BÖLÜM 13

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 13

☆Bazı kalpler siyahtan da siyah☆

Korkum gerçekleşiyordu. Gece her şeyin üzerini örter yarını umutla beklerdi birçok insan ama bu gece benim korkum başlıyordu. Yıllardır içinde bulunduğum esaret duygusundan kurtulmak istedim artık bu esaret son bulsun ki özgür kalayım ama hiçbir zaman gerçekleşmedi. Çaresizce ruhum gölgelerin ardına sığındı ama o sığınan yerde de barınamadı çünkü ruhum parça parça eridi, tükendi. İçimde bir sızı var geçmek bilmeyen bir sızı. Kalbimde de derman kalmadı. Alıkonulduğum bu evde esaretimden kurtulmak istiyordum ama ne mümkün.

Yorgun omuzlarımda derman kalmadı. Bir çift kanadım olsun özgürlüğe doğru uçan; beni özgürleştiren...

Geçmeyecek biliyorum. İçimde bitmek tükenmek bilmeyen bu ıstırap geçmeyecek. Her seferinde yüzleşiyorum kırık çocukluğumla ve içimdeki yanlışlarla; içimde yaşamaya küskün küçük bir kız var, onu büyütüyorum. Uzun sarı saçlı, yaralı bir kız saçında kırmızı bir toka ama ruhu paramparça. Arkamdan hep konuşurlardı, duyardım. Çok canım yandı ama o küçük kız büyüdü. İçimdeki acı değişmedi benimle birlikte büyüdü.

Gücüm yetmiyor, hep güçlü olmaya çalışıyorum ama kırılmış her yanım içime bir eziklik kaplıyor, bazen görmezden geliyordum içimdeki korkuyu. Öyle bir yanıyor ki içim...

Huzurlu bir hayat istemiştim. Olmadı. Olmayacak. Lanetlenmiş doğum günlerim, lanetlenmiş bayram sabahlarım... Ben lanetlenmiş gibiyim. İçine kapıldığım bu kabus bitmeyecek.
Umutları çalınmış çocukların sevgisi olur mu? Hayalleri parlak, umutları yeşerir mi?

Sözde iyiyim.
Hep iyiyim.
Güler yüzlüyüm.
Mutlu gibiyim.

Bir sorun yok. Her şey güllük gülistanlık. Evden içeri adım atınca saklanacak yer arıyorum; sığınacak bir yer. Canım acıyor susuyorum, ağlamak istiyorum hıçkıra hıçkıra ama duyulmasın diye susuyorum. Sözde güçlüyüm işte. Bir dört duvar içinde avazım çıktığı kadar susuyorum.
Eve girdiğimde hala kaskatı kesilmiş haldeydim. Babam sinirden küplere binmişti resmen. Annem ise yere çömelip ağlıyordu, yanına çömelip ona sarılmak istedim ama babam kolumu sımsıkı tuttuğu için yapamıyordum zaten kımıldayacak halim yoktu. Kolum acıyordu. Bu hayra alamet değildi.

Korkuyordum.

Korku ayaklarımı yere yapıştırmış, beynimi parçalayıp içine geçtiğini hissettim. Bu ev korkudan ibaret, bu ev tuhaf. Babam elini kaldırdığında gözlerimi sımsıkı yumup karanlığıma sığındım. Babamın attığı tokatla kendimi ayaklarının dibine düşmüş halde kaldım. Düştüğüm yerde saçlarım yüzüme dağılmıştı ve ayakları altında ezilmiş bedenimle elim şiddetle yanan yanağıma gitti. Annem, “Salih yapma!” dediğinde annemi kolundan tutup kenara itti. Neler oluyordu?

Babam, “Elin adamlarıyla fingirdemek neymiş ben göstereyim sana sürtük,” dedi sinirli, çileden çıkmış halde.

Öz kızına sürtük derken sesi bile titrememiş üstelik ağzından çok rahat çıkmıştı.
Bir tane de bacağıyla tekme attı karnıma, bir tane daha artık sayamayacağım kadar hızlıydı.
Bir kez bile kızım dememiş, yanağımı öpüp saçımı okşamayan babam olacak adam, çok rahat bana vuruyor vururken de bir kere bile tereddüt etmiyordu.

