41. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBölüm 40
Bölümler 41Şu an: Bölüm 40
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gençler, oy ve yorumlarınızı gerçekten çok merak ediyorum 🌸
Sizden gelen her küçük yorum, her minik oy bana kocaman bir motivasyon oluyor. Lütfen okuduktan sonra düşüncelerinizi paylaşın.
Not: Hayalet olmayın, varlığınızı hissettirin 💌
Sevgilerle…
☆Bazen kaybolmak gerekir, kim olduğunu hatırlamak için.☆
Gerçekler böyledir işte, bir buz dağın arkasında gizlidir, sadece yüzeyini görürsünüz. O yüzeyde ne bir çatlak ne bir iz vardır, sanki her şey yolundaymış gibi görünür. Ama altına inemedikçe, gerçeğin ne kadar acımasız olabileceğini asla bilemezsiniz. Sibel'in hastalığını benden saklaması... Başka bir şehre gidip arkasında bir veda bile bırakmaması... Onunla her konuştuğumda muhteşem hayatından bahsedip benimle doğru düzgün konuşmaması... İşte o buzdağının ardında sakladığı şeylerin ağırlığı şimdi yüreğimde.
Kırgınım, belki birazda kızgınım da. Ama en çok bu hayal kırıklığıyla boğuşuyorum. “Neden?” diye soruyorum kendi kendime. Neden bana söylemedi? Neden acısını benimle paylaşmadı? Korktu mu? Yoksa beni güçlü görmedi mi? Beni, kendine yeterince yakın görmedi mi? Ben nasıl anlamadım ki! Aklımda o kadar çok soru var ki, her biri yüreğime bir hançer gibi saplanıyor.
Arkadaşlık dediğin şey paylaşmak değil miydi? İyi günleri, kötü anları, gözyaşlarını... Birlikte yüklenmekti acıları, değil mi? Sibel, bunları düşünmedi mi? Yoksa, beni üzmekten mi korktu? Belki de daha derin bir şey vardı ama bana söylemediği her kelime şimdi içimde yankılanıyor.
Onun yokluğunda çok düşündüm. Sadece bir şehir değiştirmedi, hayatımdan da uzaklaştı. Oysa ben, Sibel’in hep yanımda olacağını düşünmüştüm. Onun, gülen yüzüyle, neşesiyle her zaman bir telefon uzağımda olacağını... Ama gerçekler böyle işte. Buzdağına çarpana kadar, altındaki devasa yükü fark edemiyoruz.
Belki zamanla bu kırgınlık diner, belki Sibel’e bir gün gerçekten kızamam, çünkü onu seviyorum. Ama yine de, keşke söyleseydi... Keşke beni bu kadar yalnız hissettirmeseydi. Keşke, beni gerçeğin ağırlığıyla tek başıma bırakmasaydı. Keşke çekip gideceğine elinden tutmama izin verseydi. Her şeyi anlarımda, bana neden bunu yaptığını anlayamıyorum.
Keşkelerim bitmiyordu. Düşüncelerimin ağırlığı altında eziliyordum.
Bir hafta geçmişti. Sakarya’dan ayrılıp Metin amcanın Pamir için yaptırdığı hastaneye Sibel’i yatırmıştık. Sibel’in durumu daha iyiye gidiyordu. Eray ve Melina ile hastaneye Sibel’i görmeye gelmiştim ve çok heyecanlıydılar.
Hastane odasının kapısına yaklaştığımızda içimde tarif edemediğim bir ağırlık hissettim. Eray, Melina ve ben elimizde çiçeklerle birlikte yavaşça kapıya doğru ilerliyorduk. Eray sessizdi, her zamankinden daha düşünceli görünüyordu. Melina, elindeki beyaz papatyaları sıkıca tutmuştu; çiçeklerin yapraklarına narin elleriyle dokunuyordu. Ben ise kalbimin atışını kulaklarımda hissediyordum.
Kapıyı hafifçe araladığımda gözlerim hemen yatağın üzerindeki Sibel’e takıldı. Zayıflamıştı, yüz hatları daha belirgin hale gelmiş, yanakları solgun bir renge bürünmüştü. Eskiden ışıl ışıl parlayan saçları yoktu artık; yerine rengarenk bir bandana bağlamıştı. Ancak gözleri... Gözleri hala aynı Sibel’di. O güçlü, o cesur kız, her şeye rağmen içindeki yaşama sevincini kaybetmemiş gibiydi.
“Sibel,” dedim kısık bir sesle. Gözleri bize döndü ve yüzünde yorgun ama sıcacık bir gülümseme belirdi.
Neşeli sesi ile “Sibel geldi,” dedi Melina. “Abimde gelecek. Sibel geldi. Abimde bir gün gelecek.”
Melina’nın bu haline üzülmeden edemedim. Sürekli abisinin geleceği günü bekliyordu. Sibel’in de geldiğini öğrenince daha da umutluydu artık. Pamir’in geleceği günü hepimiz bekliyorduk.
“Alisya! Hepiniz gelmişsiniz!” dedi neşeyle, sesi zayıftı ama o tanıdık coşkuyu hala taşıyordu.
Eray, Sibel’in halini görünce bir anda duraksadı. Gözlerindeki şaşkınlığı ve üzüntüyü gizleyemedi. Elindeki çiçeği Melina’ya uzattı ve sanki odadaki havayı birden çekip almış gibi sessizce arkasını döndü. Gözlerimle onu takip ettim; kapıyı hızla açıp koridora çıktı.
Sibel’in yüzündeki gülümseme biraz soldu ama hiçbir şey söylemedi. Melina çiçeği usulca Sibel’in yanındaki masaya koyarken, ben Eray’ın peşinden kapıya yöneldim.
Koridora çıktığımda Eray’ı duvara yaslanmış, başını ellerinin arasına almış bir halde buldum. Ağlamamak için direndiğini görüyordum ama bir noktada dayanamadı ve sessiz hıçkırıkları koridorun soğuk sessizliğinde yankılandı.
“Eray...” dedim yavaşça. Yanına gidip elimi omzuna koydum.
