BÖLÜM 9

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 9

☆Sevildiğini zannettikten sonra aslında hiç sevilmediğini anlamakta acıtıyor☆

Kafenin içi sığamayacağım kadar dar olduğunu fark ettim, içerisi beni boğarken göğsümün ortasında bir yer acıyordu sanki. Belli bir yaşanmışlıktan, belki yaşayamadıklarımdan ya da bana yaşattıklarından mıdır nedir, sevgi de ölüyormuşta üzerine toprak atılacak cesedi bulunmuyormuş zamanla. Yüreğim vücuduma dar geliyor gibi hissediyordum.

Hayır, hayır hazır değilim bu ana; ne karşılaşmaya ne de yüzleşmeye. Hep yaptığım gibi yine yüzleşmekten kaçıyordum ya da kendimden. Kaçmak çözüm değildi ama yıllarca da ailemin durumundan kaçmaya huy edinmiş biri bir başkasından nasıl kaçmasın? Peki neden kaçıyordum? Alıştığım için mi ya da korktuğum için mi? Zaten ilk fırsatta olanlar tokat gibi yüzüme çarpılmıyor muydu? Benim kabahatim eğlenmek için gece dışarı çıkmak mıydı? Nereden bilebilirdim ki insanların bu kadar fesat, kötü olabileceğini. Kendi çıkarları için bir başkasına zarar verebileceğini nereden bilebilirdim, gittiğim bir yerde meyve suyuma ilaç atıp bana zarar vermeyi düşünürlerken sonra bir silahlı çatışmanın ortasında bulunacağımı nereden bilebilirdim?

İçime atmaktan tükendiğimi hissediyorum ama ne değişecek diyordu zihnim. Ne değişecek? Karşındaki anlayacak mıydı hissettiklerimi? Zaten anlasaydı yapar mıydı?

Hala o gecenin yaşanmışlıklarını üzerimden atamamış ve hala tehlikede olma ihtimalim varken yüzleşemezdim. Yapamazdım. Belki de gidip hesap sormam gerekiyordu ya da suratına bir tokat yapıştırmam. Ne değişecekti ki? Ne o gece yaşanmamış olacaktı ne de karşımda ki pişman olacaktı? Hiçbiri olmayacaktı.

Savaş’ı görünce o geceye gitmişti zihnim, o gece yaşadığım anılarım pek parlak değildi ama onun bana yaptıkları bir ayna kadar pürüzsüzdü.

Yüzüne baktım, gözlerim gözleriyle buluştuğunda sessizce durup izliyordum. Kaşlarım çatıldı. Suratı dağılmıştı resmen; bir gözü mor, kaşı ve dudağı patlamış, kolu ise sargıdaydı. Ona acıdığım falan yoktu sadece kimin yaptığını merak ettim ve o anda bakışlarım Sibel'e kaydı. Sibel de ona baktığımı anlamış olacak ki bana döndü. İkimizde afallamış ne yapmamız gerektiğini kestiremiyorduk ama arkadaşım benden önce toparlandı.
“Bunların burada ne işi var?” dedi sanki bana değilde kendine söyler gibi mırıldanmıştı.

Savaş ve yanındaki iki yandaşçıları bakışlarımızdan rahatsız, bir masaya geçtiler. Hala aklım almıyordu. Bu yüzsüzlüğün kaçıncı seviyesiydi. Evet, artık yüzsüzlüğün bile bir seviyesi vardı ve bunların ileri seviye olduklarına karar kıldım.
Kendimi toparladıktan sonra Sibel’e, “Kuzenlerin mi dövdü?” dedim.

“Ne alaka ya, kuzenlerim dövse ayağını da kırarlardı,” dedi. Yanımızdaki Emrah olaylardan habersiz bizi dinliyordu sonunda dayanamadı.
“Hayırdır, ne iş?”

“Aman boş ver, geri zekâlıların önde gidenleri işte.”

Daha fazla katlanamayacağımı anlayınca, “Üst kata bakacağım,” diyerek uzaklaşmaya yöneldim.
Sibel, “Merak etme ben ilgilenirim onlarla,” dediğinde sinsice sırıttı. Ne planlıyordu acaba?
Zaman geçtikçe ayakta durmaktan ayağım bile acımaya başlamıştı. Sibel heyecanla yanıma geldi. “Savaş’ı ve ezik arkadaşlarını nasıl kaçırdığımı görseydin çok eğlenirdin.”