“Mahalle seni konuşuyor. Elin adamlarının arabasında ne işin var? Katil mi edeceksiniz beni? Sibel ve Sefa denilen o zibidiyle görüşmek yok, evden adımını atmayacaksın.”

Alnımda ter damlacıkları oluşmuştu. Sözleri canımı daha çok acıtırken vurduğu yerlerin şiddetli sancısını hissediyordum. Artık yeter dayanamıyorum. Yerden başımı kaldırıp ona baktığımda hiç bir pişmanlık yoktu hatta yüzünde gördüğüm daha çok sinirini çıkaramamış bir canavardı. Nasıl pişman olsun? O bir canavardı. Benim canavar bir babam vardı.

Annem onu durdurmaya çalışırken o da cılız bedeniyle diğer tarafıma yuvarlandı. Babam annemi bırakıp saçlarımdan tutup yüzünü yüzüme dikti. Sarhoş değildi çünkü gece yarısı içerdi gündüz uyurdu ve daha içme saati gelmemişti. Onun bu hali sarhoşlukla ilgisi yoktu sadece annem göremiyordu; onun bu halini. Saçlarımı o kadar çok acıttı ki beynimin yandığını hissettim. Acıyla olduğum yerde kıvranırken her yerim ağrıyordu ama o an ne sesim çıktı ne de ağlaya bildim.

Annem olduğu yerde daha sesli ağlarken, “Yapma! Yapma...” diye sayıklarken hıçkırıkları kulağımı tırmalıyordu. Daha ne kadar bu adamın yanında kölesi olarak yaşayacaktık? Annemin ne zaman gözyaşları dinecekti?

Saçlarımı tutarken bu kez ayağıyla sırtımı tekmelemeye başladı.

“Meral hanım, yetiştirdiğin kıza bak. Aynı sana benzedi senin hatalarının peşinden koşuyor.”
Babam sanki öz kızına değilde, düşmanına bakar gibi bakarken gözlerinde alev alev yanan hareleri yangın çıkaracak gibiydi. Zaten çıkarmamış mıydı? Annem ve ben bu evde yanmıştık, küllerimizden bir daha doğamayacaktık.

Hala saçlarımı bırakmamıştı, gözlerimin içine bakıp, “Artık okul hayatında bitti,” dediğinde tek kurtuluşum olarak gördüğüm umudum tükendi. Dişlerini sıkarak, “Evleneceksin,” dedi. “Hem de iki hafta içinde.”

Kaskatı kesildim olduğum yerde. Gözlerim dehşetle açıldı. Yanlış duymalıydım. Zar zor da olsa ilk defa babama karşı geldim. “Hayır evlenmeyeceğim,” dedim.

Saçlarımı o kadar çok çekti ki geriye doğru koparmaması için şükredecek halde bile değildim.
“Evleneceksin. Kumar borcum için evleneceksin.”
Annem olduğu yerde itiraz etti. “Hayır Salih, o evlenemez onun hayalleri var.”

Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatırken yerden başımı kaldırıp babama baktım ve hiç pişmanlık yoktu.
Bu kez annemi hedef aldı. Beni bırakıp annemi tekmelerken, “Anlaşıldı yediğiniz dayak az geldi,” diyerek pantolonundaki kemeri çıkardı ve bize vurmaya başladı. Babamın bize karşı hiç merhameti yoktu.
Bazı kalpler siyahtan da siyahtı.

On sekiz yaşıma kadar itilip kakılıp değersizleştim ve haksızlığa uğrayıp bunlar gibi çok şeye sessiz kalıp sustum. Vurduğu yerler kadar canım acımamıştı, sözleri daha çok canımı parçapinçik etmişti. Ömrümün paslı yılları geçerken hep korktum, annemin kaderini yaşamaktan; korkum gerçekleşiyordu.

Bazı bedenler sessizce acı çeker. Annemin kaderini yaşamaktan korkuyordum. ‘Her kız annesinin kaderini yaşarmış’ gibi bir söz duymuştum. Ne kadar doğru bir söz emin değilim ama böyle bir kader yaşayamazdım.