Başını kaldırdı, gözleri yaşlarla doluydu. “Neden böyle oldu, Alisya? O bizim Sibel’imiz. O hep gülerdi, hep güçlüydü. Şimdi... Şimdi bu halde...”
Kelime bulamıyordum, içimden ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Tek yapabildiğim ona sarılmaktı. Kollarımı yavaşça omuzlarına doladım. “Biliyorum,” dedim fısıldayarak. “Zor, ama o hala bizim Sibel’imiz. Hala güçlü ve hala bizimle.”
Eray, hıçkırıklarının arasında, “Keşke bir şey yapabilsem,” dedi.
Gözlerimden yaşlar süzüldü ama güçlü durmaya çalıştım. “Biz buradayız. Onun yanında olacağız. Sibel için yapabileceğimiz en önemli şey bu. Ona destek olmak.”
“O da annem gibi ölecek mi?” diye sorduğunda kaskatı kesildim. Eray annesi öldükten sonra onun adını bir daha anmamıştı. Kolay atlattığını düşünmüştüm ama hiçbir şey kolay olmuyordu maalesef.
“Hayır,” dedim. “Sibel ölmeyecek, o iyi olacak.”
“Ama hiç iyi görünmüyor. Saçları bile yok.” Eray ağlarken onu bir yere oturttum.
“İyileştiği zaman saçları da büyüyecek.”
Eray sakinleşene kadar orada, o soğuk hastane koridorunda sessizce sarılıp durduk. Sonra yavaşça başını kaldırdı ve gözlerini sildi. “Hadi,” dedi, sesi titrek ama kararlıydı. “Onun yanına dönelim.”
Beraber odaya geri döndüğümüzde, kapıyı yavaşça araladım. Sibel’in bizi gördüğünde tekrar gülümsediğini görmek, içimde bir umut ışığının yanmasına neden oldu. Evet, zordu. Ama birlikte olduğumuz sürece her şeyin üstesinden gelebilirdik.
Melina’nın Sibel’in yatağının başında, ona çocukça bir merakla baktığını gördüm. Küçük elleri, masanın üzerindeki çiçeğin yapraklarıyla oynuyordu. Sibel’in yüzünde yine o sıcak gülümseme vardı.
“Hey, nereye kayboldunuz siz?” diye sordu Sibel, gözlerini bizim üzerimize dikip. Yorgundu ama hala güçlü duruyordu.
Eray, Sibel’in yanına gidip ona bakarken sessizdi. Sonra çiçeği işaret etti. “Melina senin için aldı,” dedi hafif bir gülümsemeyle.
Melina hemen atıldı. “Evet! Ama Alisya abla seçti,” dedi, çiçeğe doğru eğilip koklarken. Sonra Sibel’in saçlarına baktı ya da daha doğrusu saçlarının yerinde duran bandanaya. Küçük kaşlarını çatıp başını yana eğdi.
“Sibel abla, saçların nerede?” diye sordu masum bir şekilde. “Rapunzel’din sen.”
Sibel kahkahaya benzeyen hafif bir sesle güldü, ardından küçük ellerini Melina’nın yanaklarına koydu. “Saçlarım tatile çıktı,” dedi şakacı bir sesle. “Ama bak, bu bandanayı taktım. Güzel değil mi?”
Melina başını salladı, sonra kollarını birleştirip ciddi bir şekilde düşündü. “Saçların yok ama bu bandana da güzelmiş. Hem, sana başka renkli bandanalar da alırız. Belki üstüne çiçekler koyarız!”
Sibel gülümsedi. “Bu harika bir fikir, Melina. Bana modacı olur musun?”
Melina, “Evet!” diye neşeyle bağırdı ve ardından yatağın kenarına oturdu.
Eray bir adım geri çekildi, Melina’yı izlerken yüzünde biraz daha rahatlamış bir ifade vardı. Yanına geçtim ve sessizce omzuna dokundum. İkimiz de birbirimize bakmadan Sibel ve Melina’ya odaklandık.
Melina, Sibel’e doğru eğilip fısıldadı. “Ben senin saçlarını her zaman çok beğenirdim. Ama şimdi böyle de çok güzelsin.”
Sibel’in gözleri hafifçe doldu ama duygularını gizlemeye çalıştı. “Teşekkür ederim, Melina. Senin gibi güzel, sevimli bir modacıya ihtiyacım var.”
Sibel, Eray’ın sakinleştiğini fark etmiş olacak ki kollarını açarak bekledi. Yüzünde yorgun ama sevgi dolu bir ifade vardı. “Eray, buraya gel,” dedi yumuşak bir sesle.
Eray önce tereddüt etti sonra adımlarını yavaşça Sibel’e doğru yönlendirdi. Aralarındaki bütün tartışmaları, atışmaları, inatlaşmaları bir kenara bırakmış gibiydiler. Sonunda Sibel’in kollarına atıldığında, o çocukça inadı da kaybolmuştu. Sibel, Eray’ın sırtını sıvazlarken ikisi de tek kelime etmiyordu. Sessizlik, aralarındaki bağın ne kadar gerçek ne kadar güçlü olduğunu anlatıyordu.
Birbirlerini anlamak için ya da böyle bir durumda sözlere, kelimelere ihtiyaç yoktu. Yan yana olmak bile yeterliydi.
Melina, yatağın diğer tarafında durmuş, kocaman gözleriyle ikisine bakıyordu. Onun dünyasında kavgalar, dargınlıklar uzun sürmezdi. Küçük bir çocuğun saf sevgisiyle, Eray ve Sibel’in aslında birbirlerini ne kadar çok sevdiğini görebiliyordu. “Hep böyle güzel anlaşsanıza!” dedi çocukça bir neşeyle. Bende güldüm. Sibel ve Eray hep zıtlaşırdı. Bazı insanlar birbirleriyle uğraşırken anlaşıyorlardı Eray ve Sibel’ de öyleydi.
Sibel hafifçe gülümsedi. “Bunun nesi eğlenceli olurdu Melina? Eray’la atışmadan durabilir miyiz hiç?”
Eray gözlerini devirdi. “Sen başlatıyorsun hep!”
Sibel itiraz eder gibi homurdandı. “Buna sadece gülerim.”
“Yine başladılar,” dedim.
