33. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBÖLÜM 33
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 33
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
OY VE YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN LÜTFEN!
SEVGİLERLE 🌸
☆Bir hevesle çıkıp gelmiştim ama o bunu göremeyecek kadar kördü ya da ben onu anlamayacak kadar akılsızdım☆
Bunca yıldır sevgisiz bir ailede büyüdüğüm için sevgi nedir bilmezdim. Öğrenmeye çalışıyordum lakin bir şeyler ya fazla kalıyordu ya da eksik. Babam hiçbir şey söylemedi. Sadece söylediği tek şey “Odana Alisya!” dedi sert bir sesle. İlk defa bana bu kadar sinirlendiğine şahit olmuştum. Gözlerim doldu. Koşar adım odama çıkıp kapıyı kapattım.
İşkence içinde kıvrılırken yatağa oturdum. Babamın bana bu kadar sinirlenip kızacağını düşünememiştim. Bana kızdığı gerçeği içimi dağladı. Babamı incitmek istemezdim. O bu dünyada her şeyimdi. Benim mutluluğum için yapamayacağı hiçbir şey yok gibi hissettiriyordu. Tek dayanağımdı. Bir aptal gibi aynaya bakarak gördüğümden hiç memnun değildim. Eski Alisya olmadığımın farkındaydım. Kendimi yatağa attım. Boş boş tavana bakmaktan başka bir şey gelmiyordu içimden. Olduğum yerde kalarak bir müddet düşündüm. Düşündükçe gözlerim doluyordu.
Ağlamamak için büyük çaba sarf ederken kapım çaldı. Babam diye düşünürken hevesle “Gir” dedim.
Ama gelen Eray’dı. “Neler oluyor?” diye sordu.
“Bir şey yok” dedim.
“Nasıl bir şey yok. Yemekte sen ve Onur yoktunuz. Sonra bir telefon geldi. Karakola düşmüşsünüz. Herkes apar topar çıktı. Meraktan çatladım.”
“Hah! İkinci Sibel” dedim Eray’ı kınayarak.
Söylediğimi hiç aldırmadı. “Onur’u daha çok merak ettim. Hastaneye gitmişler. Oda da Nazan olmasaydı onun yanına gidecektim.”
“Önemli bir şey olmadı. Çok merak ettiysen Nazan birazdan çıkar. Git Onur’un yanına” derken başımdan savmaya çalışıyordum.
“Ne olduğunu öğrenmeden hiçbir yere gitmem.” Kaşlarını belli belirsiz çattı.
Bıkkın bir ifadeyle Eray’a göz devirdim. Eray da hiç uyumuyor herhalde sürekli evi gözetliyor. “Saat kaç oldu? Yarın okulun yok mu? Git uyu.”
“Bırak şimdi okulu eğer anlatmazsan sabaha kadar buradayım. Beraber uyuruz artık.”
Eray dan kurtuluş olmadığını anlamam uzun sürmedi. “Bizimkilerle Savaşlar kavga etti. Hepsi bu” dedim başımdan savarcasına.
“Detay ver bana. Sen bu olayın neresindesin.”
Yorgun argın bir halde kendimi yatağa attım. “Başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Hiçbir suçum yokken bütün kabahat bana patladı.” Olayı Eray’a anlattığımda benim için üzüleceğini beklerken katıla katıla gülmeye başladı. Bir şeyler söylüyordu ama sesi homurtu gibi çıktığı için söylediklerinin hiçbiri anlaşılmıyordu.
“Arada nefes al! Boğulacaksın” dedim.
Kendini zor da olsa toparladığında “Bana haber vermedin” diye kızsa da bu durumdan çok eğleniyordu. “Yıldırım amca hiçbir şey söylemedi mi?” Başımı hayır anlamında salladım. “Bana en azından kızmıştı. Neydi neydi o söz” dedi düşünür gibi yaparken. “Ha şimdi buldum. Eden bulur. İnsan yaşattığını yaşarmış” derken ağzı kulaklarındaydı. Benim halime bakıp kahkahalarla gülerken yüzüm asıldı. Onun düştüğü duruma bende düşmüştüm ama onun gibi de yapmamıştım.
Ertesi gün korkarak kahvaltıya indim. Benden önce herkes inmişti. Onur yüzsüzü utanmadan hiçbir şey olmamış gibi dağılmış suratıyla ağzına yemekleri dolduruyordu. Bende yerime oturunca dedem başladı dün geceki olayı konuşmaya. Hiçbir şey söylemeden sadece suçlu bir çocuk gibi başımı eğdim ve dedemi dinliyordum. Eray karşımızda bize gülüyordu ama Onur sanki kendisine söylenmiyormuş gibi gayet rahattı. Ben neden rahat olamıyorum?
Onur ile okula giderken depresif bir hal içindeydim. “Bana bu olayları anlata bilirdin” dedi.
“Anlatabilirdim elbette ama gerek duymadım.”
“Gerek mi duymadın? Dün akşam Pamir’in başına daha kötü şeyler gelebilirdi” derken kızgınlığını yatıştırmaya çalışıyordu. “Bu sorumluluğu tek başına Pamir’e yıkmasaydın daha iyi olurdu.”