Annem de bu hayata mahkum edilmemiş miydi? Bende mahkum edilecektim.

Gözyaşlarım sessizce akarken babam, bir bana bir anneme vuruyordu. Zaten kırılmış bir kızdım daha fazla kırmayın beni.

Artık o kız büyüdü; acılarıyla büyüdü.
Bu evden kurtulamayacaktım. Bu ev benim cenazem olacaktı. Bu ev annemle ikimizin öldüğü yer olacaktı. Uzun zamandır düşünüyordum sonumun ne olacağını? İçten içe biliyordum. Evet, biliyordum bir gün babam gelip hayatımı mahvedeceğini biliyordum. Biliyordum, sırtımda işlemediğim günahların bedelini ödeyeceğimi.
Babamın bana ilk vuruşu değildi; küçükken de döverdi. Odaya kapatırdı. Ağlama sesime bile dayanamaz ağladıkça daha çok döverdi. Bazen annem yüzüne dayak yerdim. Annemin dolduruşları, benim ne yapsam yaranamaz hallerim. Benim nefes almaya hakkım yoktu, bu evde. O yüzden tek çare gördüğüm özgürlüğümü derslerime verdim. Yalan yok okulu sevmezdim, öğretmenleri de sevmezdim. Hiçbir zamanda dost canlısı da olmadım zaten sıcak kanlı biri de değilim. Eski bir ayakkabım vardı. Yağmurlu havaları bu yüzden sevmem çünkü sürekli ayakkabım su çeker ve rahatsız ederdi. Eski bir montum vardı; haki rengi, bir kolunun altı yırtık ve rengi soluktu. Arkadaşlarımı da sevmezdim çünkü en çok onlar acımasız oluyorlardı. Karşısındakinin ne düşündüğünü düşünmeden yargılamaları onlar için en kolayıydı. Birkaç söz hatırlıyorum çocukken beni okuldan nefret ettirecek sözlerini:
‘Sen bir piçsin.’

‘Annem söyledi seni ailen dövüyormuş.’

‘Bitli.’

‘Baban ayyaş.’

‘Babası ayyaş bir kızla arkadaş olamayız.’

Bunun gibi bir çok söz hatırlıyorum. Babam elimden telefonu alıp beni odama sürükledi ve kapıyı kilitledi. Her yerim ağrıyordu, kafam kazan gibiydi. Yatağıma işkence masasına uzanır gibi uzanmıştım. Odamda ki papatyaları ve Kürk Mantolu Madonna kitabımı görünce daha çok sesli ağlamak istiyordum ama dört duvar odanın içinde nefes bile alamadım, sesimi duymaması için. Sessiz sessiz gözyaşlarımı içime akıttım.
Ağlayarak uyuduğum bilmem kaçıncı sabaha gözlerimi açtığımda her yerim ağrıyor başım ise çatlıyordu. Dün yaşananların rüya olmasını diledim ama ağrılarım ve kollarımdaki yaralar gerçeğin en kötü yansımasını hatırlatıyordu. Annemin sesi geliyordu uzaktan. Yattığım yerden doğrulduğumda karşımdaki aynadan görüntümü gördüm; babamın yanağımda vurduğu yerde ellerinin izi duruyordu. Ben seni affetmiyorum baba, Allah’ta affetmesin. Dilerim ki baba bu dünyada bizi yaşattığını misliyle ödersin.

Ayağa kalktım ama vücudumdaki tüm güç çekildiği için her an yere düşecek gibiydim. Annemin sesi geliyordu, ağladığı sesinden belliydi. Turnam gidersen Mardin’e türküsünü söylüyordu. Kapıya vurdum. Annemin sesi bir an sustu. Kapıya tekrar vurdum bir yandan da kapının kolunu çekiştirip duruyordum.

“Anne kapıyı aç!”

Annem tekrar şarkıyı söylemeye başladı. Kapıyı yumruklamaya başladım, ellerim acıyordu ama annem gelmedi, ses vermedi. Beni duyduğuna eminim.