Melina, ikisinin bu kısa atışmasına kıkırdayarak güldü. Ama bu kez bir şeyler farklıydı. Bu kavgalar, inatlaşmalar, geçmişte olduğu gibi sıradan ve basit değildi. İçinde daha derin, daha hüzünlü bir anlam yatıyordu. Çünkü Sibel eskisi gibi değildi. Zayıflamıştı, yüzü solgundu, saçları artık yoktu… Ama o hala Sibel’di, neşesinden ve savaşçı ruhundan bir şey kaybetmemişti.
Melina yatağın kenarına oturdu, Sibel’in bandanasını düzelterek küçük parmaklarını saçının olması gereken yerlerde gezdirdi. “Saçların çok güzeldi,” dedi masumca ve tekrar konuyu saçlarına getirmişti.
Sibel onun minik ellerini tuttu, gözlerinde nazik bir ışık vardı. “Önemli olan iç güzelliği, değil mi tatlım?”
Melina başını salladı ama gözlerinde bir hüzün vardı. Belki de ilk defa hayatın herkes için adil olmadığını fark ediyordu. Ama Sibel’in gülümsemesi hala oradaydı. Hala gülüyor olması bile beni mutlu etti. Şuan fazla duygusallaşmıştım.
Hepimiz birbirimize sessiz bir dayanışma içinde bakarken, bu zor zamanların bizi birleştirdiğine inanıyordum. Sibel’in saçları gitmişti, evet, ama onun gücü ve ışığı hala oradaydı. Bu küçük an, bize en zor zamanlarda bile sevginin her şeyin üstesinden gelebileceğini gösteriyordu.
Melina ve Eray çiçeklere vazo bulmak için odadan çıktılar.
Sibel bana dönerek, “Hayat ne garip değil mi? Saçlarımdan şikâyet ederdim. Onlara şekil vermekten her zaman zorlanırdım ama şimdi saçlarımı özlüyorum,” dedi.
Her zaman şikayet ettiği gür saçlarından bir saç teli bile kalmamıştı. “Merak etme, yakında saçların uzayacak.”
“Kökü bende sonuçta.” Sibel’in sesi yorgun ama anlam doluydu. Yatağında hafifçe doğrulmuş, başını yastığa yaslamıştı. İçinde fırtınalar kopsa da gülümsemeyi başaran, herkese umut aşılayan Sibel'di. Ama şimdi içindeki karamsarlık gülüşüne vurmuştu. Şuan benim yanımda savaştığı zorlukların ne kadar yorucu olduğunu belli ediyordu.
Ona daha da yaklaştım, elini tuttum. “Ne düşünüyorsun?” diye sordum hafifçe.
Sibel, odanın penceresinden dışarı baktı. Kar taneleri yavaşça süzülüyordu, sokak lambasının ışığında dans eder gibi. Hafif bir iç çekti, gözleri hala dışarıdaydı. “Hep büyüklerimiz der ya, yüzün değil, kaderin güzel olsun… Şimdi bu sözü daha iyi anlıyorum.”
Söyledikleri içimde bir yerleri sızlattı. Sibel her zaman güzeldi. Sadece dış görünüşüyle değil, içindeki iyilikle, sevgisiyle, neşesiyle… Ama şimdi o güzelliğin üzerine ağır bir gölge düşmüştü. Hastalık, ona kaderin ne kadar acımasız olabileceğini göstermişti ve bana da.
Boğazımdaki düğümü yutkunarak geçiştirdim. “Sibel, kader dediğimiz şey değişebilir. İnsan bazen kaybeder, bazen kazanır ama önemli olan... Önemli olan savaşmayı bırakmamak.”
Sibel, yüzüme döndü. Hafifçe gülümsedi. “Savaşmayı bırakmadım Alisya. Ama bazen insan, savaştıkça daha da yorulduğunu hissediyor. Sanki ne kadar güçlü durmaya çalışırsam, o kadar yıpranıyorum.”
Elini sıkıca tuttum. “Biliyorum,” dedim fısıltıyla. “Ama yalnız değilsin. Ne kadar yorulsan da yanında biz varız. Sen düşersen, seni kaldıracak dostların var. Sana söz veriyorum, ne olursa olsun, yanındayım.”
Gözleri hafifçe doldu ama o gözyaşlarını göstermemek için başını hafifçe yana çevirdi. Derin bir nefes aldıktan sonra hafifçe gülümsedi. “Biliyorum Alisya. Ve bu yüzden şanslıyım. Kaderime rağmen şanslıyım.”
Sessizlik içinde elini tutmaya devam ettim. Kar, pencerenin dışında yağmaya devam ediyordu. İçimde buruk bir his vardı.
Sibel’in yüzünde hüzünlü bir gülümse belirdi dudaklarından. Gözleri bir an dalıp gitti sonra hafifçe kaşlarını çatarak, ”Pamir nerede?” diye sordu.
İç çektim, yorgun bedenimi Sibel’in yatağının yanındaki koltuğa bıraktım. Onun sorusuna verecek net bir cevabım yoktu. Boğazımdaki düğümü yutkunarak geçiştirdim. “Bilmiyorum,” dedim nihayet. “Kimse bilmiyor. Onu arıyoruz ama yok… Hiçbir yerde yok. Gitti.”
Sibel’in gözleri endişeyle büyüdü. “Neden gitti? Yani… illaki bir sebebi vardır.” Sesinde hafif bir titreme vardı, sanki Pamir’in yokluğunun altında yatan nedeni öğrendiğinde daha da üzüleceğini hissediyordu.
Başımı hafifçe salladım, gözlerimi yere diktim. “Sebebi varsa da kimse bilmiyor.” Sesim o kadar kısıktı ki neredeyse kendi söylediğimi bile duyamıyordum. “Pamir bipolarmış.”
Öğrendiğim günden beri inanmak istemedim ama duygu değişimlerini, hallerini, tavırlarını, arada bir kaybolması şimdi daha iyi anlıyordum. Pamir bipolardı.
Sibel’in yüzündeki ifade unutamayacağım bir hal aldı. Önce kaşları şaşkınlıkla kalktı, sonra dudakları aralandı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. Sadece gözleriyle bana ‘Bu bir şaka mı?’ der gibi baktı.