“İnan hiç umurumda değiller ama ne yaptıysan iyi yapmışsındır, eline sağlık,” dedim.

“Valla bir daha bu kafeye adımını bile atmazlar, kovmaktan beter ettim. İlk önce istedikleri şekerli kahvelerin içine tuz attım. Savaş, beni çağırınca elimdeki tepside sıcak kahveler vardı ve başından aşağıya o tepsiyi yanlışlıkla döktüm. Her yeri yandı.” Gülerken, bende güldüm. Yanlışlıkla kelimesini vurgulayıp dudaklarını büzmüştü.
“Kesin yanlışlıkla yapmışsındır,” dedim onun gibi vurgulayarak. Kıkır kıkır gülüyorduk.

Sibel, ”Dayım görmeseydi iyiydi ama olsun,”
Sibel’in dayısıyla da tanışmıştım. Uzun boylu, kalıplı ve sert bakışlıydı. Sibel daha öncede söylemişti, “Dayım sert bakışlı olabilir ama altın gibi kalbi vardır,” demişti, evet haklıydı neşeli ve komikti ama onu tanımayan birisi benim gibi düşünebilirdi.

İçerideki bir müşteri, “Bakar mısınız?” dediğinde oraya baktım, normal olarak. Sibel'in platonik aşkı Kuzey’i görünce şaşırdım ve yanındaki bizden yaşça büyük sarışın kıvırcık saçlı kız ile gayet samimi bir şekilde oturuyorlardı. Geçen gün Sibel, Kuzey’in barına onu görmek için gitmişti ama şimdi böyle bir karşılaşma hiç hoş olmamıştı. Sibel görmeden onu engellemeye çalışıyordum ki artık geç olduğunu anladım. Az önceki eğlenceli arkadaşım gitmiş yerine yüzü düşmüş gergin ve huzursuzca yerinde kıpırdanan başka bir kız gelmiş gibiydi. Sanırım bu hayatta mutlu olmak bize haramdı.

Bu kez Kuzey bize bakarak, “Bakar mısınız?” dedi. Mahcup bir şekilde arkadaşıma bakarak siparişlerini almak için yanlarına gittim. Siparişlerini aldıktan sonra Sibel’e, “İstersen kafeden kovmaktan beter ederim,” dedim ama arkadaşım üzgün halde boş ver anlamında elini salladı. Oradan uzaklaşırken arkasından bakakaldım. Aslında arkadaşımdan beklenilecek bir hareket değildi ve endişelendim. Başka garsona onların siparişlerini götürmesini söyledikten sonra Sibel’in peşinden gittim.
Giyinme odasındaydı. Yere oturmuş dizlerini karnına doğru çekmişti. Ağlıyor muydu? Kuzey için mi? Sessizce göz yaşlarını dökerken içeri girdiğimi görünce göz yaşlarını elleriyle sildi. Yanına çömelip onun gibi dizlerimi karnıma doğru çekip koluna dokundum. Sibel de elini elimin üzerine koydu ve ağlarken gülümsedi.

“Bizim kaderimiz bu olsa gerek kuytu köşelerde birbirimize sarılıp ağlamak,” dediğinde canım acımıştı.

“Bizi bizden başka kim anlar?” dedim teselli etmek için.

“Neden ağlıyorum ki? Şuan en çok kendime kızıyorum.” Ağlamaktan sesi çatallaşmıştı. “Ağladığım adam sevgilim bile değil hatta hiçbir şeyim değil ama o, benden habersiz başkasının yanında başka kızın elini tutuyor oysa ben bir kere bile dokunmadım ona. Gözünün içine bakamadım. O, beni görsün diye neler yaptım, neler... O gece bara gittim Alisya sırf onun için ama senin başını belaya soktum, onu bir kere bile bana bakarken göremedim. Ya bir insanın bakışı yanlışlıkla bile değmez mi? Yolda görsem iki laf edemeden kaçamak bakış atıp yanından usulca geçersin çünkü konuşacak kelamın yoktur. ‘O kız kim?’ diye soramam çünkü sevgilim olmayı geç arkadaşım bile değil. Dön de diyemem zaten hiç gelmedi ki.”

Yanımda ağlarken başını omzuma koydu artık o kadar da sessiz ağlamıyordu. Sözlerindeki acı kabullenişe üzülmüştüm ama bazen başlamadan bitmesi en hayırlısı olur ve olsun diye dua ederken bazen de olmadığı için şükredersin. Hayat böyledir.