“Anne kapıyı aç lütfen!”

Artık daha fazla gözyaşlarımı tutamadım. Çırpındığım dünya için hiçbir şey işe yaramıyordu. Yaşadıklarım yenilir yutulur gibi değildi. Yüreğim cayır cayır yanarken bu yoldan dönülmeyeceğini anlamıştım.

“Anne ses ver!” diye anneme yalvardım ama ne geldi ne de ses verdi. Bana karşı merhametleri yoktu. Hıçkırıklarla ağlamaya başladım, kimse duymadı yine acılarımla beni baş başa bıraktılar. Ağlamam kimsenin umurunda değildi, hayat devam ediyordu. Kapıya yaslanıp yere çöktüm ve ayaklarımı kendime doğru çekip kollarımı dizlerime sararken türküyü söylemeye başladım.

Turnam gidersen Mardin'e
Turnam yâre selam söyle
Karlı dağların ardına
Turnam yâre selam söyle
Karlı dağların ardına
Turnam yâre selam söyle
Turnam gidersen Aktaş'a
Karlı dağlar aşa aşa
Turnam gidersen Aktaş'a
Karlı dağlar aşa aşa
Hem kavime hem kardaşa
Turnam yâre selam söyle
Hem kavime hem kardaşa
Turnam yâre selam söyle
Hem kavime hem kardaşa
Turnam yâre selam söyle

Turnam gidersen Mardin'e
Turnam yâre selam söyle

Küçükken, kimi zaman kanatlarımız olsa nasıl olur, diye düşünürdüm. Kuşlar gibi muhteşem parlaklıkta, rengarenk tüylere sahip olan bir kanat. Kanatlarım olup birbirine çırpıp uçmayı ve mavi gökyüzünde yer yer dağınık bulutlara dokunup aralarında özgürce dolaşmayı her zaman hayal etmişimdir. Dört duvar bu evde odamın penceresinde.

Ama bazılarımız çok şanslı aslında, onların kanatları olmasa da babalarının omuzları vardı, kanat görevi gören güçlü kolları. Ailemden bazen nefret ediyordum, beni bu halde yetiştirdikleri için babamın omzuna çıkıp kuş gibi özgür olamadığım için.

Kimi zaman yorgunluğumu ve çaresizliğimi düşünürüm. Siz düşünür müsünüz? Ne kadar yorgunsunuz? Ne kadar çaresizsiniz?

Yaşadığınız hayat ne kadar boğuyorsa o kadar güçlü o kadar dayanıklı olunuyor ne yazık ki kimi zayıf insanlar bunu anlamıyor ve çaresizliğin, güçsüzlüğün içinde kayboluyor. Yere baktığımız kadar, göğe bakmıyoruz mesela. Sigara izmaritleri, beton yığınları...

Yitiriyormuş ruhu, umudu, inanmayı ve yaşamayı...

Küçükken penceremden gökyüzüne baktım yıldızları gördüm, inanmayı ve yaşamayı hatırladım. Umudumu yitirmedim, çaresizliğimin güçsüzlüğümün içinde kaybolmadım ve yılmadım. Ailemi böyle kabul ettim, onlar benim ailem dedim. Küçükken herkesin ailesi benim ailem gibi, diye inanmıştım ama büyüdükçe ya da bazı şeyleri anlamaya başlayınca aslında normal bir ailem olmadığını anladım ama onları böylede kabul ettim. Kendimi kaybettim ve kayboldum.
Kimi zaman ise kaybolmak değil, var olmak istedim.

Sandalyede oturmuş açık pencereden yağmura bakıyordum ve kafama bir sürü olasılık üşüştü: Hasta, yorgun ya da yatakta olabilirsin. Ama hiçbiri değildim sadece kilitli kapının ardında tutsaktım. Eğer telefonum yanımda olsaydı Sefa ve Sibel’i arardım. Sefa dün sabah Bolu’ya gideceğini söylemişti ama belki Sibel kafeye gitmediğim için beni merak edip yanıma gelirdi. Evet, Sibel benim yokluğuma dayanamaz hatta şimdiye kadar bir sürü mesaj bile atmıştır. Hala umudum vardı, evlenmeyecektim.