“Ne? Pamir... Bipolar mı?” Sesinde hem inanamama hem de derin bir üzüntü vardı. Başımı kaldırıp ona baktığımda gözlerinin bulutlandığını fark ettim. “Nasıl öğrendin? Hiç anlamamıştık...”İçimi acıtan da buydu zaten. Onun verdiği mücadeleyi görememiştim. Gözümün önündeydi ama fark edememiştim. Pamir her zaman umursamaz, asi ve özgüvenli görünüyordu. Ama kim bilir içindeki fırtınalar ne kadar büyük, ne kadar yıkıcıydı…
“O da bizim bilmemizi istememiş,” dedim kısık sesle. “Ailesi ve benim ailemden başka kimse bilmiyordu. Son zamanlarda kimseyi yanında istememiş, tek başına savaşmış, tek başına acı çekmiş... Ve belki de sonunda dayanamayacağını anlayınca gitti.”
Sibel başını yavaşça yana eğdi, dudağını ısırdı. “Kendisini ne kadar yalnız hissetmiş olmalı...”
Gözlerim doldu ama ağlamamak için kendimi zor tuttum. “Evet... Ve biz, hiçbirimiz fark etmedik.”
Sibel, başını yavaşça yastığa yasladı. Gözleri dalıp gitmişti. O da benim gibi düşünüyordu belli ki. Sessizlik, odamızdaki tek gerçeklik olmuştu. O sessizliğin içinde Pamir’in yüzü beliriyordu gözümde. Gözlerindeki o derin boşluk… Ne kadar yalnız hissetmiş olmalıydı, kim bilir?
Sibel, boğazını temizledi. “Gitmiş olması kötü, ama... Peki ya geri döner mi?”
Bilmiyordum. Keşke bilseydim. Keşke bir cevabım olsaydı. Ama bildiğim tek şey, Pamir’in ortadan kaybolduğu günden beri kimsenin ondan haber alamadığıydı. Telefonunu yanına almamıştı, arabası yoktu, kredi kartlarını almamıştı. Sanki yer yarılmış, içine girmişti.
“Bilmiyorum,” dedim, sesi zor çıkan biri gibi. “Dönmesini istiyorum. Ama gerçekten istiyor muyum, bilmiyorum. Çünkü döndüğünde her şey eskisi gibi olmayacak.”
Sibel, yüzümü inceledi. “Onu özlüyorsun,” dedi yavaşça.
Gözlerimi kaçırdım. “Evet. Ama sadece ben değil, herkes özlüyor.”
Sibel bir an duraksadı, sonra başını hafifçe salladı. “Bence sen, onu bulmaya çalışmalısın.”
Ona baktım, gözlerimi kıstım. “Bulmaya mı? Nasıl?”
Sibel hafifçe gülümsedi ama yorgun bir gülümsemeydi bu. “Alisya, sen her zaman doğru soruları sorarsın. Pamir kayboldu ama buhar olup uçmadı. Mutlaka izini sürebileceğin bir şey vardır. Belki de o, bulunmayı bekliyordur.”
Sözleri içime bir kor gibi düştü. Pamir gerçekten bulunmayı mı bekliyordu, yoksa bilinçli bir şekilde mi kaybolmuştu? Onu bulmaya çalışmak doğru olur muydu, yoksa onu kendi karanlığına mı çekmiş olurdum?
Bu sorular beynimi kemirirken, kapının hafifçe aralandığını fark ettim. İçeri giren kişi, babamdı. Babam her zamanki gibi dik ve kararlı duruyordu ama gözlerindeki yorgunluğu görmek zor değildi. Yanında Eray ve Melina da vardı. Babam, Sibel ile konuşurken benim aklım Sibel’in söylediklerinde kaldı.
“Alisya, kızım sen iyi misin?” diye sordu babam.
“İyiyim ben baba, sen beni merak etme.”
Yüzüme uzun uzun baktıktan sonra başını hafifçe salladı. “İyi bakalım, dediğin gibi olsun. Artık gidelim.”
Başımla onayladım, Sibel’in elini sıkıca tuttum. “Yarın tekrar geleceğim,” dedim.
Sibel sadece yorgun bir gülümsemeyle başını salladı. Babamla birlikte eve giderken aklımda tek bir şey vardı. Pamir’i bulmalı mıydım? Metin amcanın tuttuğu dedektifler bile bulamamıştı Pamir’i. Ben nasıl bulacaktım?
Eve geldiğimde kendimi odama attım. Odamın penceresinden dışarı baktım. Gece, karanlığını şehrin üzerine örtmüştü. Sokak lambasının titrek ışığında, ağır ağır süzülen kar tanelerini izledim. Sessizdi her şey, sanki dünya nefesini tutmuş, olan biteni seyrediyordu. Düşündüm…
Bazen hayalini kurduğumuz hayatın, sadece bir yanılsama olduğunu düşünüyorum. Küçükken her şey masal gibiydi. Kötüler kaybeder, iyiler kazanır sanırdım. Ama büyüdükçe anladım ki, bazen en kötüler en güçlü, en iyiler en çaresiz olanlardı.
Eğer herkes hak ettiğini yaşasaydı, Sibel şimdi hastane odasında, zayıf düşmüş bedeniyle ölümle savaşmak zorunda kalmazdı. Pamir, kaybolup gitmezdi. Ben, içimde taşıdığım onca kırgınlıkla boğuşmazdım.
Kimse hak ettiği gibi yaşamıyor maalesef. Bunu en çok, en iyi insanların en kötü şeyleri yaşadığını gördüğümde anladım. Bir yerlerde, birilerine hep yazık oluyor. Kimi doğarken kaybediyor, kimi yaşarken.
Bir iç çektim, pencereye yaklaştım. Ellerimi cama yasladım. Dışarısı soğuktu ama içimdeki soğuk daha derindi. Hayat, insanı en çok da hayalleriyle sınardı. Ve ben artık biliyordum… Masallar sadece kitaplarda vardı. Gerçek dünyada iyiler her zaman kazanmaz, kötüler her zaman kaybetmezdi. Çünkü burası hayatın sahnesiydi ve herkesin rolü farklıydı.