“Bazen olsun diye dua ederken bazen de şükredersin olmadığı için Sibel. Kuzey sana göre değildi. Doğru düzgün ortak noktanız bile yok.”
“Dünyanın bir ağır yükü de buymuş,” dediğinde kafasını omzumdan kaldırmıştı.

Acı bir şekilde güldüm. “Sevildiğini zannettikten sonra aslında hiç sevilmediğini anlamakta acıtıyor,” dedim. Ne kadar Savaş’ı artık sevmesem de bana yaptıklarını ne unutuyor ne de kabullenebiliyordum.

“Alisya, ben senin kadar güçlü değilim.”

Sibel’in de içinde sona eren bir şeyler vardı ama o sona eren şey nedir o bile belli değildi. Bazı şeyler olmayınca olmuyordu. Kadere inanıyordum ve alın yazısına da. Böyle olması belki de en doğrusuydu sonradan üzüleceğine ilk başta üzülür böylece daha az acı çekerdi. Tabii bunu şuan için anlayamayacaktı çünkü duyguları mantığını ele geçirmiş durumdaydı ama zamanla anlayacağını biliyordum.

“Bazı insanları bir hiç olarak görmek aramızda etten duvar örmek gerekiyormuş ama ben bunu yapamadım. Bir ihtimale tutundum sadece. Belki dedim belki sever ama olmadı. Ben çirkin miyim Alisya?”

Sibel çirkin falan değildi. Kıvırcık siyah saçları, esmer tenine öyle yakışıyordu ki dolgun dudakları daha bir çekici hava katıyordu yüzüne. Hem dünyada çirkin diye bir şey yoktur ki toplumun bize dayattığı çirkin ve güzel sınıfları vardı sadece. Herkesin güzelliği başkadır. Kimisi burnunu beğenmez, kimisi boyunu, kimi gözlerini, kimisi de ağız yapısını...

“O ne biçim soru Sibel! Bir kere senin dudakların yeter bee,” dediğimde gülmüştü. “Gülme ciddi diyorum maşallahın var. Hem biz değil miydik seninle iç güzelliğe inanan. Dışın güzelmiş için sadece et parçası olduktan sonra neye yarar.”
“Öyle de be kızım. Bu devirde herkes dış güzelliğe önem verip baktıktan sonra ne bileyim. İnsan güzel olmak, güzel görünmek istiyor.”

“Canım sen zaten güzelsin , sil şu düşünceni zihninden. Hem sen kendini başkaları güzel bulduğu için kendini güzel görmeyeceksin, kendine güzel göründüğün için güzelsindir. Biraz daha o Kuzey midir nedir o adam için gözyaşı dökersen gidip onu senin göz yaşında boğarım hee,” dedim kızgın bir şekilde.

“Alisya yaa! Bu halimde bile güldürüyorsun, iyi ki varsın.”

“Sende öyle canım benim.”
Sibel kararlı bir şekilde konuştu. “Bundan sonra gözüm gözüne bile değmeyecek. Haklısın, bazı insanları hiç olarak görmek gerekiyormuş, kendine olan saygını yitirmeden."

♡♡♡

Apartmanın önüne geldiğimde Melahat teyze balkonundaydı; balkon güzeli teyzem. Bana seslenince gülümsedim, bazen ne kadar meraklı olsa da onu da anlamaya çalışıyordum. Yalnızdı ve beni her gördüğünde benimle konuşuyordu. Görünmez dünyamda beni gören ve sürekli hal hattımı soran birisiydi. Nasıl olurda onu tersleyebilirdim ki?

“Nasılsın güzel kızım.”

“İyiyim teyzem, sen nasılsın?”

“İyiyim iyiyim, nereden böyle?”

Melahat teyze, Sibel’in öz teyzesiydi ve bu yüzden kardeşinin kafesinde çalışıyordum. Sibel ile kafede çalıştığımızı söyleyince hem şaşırdı hem de sevindi.

Melahat teyze de bir şey vardı sanki sonra dayanamadı ağzında ki baklayı çıkardı. “Güzel kızım, seninkiler yine apartmanı ayağa kaldırdı. Git bak istersen bir şey ihtiyacınız olursa bana gel, çekinme.”