Bütün gün düşünmekten yorulmuş bir kafayla odanın içinde dolaşıp durdum zaten çokta dolaşamadım yaralarım izin vermedi. Hareket ettikçe vücudum ağrıyordu.

Elime Kürk Mantolu Modanna kitabımı aldım ve yalnız okudum. O yoktu. Beni anladığını söylemişti ama kimsenin beni anladığını düşünmüyordum. O gün yaşadıklarımız aklıma geldiğinde gülerken ağladığımın bile farkında değildim ama gitti. Papatyalar solmuştu, benim gibi. Sen banasın, demişti oysa ben kendime bile değildim. Ben ağladım, yıkıldım ama o gitti. Yine gelse affederdim ama yine de kızardım. Giden gelir miydi?

Tüm vedalar böyle sancılı mıydı? Kalan mı yoksa giden mi gazabını çekiyordu?

☆

İçimdeki kasvetli hava buruk bir gülümsemeyle devam ederken iki gün ve bir gecedir yağan yağmur bulunduğum durumun sessiz haykırışları gibiydi. Bir türlü sevemedim yağmuru, nedense hüzün ve gözyaşını hatırlatır, bana. Şuan da bulunduğum durumu anlatıyordu. Artık dayanamayacağımı düşünürken içten içe dayanma gücümün varlığını hissediyordum. Lakin yağmurun sesi iyi geliyor olsa da havadan mıdır yoksa iki gündür kilitli odamdan dolayı mıdır bilmem hasta olduğumu düşünmeye başladım. İçimde korkunç korkunç düşünceler üşüşürken kurtuluş yolumun da pek mümkün olmadığını idrak ediyorum. Son günlerde nefes alamıyorum. Yediğim içtiğimin ne tadı var ne de tuzu. Hayatım tamamen boş anlamsız gibi; hiçbir şeyin tadı yok. Boğazımda bir yumru oturdu sanki. Kaldı ki yaptığım bir şeyde yok. Tek yapabildiğim nefes almak, şu aralar. Ha oda boğazımı yakmaya başladı.

Birinci olasılık sevmediğim biriyle evleneceğim gerçi bu hayatımda kesinlikle yapmak istemediğim bir gerçek.

İkinci olasılık ise kaçmaya çalışacağım bu da zor bir ihtimal ama imkansız değil.

İki olasılıkta beni mahvediyor.

Bir böcek beni hayata döndürdü. Geçenlerde bu hadise yaşanmadan önce sahil kenarında otururken bu kadar umutsuz değildim, hayata karşı. Her neyse... Bir böcek gördüm ayağımın dibinde. Sırt üstü devrilmiş zavallı böcek doğrulmak için büyük bir uğraş içindeydi. Çaresizce ayağım dibinde cebelleşirken onu izledim, aslında böceğe yardım etmek benim için çok kolaydı ama onu izlemek bana farklı bir bakış açısı kazandırdı. Bu dünyada, bu hayatta herkesin bir çırpınışları var; bir böcek bile olsan çaresizlik içinde kıvranıyorsun işte. Tek yapmam gereken bir parmağımla böceğe yardım etmekti ama yapmak istemedim, o an. Bu böcek beni hayata döndürdü. Biliyorum çok saçma ve komik.

Bir haftadır bunu düşündüm. Zavallı hayvan sonunda kendi çırpınışlarıyla doğruldu. Bu bana kendi çırpınışlarımla doğrulma gücümün olduğunu hatırlattı. Sonra böcek hiçbir şey olmamış gibi doğrulup yoluna gitti. Bu yüzden bende aynısını yapmaya karar verdim. Gitmek gerekirdi bazen sessizce. Nereye gideceğimi, kime gideceğimi bilmeden gitmek. Ne kadar çabalarsam çabalayım boşunaydı çünkü herkes kendi gözünden görüyordu hayatı. Başkası umurlarında bile değildi. O başkası bazen anne, bazen baba, bazen eş, bazen sevgili ve bazen de çocukları olabiliyordu. İlk fırsatta evden kaçacağım, bu benim için büyük bir adımdı.
Kapı çaldı.