Odamdan çıkıp Pamir’in odasına gittim. Her yeri aradım ama hiçbir şey bulamadım. Belki bir şey bulma umudu dolmuştu içime ama hiçbir şey yoktu. Diğer gün ise Eray’ı da alıp Pamir’in aile evine gittim.
Louis, beni gördüğüne sevinmişti. “Alisya hoş geldin, seni görmeyi beklemiyordum.”
“Eray, Melina’nın yanına gelmek isteyince kıramadım,” dedim. Eray, bana ters bir bakış atmıştı.
“Çok iyi yaptın ama benim dışarıda işlerim vardı.”
“Sen hiç işlerini aksatma, zaten ben yabancı mıyım?”
“Tamam öyleyse beraber bir kahve içip sonra dışarı çıkarım.”
Tamda dediği gibi oldu. Kahve içip dışarı çıkmıştı. Melina ile Eray santranç oynarken yanlarındaydım. Melina sıkılmıştı.
“Melina, bana odanı göstermek ister misin?” diye sordum. Melina heyecanla bizi odasına çıkardı. “Melina, abinin odası nerede?” diye sordum.
“Abimin odası yukarıda çatı katında,” dedi. “Sibel de kayıptı, geldi. Abimde gelecek değil mi, Alisya?”
“Evet, abin de gelecek,” dedim. “Siz oyun oynayın ben, lavaboya gidip hemen geliyorum.”
Evde çalışanlardan başka kimse olmaması işime gelmişti. Çatı katına çıktım. Pamir’in odasının kapısının önünde durduğumda, içimde garip bir his vardı. Buraya izinsiz girmek doğru muydu? Doğruydu tabii. Belki de bir ipucu bulurum diye düşünerek, kapıyı yavaşça araladım.
Çatı katındaki bu oda, diğer odalardan farklıydı. Daha genişti, yüksek tavanlı ve ferah bir yerdi. Büyük camlardan içeriye dolan güneş ışığı, duvarlara yumuşak bir parlaklık katıyordu. Ahşap zemin hafifçe gıcırdadı, içeri adım attığımda bir an duraksadım. Sanki onun özel alanına ihanet ediyormuş gibi hissettim ama bu düşünceyi hızla kafamdan attım.
Bu oda, Pamir’e aitti. Onun kokusu, onun izleri her yerdeydi. Her şey düzenliydi. Bıraktığı gibi değildi çünkü temizlik yapıldığı, içerisinin havalandırıldığı belliydi.
Çalışma masası, yatağı derli topluydu. Raflara göz gezdirdiğimde, sevdiği kitapların sıralandığını gördüm. Bazılarının arasına küçük kağıtlar sıkıştırılmıştı. Kitapları tek tek elime alıp sayfalarını çevirdim ama bir not bulamadım. Sonra odadaki her yere baktım ama hiçbir şey yoktu. Giyinme odasındaki her yeri aradım, ayakkabıların içine bile baktım. Hiçbir şey yoktu. Odasında yine o fotoğraf vardı. Bu fotoğraftan kaç tane vardı?
Oda da hiçbir şey bulamayınca aşağıya indim, çocuklar odada yoktu. Evde çalışan birini gördüğümde Melina ve Eray’ın nerede olduğunu sordum. Salonda oyun oynuyorlardı. Mecbur onlarla oyun oynadım, sonra da Louis geldi. Akşam yemeğine kalmak için ısrar edince kıramadım. Babam, bizim burada olduğumuzu öğrenince Metin amca ile birlikte geldiler. Sıcak, samimi, güzel bir aile yemeğiydi. Metin amca gençliğinde çekilmez, hırçın birisiymiş ama şimdi daha çok mülayim diyebilirim. Pamir, babasından pek iyi bahsetmezdi. Acaba neden?
Metin amcalardan ayrıldığımızda eve geldik.
Salonda oturan büyükannem, dedem ve Nazan'ın yanına gittim. Şule, gelmişti. Şule Ankara da hukuk bolümü kazanmıştı. Ailesi bizim yanımızda çalışıyordu. Dedem Şule’nin okul masraflarını karşılıyordu. Şule ile oturup sohbet ettim. Şule, Onur’u tamamen aklından silmişti. Bunu duyduğuma sevinmiştim.
Dedem ve büyükannemle biraz vakit geçirdim. Bir hafta sonra Tamer amcanın davası vardı. Avukatlar bir ihtimal tahliye olabileceğini söylüyorlardı. Sonra da odama geçtim. Kendimi ruhen yorgun hissediyordum. Sıcak suyun altına girmek bana iyi geliyordu. Durduğum su soğumaya başladığını fark ettiğimde ve biraz da uyumuştum sanırım. Daha fazla kalmak istemedim, suyun içinden çıkıp saçlarımı kuruladım, pijamalarımı giyip kendimi yatağa attım. Pamir’den hiçbir iz yoktu. İllaki bir iz bırakmış olmalıydı ya da gerçekten bir anda çekip gitti.
Aklıma bir yer geldi. Pamir ile gittiğim ev. Onur’dan bile saklamıştı orayı. Kimse bilmiyordu. Orada kesin bir ipucu bulabilirdim.
Sabahı zor ettim. Kahvaltımı yapıp hemen o eve gittim. Anahtarı aradım ve bir saksının içinde buldum.
Ev sessizdi. Evin her köşesinde Pamir’in eksikliği hissediliyordu. Sanki onun olmadığı her saniye, duvarlara ağır bir sessizlik çöküyordu. İlk işim merdivenlerden yukarı kata çıkmak oldu. Yatak odasına girdim.
Hafif dağınıktı, birkaç açık kitap ve gelişigüzel bırakılmış not defterleri vardı. Pamir düzenli biriydi şimdi bu ev temiz ve düzenli değildi.
Yatağın kenarına oturdum. Yatak düzensizdi ama sanki aceleyle toplanmış gibiydi. Pamir her zaman titizdi, eğer burayı böyle bırakıp gittiyse gerçekten de düşünmeden çıkıp gitmiş olmalıydı. Yastığının üzerine bıraktığı koyu lacivert kaplı defter gözüme çarptı. Elimi uzatıp defteri aldım, sayfalarını dikkatlice çevirdim.