Benim duyabileceğim sessizlikte söylemişti bu sözlerini. Üzülsem de belli etmemeye çalışıyordum. Telaşlanmıştım. Acaba yine ne olmuştu? Babam, anneme bir şey mi yaptı?
Apartman o kadar eskiydi ki duvarları inceydi ve sesler hemen duyuluyor insanların yaptıkları yemeklerin kokusu birbirine karışıyordu.
Apartmanın içine girip merdivenlerden koşar adım çıktım. Çantamın içinden anahtarı hızlı bulmaya çalışsam da pek beceremedim. Bu çantanın içinde ben bile bulunamazdım herhalde. Sonunda anahtarı bulunca derin bir nefes verdim ve içeri girmeden önce içime bir korku doldu.
Annem yatak odasında hıçkırarak ağlıyordu ve beni görünce içli bir nefes verdi. İlk önce ne söyleyeceğimi bilemediğim için sessiz kaldım, o da konuşmadı.

“Ne oldu?” dedim, daha fazla dayanamayarak.
Gözlerime bakmadı, ya da bakamadı. Omuzlarını silkerek, “Mardin’e gitmek istiyorum,” dedi bir çırpıda. Ağlamaktan sesi bir harap olmuştu ama anlamıştım ne demek istediğini. En son Mardin’e gittiğinde daha on yaşlarımdaydım sanırım. Güzel yerdi ama ne büyükbabam ne de kuzenlerim beni sevmemişti, resmen orada fazlalık olduğumu onlara ait olmadığımı gün be gün hatırlıyorum. “Babam kalp krizi geçirmiş, onun yanında olmalıyım,” dedi.

“Üzüldüm,” dedim. Başka ne söyleyebilirdim?
“Baban izin vermiyor.” O kadar acınası görünüyordu ki annem içim paramparça oldu. Gözünden bir damla daha düştü, o an bir kez daha nefret ettim babamdan. Anlayışsız, ruhsuzun tekiydi.

Elimi elinin üzerine koydum, zayıf bedeni titriyor elleri buz tutmuştu. Elinin üzerindeki morlukları görünce gözlerim irileşti. Gözlerimin takılı yere bakınca anında elini çekti. Bu kez sormadım morluğu geçen ki kavganın yankıları hala kulağımda uğulduyordu.

“Babam ile tekrar konuşuruz, Mardin de bir iki gün kalır geliriz.”

Bana baktığında buz gibi bakışlarıyla karşılaştım.
“Ben tek gideceğim,” dediğinde şaşkınlıkla dudaklarımı birbirine bastırdım. Ne değişmişti?
“Seninle gideceğimi duyunca senin yüzünden kavga ettik.”

Şimdi de beni mi suçluyordu?

“Tek gideceğim Mardin’e,” dediğinde kararlı bakışlarıyla karşılaştım. Daha ağzımı açamadan arkamızda bir hareketlilik hissettim.

Şiddetle, “Kimse bir yere gitmiyor,” dedi o adam. Arkama dönmemle yüzümde hissettiğim acı bir oldu. Aynı şekilde bir tane de annemin yüzüne vurmuştu. Ellerimi yanağıma getirdim. Bana bir tane daha vurdu. Bana pek vurmazdı genelde anneme vururdu ama anneme her vurduğunda bende dayak yemiş kadar olurdum.

“Bu kadını sen kandırıyorsun boş hayallerinle. İkinizde bu evden gidemezsiniz ancak ölünüz çıkar.”

Bu adamdan kurtuluş yoktu. Bana ilk vuruşu değildi ama canımdan çok halimiz acıttı yüreğimi. Üzerinde leş gibi alkol kokusu midemi ağzıma getirmişti. Bu adam benim nasıl babam olabilirdi? Gözlerim doldu, yanağımdan sessizce süzülen iki damla gözyaşıyla anneme sindim. Laftan anlamayan adama ne söyleyebilirdim? Söyleyeceklerimi anlayacak biri de değildi? Konuşursam daha çok canımı acıtacağını ve elleriyle her yerime vuracağını iyi biliyordum. Sustum. Anlatarak anlaşılmamaktan.

“Sakın bir aptallık yapmayın, bu evden sadece ölünüz çıkar,” dedi tekrar sert ses tonu ve sert bakışlarıyla karşılaştım.

Odadan sinirle çıktığında annem beni kendine doğru çekti. Şuan tek yaptığım anneme sokulup annemin dizi dibinde ağlamamdı. Annemde ağlıyordu.

