimali vardı. Bunun ağırlığı çöktü üzerime.
O an farkettim ki beni dönmeye iten şey Drago değildi aslında. Gerçek ailemi bulmak isterim ve sonucuna katlanamam korkusuydu.
Kendimi geriye doğru bırakıp tavana diktim gözlerimi.
Bir karar vermem gerekiyordu.
Ama dürüst bir karar.
Bu yüzden zamana ihtiyacım vardı. Yalnız kalmaya.
Kim olduğumu, ne istediğimi düşünmeye.
Ama nasıl...
**********************
13. Bölüm bitti.
Bölüm etkileşimi