Satırların arasında gezinirken, bazı cümleler beni durdurdu:
“Bazen kaybolmak gerekir, kim olduğunu hatırlamak için...”
“Bu kadın benim annem mi? Yıllarca beni bırakan, babamı terk eden kadın… Şimdi başkalarına sevgiyle bakıyor, başkalarına annelik yapıyor.”
“Annemin başka ailesi varmış. Bana annelik yapmadı ama kızına annelik yapıyor.”
“Gözlerimle gördüm. Yaklaşık sekiz-dokuz yaşlarında olmalıydı. Tam da annemin beni terk ettiği yaşlarda.”
“Bana ailesinden bahsetmedi. Bana kızından bahsetmedi.”
“Sevgi dolu bir aile kurmuştu. Ben burada, içimde bir enkazla yaşıyorum. Ama o… Mutlu. Bana çok gördüğü sevgiyi kızına vermişti.”
“Hiç mi sevmedi beni? Hiç mi düşünmedi?”
“Ne kadar kaçarsam kaçayım, içimdeki fırtınadan kurtulamıyorum.”
“Beni merak edecekler mi?”
Boğazım düğümlendi. Pamir gitmeyi planlamıştı. Ama nereye? Neden?
Oda sanki onun yokluğunda bile nefes alıyordu. İçimde yükselen endişeyle masanın çekmecelerini açtım. Birkaç kalem, eski bir çakmak, küçük bir ajanda… Her yeri karıştırdım. Hiçbir şey bulamadım.
Alt kata indiğimde her yere baktım. Yine o fotoğrafı gördüm. Fotoğrafı es geçip evi karıştırdım ama hiçbir şey yoktu. İçimde umut kırıntıları yerine bir ümitsizlik çökerken koltuğa oturdum. Bir şey bulmalıyım, bir iz, bir ipucu... Nerede olabilir? Karşımda yerde duran fotoğraftaki Pamir, bana bakıyordu.
Tabii ya! Fotoğraf... Oturduğum yerden hızlıca kalkıp fotoğrafa baktım. Kıyısına, köşesine baktım, dikkatimi çeken bir şey yoktu. Arkasını çevirdiğimde bir adres gözüme çarptı. Adres tam yazılmış, Muğla-Ula da bir yerdi.
Bu adres neyin nesiydi? Kimin adresiydi? Belki de oradan ev almıştı. Pamir buraya gitmiş olabilir miydi? İçimi bir korku kapladı ama aynı zamanda bir umut… En azından bir umudum vardı artık. Pamir kayıptı ama belki de onu bulabilirdim. Adresi cep telefonuma çektim. Fotoğrafı yerine koydum, odanın ortasında bir kez daha döndüm. Burada her şey ona aitti ama o yoktu. İçimde garip bir boşluk hissiyle kapıya yöneldim. Evi terk ederken son kez arkama baktım. Sanki Pamir hala buradaydı ama yalnızca bir gölge gibi…
Elimde bulunan adresle evden çıktım. Kalbim hızla çarpıyordu. Pamir’in gerçekten de orada olup olmadığını bilmiyordum ama başka bir ipucum da yoktu. Evi terk ederken hissettiğim garip boşluk, içimde bir ağırlık gibi duruyordu. Pamir’in kaybolması, sadece fiziksel bir kayboluş değil, ruhsal bir kopuş gibiydi.
Temiz havayı içime derin derin çektim. Elimdeki defteri sıkıca tuttum, içinde Pamir’den kalan satırlar vardı. “Bazen kaybolmak gerekir, kim olduğunu hatırlamak için.”
Bunu neden yazmıştı? Gitmeye mecbur muydu, yoksa kendi isteğiyle mi gitmişti? Bize neden hiçbir şey söylemedi?
Telefonumu çıkardım, Sefa’yı aradım. Birkaç saniye sonra telefonu açtı.
“Alisya?” dedi, sesi yorgundu.
“Sefa, Pamir’in gidebileceği bir yer buldum,” dedim hızlıca.
“Ne? Neresi?”
“Muğla-Ula da bir yer. Belki oradadır.”
Sefa birkaç saniye sessiz kaldı. “Emin misin?”
“Değilim Sefa ama oraya gitmeye değer.”
“Tamam. Ne zaman gideceğiz?”
“Daha fazla bekleyemem. Yarın sabah gitmek istiyorum,” dedim kararlılıkla.
Sefa iç çekti. “Tamam. Ben de geliyorum.”
Telefonu kapattıktan sonra gökyüzüne baktım. Kimse Pamir’in nerede olduğunu bilmiyor gibiydi. Ama ben bulacaktım. Onu ne olursa olsun bulacaktım.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştım. Pamir’i bulmaya giderken heyecanlanmam gerekirdi ama içimdeki his, heyecandan çok kaygıydı. Ya onu bulduğumda konuşmak istemezse? Ya gerçekten gitmek istemişse? Ya da kötü haldeyse...
Ben hazırlanmış evden çıkarken, Onur beni durdurdu.
“Bu saatte nereye gidiyorsun?”
“Hiç, işlerim var,” dedim adım atarken ama önüme geçti.
“Muğla’ya gitmek gibi mi?” derken bana tepemden bakıyordu. Ellerini cebine koydu. Bunu genelde hesap sorarken ya da ciddi görünmeye çalışırken yapardı.
Bende ellerimi göğsümde birleştirdim. “Ne zamandan beri benden hesap soruyorsun? Şimdi lütfen çekil önümden,” dediğimde onu geride bırakıp giderken arkamdan konuşmaya başladı.
“Muğla da Pamir’in tanıdığı biri olduğunu biliyorum.”
Derin bir nefes alıp Onur’a doğru döndüm. “Ne istiyorsun?” Aslında sormam saçmaydı, ne istediği belliydi.
“Sizinle geleceğim.”
“Tamam gel,” dedim tekrar arkama dönüp yürürken. “Bu arada Muğla’ya gideceğimi kimden öğrendin?”
“Sefa’dan.”
Tabii ya Sefa. Onur’un arkadaşı olduğunu unutmuştum, bir an için.