İlk başta yanlış duymuş olduğumu düşündüm ama doğru duymuştum kapı çalıyordu. Odamın kilitli kapısına kulağımı yasladım ve dinlemeye başladım. Babam ve annem evdeydi. Şuan günün öğleden sonra olduğunu tahmin ediyordum. Kapıyı açtılar ve Sibel’in sesini duydum.

Kapımı yumruklamaya başladım ve “Sibel!” diye bağırmaya başladım. Sibel, beni kurtarırdı.
“Sibel kurtar beni!” diye bağırıyordum.

Sibel, “Alisya, iyi misin? Meral abla lütfen Alisya’yı görmeme izin verin.”

Sonra babamın sesi duyuldu. “Alisya, gayet iyi şimdi git kızım evine bir daha da bu eve gelme,” dedi.

Babamı umursamadan, “Sibel odamda kilitliyim lütfen beni kurtar.”

Kargaşa sesleri geldi ve kapıyı kapattılar büyük ihtimalle Sibel’i evden kovdular. Odamın kapısının kilidi açılırken odanın en uç noktasına gittim. Kapıyı açan babamdı, elinde iplerle karşımda duruyordu arkasında da annem.
“Otur şu sandalyeye.”

İtiraz ettim. “Hayır!”

“Demek öyle, ben şimdi sana gösteririm.” Yanıma gelip saçlarımdan tuttu ve beni zorla sandalyeye oturttu. Annem, “Salih bağlamayalım canı acır,” dedi ama babamın umurunda değildi.

Babam beni bağlarken direndim ama gücüm yetmedi. Annem kapı girişinde, “Yapma Salih, Yapma Salih” diye ağlıyordu. Sesi öyle yorgun öyle çaresiz geliyordu ki. Yüzü benim gibi mosmordu.
Babam adeta burnundan soluyarak, “Ağzını da bağlayalım şu Sefa zibidisi gelmeden, bana bak benim canımı sıkma elimde kalırsın,” dedi. Babam annemi duymuyordu.

“Bırakın beni,” dedim çaresizce. Elim ve ayağım bağlıydı artık, babam yanağıma tokadı patlatınca yüzüm diğer tarafa savruldu.

“Meral ağzını da sıkı bağla şunun,” dediğinde annemin saçlarına yapışıp ayaklarımın dibine savurdu. Odadan çıkmadan önce, “İkinizde elimde kalırsınız,” diye söylendi.

Annem güçsüz, zayıf bedeniyle yerden kalktı. Babamın getirdiği bir bez parçasını eline aldı. Cılız güçsüz ellerine baktım.

“Anne ne olur yapma, daha bu adama ne kadar katlanacaksın lütfen sessiz kalma. Evden gittiğinde gidelim buradan,” dedim fısıltıyla.

Annem elinde bir bez parçasıyla önümde duruyordu. “Ben yapamam kızım, baban öyle dediyse vardır bir bildiği. Nikahta keramet vardır.”
“Anne, Allah aşkına ne kerameti olacak. Kumar borcu yüzünden evlendiriyor beni farkında mısın? Benim sonumda senin gibi mi olsun? Lütfen acı bana, ben evlenemem. Anne yapma bana yardım et.”

Babam, “Meral gel çabuk buraya,” diye bağırınca annem olduğu yerde zıpladı, bana üzgün üzgün bakarken hiçbir şey söylemeden ağzımı bağlayıp gitti. Şimdi ne yapacaktım?

Uyandığımda ilk başta idrak edemedim sonra ellerim, bacağım ve ağzım bağlı halde olduğumu anladım. Uyku mahmurluğunu üzerimden atınca yaşadıklarımı hatırladım, ne kadar hatırlamak istemesem de ne kadar yaşamamayı dilesem de. Karanlık çökmüştü, ne kadar süre böyle uyuduğumu bilmiyordum ama her yerim tutulmuş bir halde ve vurduğu yerlerin ağır acısını hissederken yüzümü buruşturdum.