Bir süre böyle kaldıktan sonra annem ağlayarak uyumuştu. Doğrulup saçlarını okşadım, yanağına bir buse kondurdum.

“Keşke biraz daha güçlü olabilseydin belki hayatımız daha güzel ve farklı olabilirdi.” Keşke kelimesinden ne kadar nefret etsem de keşke dedim.

“Keşke bu adamla hiç tanışmamış olsaydın ve keşke bu adamdan kurtulacak cesareti kendinde bulabilseydin.”

Annemin üzerini örttükten sonra odama geçtim. Zaten biz o haldeyken o adam evin kapısını kilitleyip evden çıkmıştı. Baba kelimesini bile yakıştırmıyordum ki o adama.

Hava almaya ihtiyacım vardı ve hava alma ümidiyle odamdaki pencereyi açtım. Başımı pencereden dışarı çıkararak derin derin oksijeni ciğerlerime çekerken her şey aynıydı. Değişen hiçbir şey yoktu. Havada sorun yoktu. Her şey aynıydı. Değişmeyen o adam ve bizlerdik. Dert o adamda, dert bu evde ve benim içimdeydi.
Gece yarısına kadar kitap okudum. Göz kapaklarım ağırlaştığında kitap okumayı bıraktım. Yanağım hala daha sızlıyordu, tek umudum iz kalmamasıydı. Telefonu elime aldığımda Efe ile mesajlarımızı tekrar okudum oysa ki okumama gerek yoktu zaten ezberlemiştim. Onunla geçirdiğim anılar gözlerim önüne geldiğinde gülümsedim. İlk defa böyle hissediyordum. Onun yanındayken zaman duruyordu, onun yanındayken mutluydum. Kendimi şaşıracak derecede iyi hissediyordum. Ama bu çok saçmaydı. Daha onu doğru düzgün tanımıyordum ki?

Sabah erkenden evden çıktığımda Melahat teyze dünkü kavganın sebebini sormuştu. Olduğum yerde resmen taş kesildim. Bir süre sessiz kaldım sonra apartmandan Sefa çıktı. Kurtarıcı arkadaşım benim.

“Günaydın,” dediğinde kendime geldim.
“Günaydın,” dedim. Beni kurtar bakışları atıp Sefa’ya resmen gözlerimle yalvarıyordum. Anlayışlı arkadaşım Melahat teyzeye saçma sapan şeyler anlatıp ikimizi de kurtarmıştı.

“Acelemiz var,” deyip yanından kaçmayı başarınca gülmeye başladık.

“Nasılsın bakalım?” dedim.

Etrafta sabah erkenden işe gitmek için koşturan insanlarla doluydu.

Sefa etrafına bakarken yanıtladı. “İyiyim diyelim sen nasılsın?”

Omuz silkerek, “İyiyim iyiyim,” dedim.

“Kafede işler nasıl, alışabildin mi huysuz?” dediğinde bana yaklaşmıştı. Huysuz dediği için omzuna vurdum.

“Eh işte olması gerektiği gibi. Suna ile aran nasıl?” dedim imayla.

“Olması gerektiği gibi. Bir kıskançlık seziyorum sanki” Böyle dediğinde yüz ifadesi ciddileşmişti.
Gözlerimi devirdim. “Anlaşılan Ayşen teyze arayı baya boşlamış. Ne zaman geliyor?”

“Daha gelmiyor, aman böyle daha iyi. Bu arada beni bu kadar kıskanmana gerek yok” dediğinde sırıttı. Ayşen teyze Sefa’yı çok bunalttığı için onu anlayabiliyordum ama kıskanma konusu doğru değildi yani biraz da kıskanıyor olabilirdim. Sonuçta Sefa ile birlikte büyümüştük ve kendisini abim gibi seviyordum. Hatta bizi kardeş bile zannedenlerde oluyordu. Şimdi ise ciddi bir ilişkisi vardı. Tabii ne kadar ciddi zamanla görecektik.
“Uydurma bir yerlerinden ne kıskanması, kendini hint kumaşı zannetme,” dedim.

“Hiç inandırıcı değilsin ama bu kez dediğin gibi olsun madem. Senin şu tanıştığın çocuk ne alemde?”

Panikleyerek, “Hangi çocuk?” dedim, bal gibi anlamıştım kimden bahsettiğini. Sefa da salağa yattığımı anladı.