Sefa ile havalimanında buluştuk. O da en az benim kadar yorgun görünüyordu. “Uyuyabildin mi?” diye sordum.
“Pek sayılmaz,” dedi iç çekerek. “Sen?”
“Ben de.”
Sefa, Onur’u gördüğüne şaşırmadı. Onur telefonla konuşurken bizden uzaklaştı.
“Bravo,” Sefa dedim. “Onur’a da haber vermişsin.”
“Uçak bileti alırken gördü. Muğla da ne yapacaksın diye sorarken bende, Pamir’in Muğla da tanıdığı birileri olabilir mi, diye sordum. Belki bir arkadaş, eski bir tanıdık... Onur da anneannesi var dediğinde bana gönderdiğin adresi gösterdim.”
Onur yanımıza doğru gelirken, “İyi halt ettin,” dedim.
Uçağa adımımızı attığımız an, Sefa'nın yüzü biraz daha soldu. Gerçekten de bu kadar korkuyor muydu? Uçak hobisi olduğunu biliyordum ama şimdi yanında oturunca bu korkunun şaka olmadığını daha net anlıyordum.
“Emin misin?” diye fısıldadım.
Sefa gözlerini devirdi. “Biletimi alırken emin değildim ama şu an hiç değilim.”
Onur sırıtarak yerini aldı. “Sefa, sen mi korkuyorsun? Koskoca adamsın ya, çocuk gibi davranma.”
Sefa, Onur’a öyle bir bakış attı ki, adamın neşesi kursağında kaldı. “Öyle şeyler söyleme, dostum. Şu an ölümle burun burunayım.”
Ben gülmemek için dudaklarımı ısırırken Sefa titreyerek yerine oturdu; tam ortamıza.
Sefa bana baktı, sonra koltuklara, sonra camdan dışarıya… İçindeki paniği gizlemek için gözlerini sürekli başka bir noktaya kaydırıyordu.
Tam bu sırada anons yapıldı. “Lütfen kemerlerinizi bağlayın. Uçağımız birazdan kalkış için hazırlanacaktır.”
Sefa’nın nefesi kesildi. Hızlıca emniyet kemerini taktı, sonra emin olmak için iki kere daha kontrol etti. Kendimi tutamayarak güldüm. “Sefa, iyi misin?”
“Elbette iyiyim, Alisya. Neden iyi olmayayım? Binlerce metre yükseğe çıkacağız. Altımızda boşluk olacak. Küçücük bir teknik hata...”
Onur anında elini kaldırdı. “Tamam, tamam. Yeter. Benim de içime korku saldın.”
Sefa kaşlarını kaldırdı. “Beni suçlama. Burası güvenli değil. Sence bu küçücük şey bizi nasıl havada tutabilir?”
“Fizik?” dedim.
Onur başını salladı. “Aerodinamik?”
Sefa kaşlarını çattı. “Siz gerçekten çok gıcıksınız.”
Tam o sırada uçak hareket etmeye başladı.
Sefa, koltuk kolçaklarını sıkı sıkıya kavradı.
Ben ve Onur şaşkınlıkla birbirimize baktık. “Sefa?” diye sordum.
Sefa kaskatı kesilmişti. Dudaklarını ısırdı. “Tamam tamam, sakiniz. Sorun yok.”
Uçak hızlanmaya başladığında gözlerini sımsıkı kapadı.
Sonra…
Uçak havalandı.
Sefa aniden kollarımı tuttu. “Alisya! Ölürsek…”
Kahkahalarla güldüm. “Sefa, lütfen! Daha yeni kalktık.”
Onur da eğleniyordu. “Dostum, biraz rahat ol.”
Ama Sefa’nın yüzü kireç gibiydi. “Uçakta rahat olmak diye bir şey yok.”
Ben ve Onur kahkahalar içinde bakıştık. Yolculuk uzun olacaktı ama Sefa sayesinde hiç sıkıcı olmayacağı kesindi.
Uçak, bulutların arasına süzülerek yükselmeye devam ederken Sefa’nın elleri hâlâ koltuk kolçaklarını sıkıyordu. Tırnakları neredeyse kumaşa geçecek kadar güçlü bastırıyordu. Yüzü ceset gibi olmuştu ve derin derin nefes alıyordu. Benimde sürekli gözüm Sefa’ya kayıyordu. Umarım kalp krizi geçirip öteki dünyaya erkenden gitmezdi.
Onur eğlenmekten kendini alamadı, dirseğiyle Sefa’yı dürttü. “Dostum, rahat ol. Bu uçak günde kaç kere havalanıyor, biliyor musun?”
Sefa gözlerini kısarak ona döndü. “Bunu benim şu an bilmem gerekiyor mu?”
Onur umursamazca omuz silkti. “Evet, çünkü şu an panik yapmanı gerektiren hiçbir şey yok. Eğer uçak düşerse, zaten yapabileceğin bir şey olmaz.”
Sefa’nın gözleri büyüdü. “Onur! Allah aşkına, şu an cidden mi?” diye kızdım. Gülmemek için dudaklarımı ısırdım ama başaramadım. Onur, kendini toparlamak için derin bir nefes aldı sonra kafasını koridora doğru çevirdi ama hatasını fark etmesi bir saniye bile sürmedi.
Yeryüzünden gökyüzüne, bulutların üstüne çıkmıştık. Dünya küçücük görünüyordu. Sefa’nın gözleri bir an yuvalarından fırlayacak gibi oldu ve anında tekrar önüne döndü.
“Bu bir kâbus. Evet, kesinlikle kâbus görüyorum.”
Onur bu sefer kahkahalarını tutamadı. “Yok dostum, gerçek bu. Seninle uçakta olduğumuzu hayal edebilecek kadar çılgın değilim.”
Sefa derin derin nefes almaya devam etti. Ben ise ona yardım etmenin bir yolunu bulmaya çalışıyordum.
“Sefa,” dedim yumuşak bir sesle. “Gözlerini kapat ve sadece nefesine odaklan. Havada süzülüyorsun. Düşünme bile.”
Sefa bana ters ters baktı. “Süzülmek kelimesini bir daha kullanmazsan belki rahatlarım.”