Yaralarım iyileşmemişti ve eninde sonunda iyileşeceğini biliyordum asıl benim içimdeki yaralarım ne olacaktı? Onlar iyileşecek miydi?
Kapının kilidi açılmaya başladığında yerimde hafifçe kımıldandım ama ağrıyan yerlerimin daha şiddetli sancılarını hissettim. Işık açıldığında gözlerimi kırpıştırdım ve alışmaya başladım. Gözlerim alıştığında annem elindeki tepsiyle geldiğini gördüm. Annem tepsiyi bıraktığında ağzımı çözdü.

“Baban evde yok, sabaha karşı gelir.” Annem titreyen elleriyle bir yandan da ellerimi çözüyordu. “Yemeğini ye ondan sonra da kaç kurtar kendini,” dediğinde doğru duyup duymadığımı anlamak için yüzüne baktım.
“Hadi kızım aval aval bakmasana.”

“Anne, bana yardım mı edeceksin?”

“Evet, sen benim kaderimi yaşamayacaksın.”

“Beraber kaçalım anne, sende benimle gel.” Annemin yüzü yara bere içindeydi, aynı benim gibi.

“Yapamam kızım, yapamam,” dediğinde tek damla akan gözyaşını elinin tersiyle sildi. Ellerini tuttum, gözlerinin içine baktım. “Yaparsın annem, ikimizde yaparız.” Bir müddet böyle kaldıktan sonra ellerini çekti tepsiyi önüne aldı. “Hadi yemeğini ye soğudu.”

Yemek yerken bir yandan da annem çantamı hazırlıyordu zaten pek bir şey de yoktu alacağım.
“Anne Sefa geldi mi?” dedim.

“Yok kızım gelmedi, evlerinde kimse yok.”
Sefa, her zaman yanındayım diyordu ama bu kez yanımda değildi; tek başımayım. Yemeğimi yedim, çantama tüylüyü de yerleştirdikten sonra hazırlandım.

“Anne, telefonum nerede?”

Annem odamdan çıkıp telefonumu bana getirdi ve hiçbir bildirim olmaması şaşırtıcıydı. İçeriğine baktığımda babam Sibel’e benim adıma mesaj atmıştı. Bir daha onunla görüşmek istemediğimi yazmıştı. Birkaç kez Sefa’da arayıp mesaj atmıştı ama babam ona da aynı mesajı atmış hatta Eray bile aramıştı. Neyse evden çıktığımda onları arayacaktım. Sırt çantamı taktım sırtım tahriş olduğundan dolayı canım yandı sonra son kez odama baktım. Hayır, ağlamayacaktım.
Anneme yalvardım tekrar, “Anne bunu kendine yapma. Hadi beraber gidelim,” dedim gözlerim dolu dolu.

“Bizde gelinlikle girdiğimiz evde sadece kefenle çıkılır. Bize bu şekilde öğrettiler, biz böyle gördük, öğrendik. Benim kaderim bu.”

“Anne senin kaderin bu değil, lütfen gel benimle.”
Annem her zamanki gibi dinlemedi beni, bu evden gittikten sonra annemi ikna edecektim. Anneme sarıldım, yanaklarını öptüm. Anneme doyasıya sarılamadım çünkü ona hiçbir zaman doyamazdım.

Spor ayakkabılarımı giyip son kez eve ve anneme baktım. Böyle olması gerekmiyordu? Bu evden böyle gitmem mi gerekiyordu? Neden insanlar bunu kendine yapıyor? Gözümden akan yaşları elimin tersiyle silip anneme döndüm. Seni de o adamın elinden kurtaracağım anne. Nasıl olacak bilmiyorum ama bunu yapacağım. Annem bana durgun durgun bakarken gülümsedi.
Belki artık o da bir şeylerin farkına varmıştı, söylemiyordu ama gözlerinden belliydi.
Kapıyı açtığımda donup kaldım. Karşımda babam da şaşkındı, beni görmeyi beklemiyordu. Daha apartmandan bile çıkamamıştım. Bu kadar erken gelmek zorunda mıydı? Kapıyı yüzüne kapatmaya çalıştım ama şaşkınlığını atınca kapıyı itti ve eve girdi. Geriye doğru gittim.