“Hani şu, boy pos endamı olan kucağına düştüğün yakışıklıdan bahsediyorum. Tabii başka biri daha yoksa.”

Ah Sibel! Ben sana yapacağımı bilirim.
“Ne alaka yaa, Sibel’in abartmaları işte.”
Birlikte durağa kadar gelmiştik. Sefa benim için çok değerli birisiydi ama utanıyordum. Daha aramızda bir şey yoktu ve tanışmamızda saçma sapan bir şekilde olmuştu. Şuan da kader ortağı olduğumuz için Efe ile o yüzden arada görüşüyorduk. O gecedeki silik anılar tekrar gün yüzüne çıkınca irkildim.

“Hadi hadi yeme beni.”

“Merak etme yemem seni.”

Otobüs geldiğinde birlikte bindik. Sefa benden önce inecekti. Dershanede öğretmenlik yapıyordu.

“Bir şeyler saklıyormuşsun gibi geliyor ama neyse. Öğrenirim yakında.” Kuşkulu gözlerle beni süzüyordu. Bende tatlı tatlı gülümsedim. Sefa ile vedalaştık ve benden önce inince yanında tuttuğum nefesi rahatça verdim. Ona olanları anlatmak istiyordum ama bu kadar kolay değildi. Ne kadar az şey bilirse daha iyi olurdu. Hem bende tam olarak ne olduğunu bile bilmezken.
Kafeye geldiğimde Sibel’i babası bıraktığı için daha erken gelmişti. Düne göre de hali daha iyiydi.
Beni görünce, “Günaydın,” diye şakıdı.

“Günaydın,” dedim. “Sabah sabah bu ne enerji?”
Kıvırcık saçlarını geriye doğru savurdu.

“Bazı şeyler acısa da farkına varmak iyi geldi diyelim.”

Evet, bazen canımız acıya acıya kabul etmeyi öğretmişti hayat bize. Işığımızı söndürmüşlerdi ve karanlıkta yolumuzu bulmaya çalışıyorken itelenip bir de çelme takmışlardı. Ya yere batacaktık ya da gökyüzüne bakacaktık...

Giyinme odasına gittiğimde çantamı dolaba yerleştirirken Sibel geldi. Oda da garson kız çıktığında ikimiz kalmıştık. Bana iyice yanaşıp çekingen bir şekilde sordu.

“Kızım tüm mahalle sizi konuşuyor, dün ne oldu?” dediğinde kaşlarımı çattım. Mahalle ve dedikodularından artık gına gelmişti. Onların nesine ya.

“Kim söyledi,” dedim soğuk bir şekilde artık ailemden utanmaya başlamıştım.

“Melahat teyzem gece annemi aradı o söylemiş. Canını sıkmak istemem, konuşmak istemiyorsan da anlarım. Her zaman yanındayım biliyorsun.”
Maşallah kadına bak oturduğu yerden mahalleyi karıştırıyor. Tabii merakını alamayınca Sibel’den öğrenme umuduyla aramıştır. Dünkü olaydan sonra yüreğim sızladı, yediğim tokattan değilde hazmedemediğim gerçeklikten.

Sibel’in bu huyunu seviyordum. Anlatmak istediğim zaman anlatıyor bazen kendim bile sindirememişken anlatamıyordum. Anlatmıyordum. Üstelememesi benim için daha iyiydi.

Buruk tebessümle yüzüne baktım. “Biliyorum canım ama işte...” Daha sözümü bitirmeden gözlerim doldu. Şuan en çok ihtiyacım olan şeyi yaptı ve bana sarıldı. Kendimi toparladığımda olanları anlattım. Büyükbabam kalp krizi geçirdiğini ve annemin de Mardin’e gitmek istediğini. Tabii yediğim tokatı kendim sindiremediğimden içime gömdüm, daha öncekiler gibi.

Sibel anlayışla beni dinledi ama pek fazla yorum yapamadı. Bu olay karşısında ben bile tek kelime edemezken o ne söyleyebilirdi ki?
Sonra çalışmaya başladık. Daha ikinci günümdü ama şimdiden alışmış gibiydim, hem de çalışırken kendimi unutuyordum. Yaşadıklarımı, annemi, babamı... O yüzden iyi gelmişti.

Sipariş almak için masaya gittiğimde yüzüne bakmadan konuştum. “Ne alırdınız?” dediğimde yüzüne baktım. Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

451okunma 9beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.