Gülerek ellerimi kaldırdım. “Tamam, tamam. O zaman başka bir şey düşün. Mesela… Gideceğimiz yerde ne yapacağız?”
Onur hemen söze atıldı. “Bence önce güzel bir kahvaltı yapmalıyız. Sonra araba kiralarız.”
Sefa gözlerini devirdi. “Şu an karnımı düşünemiyorum, dostum. Mide bulantımı bastırmaya çalışıyorum.”
Tam o sırada hostes içecek servisine başladı. Onur, Sefa’nın hâlini görünce kıkırdadı. “Sefa, istersen sana bir papatya çayı söyleyelim?”
Sefa gözlerini devirdi. “Çok komiksiniz gerçekten.”
Hostes yanımıza geldiğinde Sefa, sakinleşmek için papatya çayı isterken güldük. Papatya çayını getirdiklerinde iç çekerek bardağı aldı ve yavaşça içmeye başladı.
Derin bir nefes aldıktan sonra, az da olsa rahatlamış gibi görünüyordu. “Tamam, sanırım alışıyorum.”
Ben ve Onur aynı anda ona baktık.
Sonra uçak hafifçe sallandı.
Sefa anında koltuk kolçaklarına yapıştı. “Bu neydi? Uçakta böyle şeyler normal mi?”
Onur kahkaha attı. “Evet, Sefa. Buna türbülans deniyor.”
Sefa buz gibi bakışlarını Onur’a dikti. “Bu işkenceyi bana neden yapıyorsunuz?”
Bu yolculuk kesinlikle Sefa için uzun ve zor olacak ama bizim için kesinlikle eğlenceliydi.
“Keşke arabayla gitseydik,” derken Sefa, artık yorum yapmayı bırakmıştım. Nihayet Muğla’ya vardık. Uçaktan indiğimizde derin bir nefes alan Sefa söylenmeye başladı. “Dönüşte kesinlikle uçağa binmem. Otobüsle gelirim, olmadı otostop çekerim ama uçağa binmem.”
“Sefa gördüğün gibi bir şey olmadı. Lütfen biraz sakinleş,” dedim.
İçimde garip bir duygu vardı. Deniz manzarası bana biraz olsun huzur vermişti ama içimdeki sıkıntıyı gideremiyordu. Pamirsiz her şey eksik gibiydi. Bir taksiye binip şehir merkezine doğru yol aldık.
Bir tane kafeye geldiğimizde içerisi samimi ambiyansıyla dikkat çeken mekan, bölgenin yöresel yemekleri ve çeşitleriyle ilgi çekiciydi. Kahvaltı söylemiştik ve yanında da yöresel yemeklerinden çökertme kebabı, bodrum mantısı, Muğla saraylısı, kapari filizi salatası, zeytinyağlı yaprak sarması ve zerde tatlısı söylediğinde Onur ve Sefa’ya bakakaldım.
“Bunların hepsini nasıl yiyeceğiz?” dedim.
Onur, rahatça arkasına yaslanıp gülümsedi. “Gayet güzel yiyeceğiz. Her zaman Muğla’ya mı geliyoruz? Gelmişken yiyelim.”
Sefa hala uçuşun etkisinden tam çıkamamış olacak ki elini karnına koyup iç geçirdi. “Valla ben önce şu mide bulantımdan kurtulayım da ondan sonra düşüneceğim.”
Mekanın sıcak ve samimi atmosferi içimi biraz rahatlatmıştı ama içimdeki sıkıntı hala tam geçmemişti.
Pamir’in yokluğu her an kendini hissettiriyordu. Burada olmalıydı. Onun da bu anımıza dahil olması gerekiyordu ama o yoktu.
Garson, siparişleri masaya getirirken kocaman tepsiyi önümüze bıraktı. Rengârenk, mis gibi kokular yayan tabaklara bakarken bir an gözlerim doldu. Bunca güzelliğe rağmen neden içimde bir eksiklik hissi vardı?
Sefa, eline bir çatal alıp önce çökertme kebabına uzandı. “Tamam, tamam. Ön yargılı olmamak lazım. Yemek yemek her derde devadır.”
Onur kahkaha attı. “Şu an her derde deva dediğin şey, açlık dostum.”
Sefa ona aldırmadan ilk lokmasını aldı ve gözlerini kapattı. “Tamam, bu hayatımda yediğim en güzel şeylerden biri olabilir.”
Ben, öncelikle zeytinyağlı yaprak sarmasını denemek için tabağıma aldım. Zeytinyağının o hafif ekşimsi tadı, yaprağın baharatla buluşması, tam da olması gerektiği gibiydi. Ama her lokmada içimdeki eksiklik daha da büyüyordu.
Onur, tatlılardan birine kaşık uzatırken bana baktı. “Ne oldu Alisya? Bir şey mi düşündün?”
Başımla ‘boş ver’ anlamında hafifçe salladım. Ama ne kadar boş ver desem de içimde bir ses hiç susmuyordu.
“Pamir burada olmalıydı,” dedim sonunda, içimde tutamadığım o duyguyu dışarı vururken.
Sefa ve Onur sustular. Onur, kaşığını tatlıdan çekti. Sefa, elindeki çatalı masaya bıraktı.
Sefa hafifçe kaşlarını çattı. “Biliyorum,” dedi. “Ama bulacağız, tamam mı? Buraya gelmemizin sebebi de bu.”
Onur, ciddi bir ifadeyle bana baktı. “Pamir’in buraya gelmiş olabileceğine emin misin?”
Omuzlarımı silktim. “Emin değilim ama elimizdeki en küçük ihtimali bile değerlendirmek zorundayız.”
Onur başını salladı. “O zaman yemekleri bitirelim ve hemen araştırmaya başlayalım. Pamir’i bulmadan buradan dönmek yok.”
O an, masadaki sessizlik daha da derinleşti. Ama yine de güçlü durmaya çalıştım. Çünkü artık yalnız değildim. Pamir’i bulmak için yanımda Sefa ve Onur vardı ve biz ne olursa olsun onu bulacaktık.
Lütfen oy ve yorum yapmadan geçmeyin!
Bölüm etkileşimi