“Hayırdır, bir yere mi gidiyorsunuz?”
Bu kez sessiz kalmayacaktım ve bağırmaya başladım. “Yardım edin.” Koşarak salonun penceresini açmaya çalışırken babam daha da sinirlendi. Beni pencereden uzaklaştırırken geriye doğru sertçe itti ve düşerken sehpa belime çarptı. Acıyla yüzümü buruşturdum ve kendimi yerde buldum. Annem araya girdi, babama engel olmaya çalışırken zayıf bedeni bunu izin vermedi, babam annemi de yere düşürdü. Annem zaten zayıf, güçsüz biriydi.

“İkinizde elimde kalırsınız. Sürtükler! Sen nasıl odandan çıkarsın? Meral sözümün üstüne söz mü söylersin? Siz beni deli mi etmek istiyorsunuz?” gibi bir sürü hakaret ediyordu ve sarhoştu. İçinde azıcık bir merhamet yoktu, işte ben bu adımın kızıydım sadece gücü kadınlara yeten duygusuz, merhametsiz, aşağılık herifin kızıyım.

Kapı çalmaya başladığında içimde ufacıkta olsa umut yeşerdi, sırtımdaki çantayı yere bıraktım ve acıyla yerimden kalktım. Babamı atlatıp kapıyı gitmek için hamle yaptım ama babam beni durdurdu. Babama karşı koymak kolay değildi. “Yardım edin.” diye bağırdım tekrardan. Annem, babama engel olmaya çalışırken babam cebinden çakı çıkardı; çakıyı gördüğümde nevrim döndü.
Savunmasız bir şekilde dururken elindeki çakıyla babama bir kaç saniye bakarken kaskatı kesildik.
Bu kabus hala bitmedi mi?

Kapı yumruklanıyordu ve Sefa’nın sesini duydum. Hem umutla hem de Sefa’nın varlığından cesaretle beni kurtarması için bağırıyordum. Lanet olasıca kapıyı açamıyordum. Daha önce hiç şahit olamadığım bir doğa olayını yaşıyordum sanki.
Bakışlarım kapıya kaydı ama o anda babam elindeki çakıyı karnıma sapladı. Derime batan bıçağı hissettim, babamın pişmanlık barındırmayan ela gözleri sinirle parlıyordu. Bu gözleri bir daha asla unutamayacağım; unutmak istesem de unutamayacağımı biliyorum. Sertçe bıçağı çıkardı. Şaşkınlıkla elim karnıma gitti ve elime kan bulaşmıştı; benim kanım. Şiddetli bir soğuk tüm bedenimi sarmaya başladığında yıllardır ölüm hakkında hep düşündüğüm aklıma geldi ama hep bir belirsizlik, dahası yoktu. Acı ve sarsıntı içimi ezerken gözümden yaşlar akıyordu ama gözümün yaşını bile silecek halim yoktu. Daha ne hissedebilirdim ki?

Sığamadım bu dünyaya sadece bana mı dar geldi?
Annem, “Ne yaptın sen?” diye bağırdığında önüme geçti. Acı yavaş yavaş vücuduma yayılırken puslu gözlerimle dizlerimin önüne çöktüm.
“Bunların hepsi senin suçun, sen yüz verdin bizim bile olmayan kıza,” diye haykırdı babam. Kulaklarım uğulduyordu, dedikleri hiçbir anlam ifade etmiyordu artık. İçim bağırdı ama ben hiçbir şey diyemedim; konuşamadım.

Kapıdan gelen gürültüler daha da şiddetlendi. Sefa’nın bağırışı ve annemin bağırışı birbirine karıştı. Bıçağın soğuk demiri annemin karnını da deldi; hem de defalarca.

Ölüm kaçınılmaz bir şekilde yaklaştığını duyabiliyordum ama elimden bir şeyde gelmiyordu.

Daha fazla dayanamadım. Son gördüğüm nefes nefese Sefa’nın içeri girişi ve annemin defalarca vücuduna giren bıçaktı.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

440okunma 8beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.