“Çok üzerime geliyorsunuz” dedim ses tonum biraz yüksek çıkmıştı. “Evdekiler bir yandan sen bir yandan. O meselenin kapandığını zannetmiştim.”
“Demek kapanmamış ki Savaş denen it, Pamir’in etrafında dolaşabiliyor. Bu yüzden olayı bana anlatman gerekiyordu” dedi yüzüme bakarken.
“Pamir ile karşılaşmasaydık haberi olmayacaktı. O da halledemeyeceğim bir şey değildi dedi.”
“Onun derdi ona yetiyor” derken huzursuzdu. “Lütfen başka bir sorun olursa bana söyle. Pamir’i bulaştırma.”
“Tamam” dedim bıkkınlıkla. “Bu olay aramızda kalsın. Babam ve evdekilerin duymasını istemiyorum.”
“Aferin böyle uslu bir kız ol!” derken omzunu cimcikledim. “Acıdı.”
“Kötülere bir şey olmaz.”
Dersi dikkatlice dinleyip not aldım. Vizelere az kalmıştı. Dersten çıktıktan sonra bahçede beni karşılayan Sibel ile karşılaştım. Elinde pankart açmış beni bekliyordu. Pankartın üzerinde “Alisya lütfen beni affet!” yazıyordu. Deli kız!
Onu görmemezlikten gelip giderken beni durdurdu. Bana sarılırken “Özür dilerim kızım ya” dedi. “Hem fena mı Savaş’ı dövdürdük.”
Ondan ayrıldım. “Tam tersi oldu gibi ama neyse” dedim düz bir ifadeyle.
“Barıştık mı?” dedi heyecanla.
“Beni hayal kırıklığına uğrattın. Herkese beni ve Pamir’i daha önce tanıştığımızı anlattın.” Yüz ifadem Sibel’i tedirgin ediyordu bakışlarından belliydi.
“Kötü bir amacım yoktu gerçekten. Bunca yılın hatırına bana inanmıyor musun?”
Bir müddet düşünürken acı bir sessizlik oldu aramızda. Sibel dudaklarını büzmüş karşımda çekingen bir tavırla bana bakıyordu. “Bir daha böyle bir şey yapmayacaksın” derken ben bile inanmıyordum ama inanmak istiyordum. Sibel tekrar bana sarıldı. “Tamam tamam bir daha yapmam.”
“Umarım” diye mırıldandım. Elindeki pankartı gösterdim. “Hem bu ne?”
“Senin için” derken sırıtıyordu. “Beğenmedin mi? Birisi bana yapsa havalara uçarım.”
“Bende şuan havalara uçuyorum.”
“Dersin bitti mi? Nereye gidiyorsun?” diye sordu Sibel.
“Dersim bitti. Şirkete gidiyorum” dedim. Metin amca ve yanındaki adamı araştırmak istiyordum. “Senin dersin var mı?”
“Yok. Eve giderim herhâlde.”
“İstersen benimle şirkete gel.” Sibel’in bana yardımı dokunabilirdi.
“Ne yapacağım şirkette?”
Koluna girdim. Yolda yürürken “Eğer kimseye anlatmazsan anlatırım belki” dedim.
“Valla kimseye anlatmam. Dün gece sıkıntı ve stresten ne yaptığımı biliyor muydum?” dedi masum masum.
“Doğru bilmiyordun o yüzden çenene vurdu” dedim.
“Dün gece babam baya kızdı.”
“Sorma ya” dedim. “Bizim evde de aynıydı durum.”
“Pamir nasıl oldu acaba? Haberin var mı?” dedi dudaklarında ima eden bir gülümseme varken.
“Nereden haberim olsun?”
“Pamir’e bak be” dedi Sibel. “Alisya’nın adını bir daha anmayacaksın derken ben bile korktum.”
“Ya sana ne demeli, herkesin kafasını çorba gibi karıştırdın.”
“Biraz öyle oldu” derken gülüyorduk. “Babamın kafasını da akşam karıştırdım pek bir şey söyleyemedi.”
“Valla senden korkulur” dedim.
Şirkete geldiğimiz de Sefa’nın yanına gittik. Bulunduğu ofisinde dört kişi daha vardı. Sefa’ya sarıldık ve otururken odadakiler bize ters ters baktılar. Sibel herkesin duyabileceği bir tonda “Sefacığım pek misafirperver değilsiniz galiba” dedi.
Sefa “Olur mu öyle şey ne içersiniz?” dedi. Bizim duyulabileceğimiz kısık sesle devam etti. “Buradakiler biraz garipler.”
“Görüyoruz onu” dedi Sibel.
“Kahve içelim” dedim etraftakilerin gözü üzerinde. Sefa kahveleri söylerken gergin bir hava vardı içeride. “Buradakiler neden bize bir garip bakıyorlar anlamadım.”
“Mesai saati içinde ya ondandır” dedi Sefa.
“Ee Sefa ne var ne yok” dedim imayla gözlerimi kırpıştırdım.
“Siz de beni iyice ajan yaptınız?”
“Ne güzel işte ikinci mesleğin oldu” dedi Sibel keyifle. Kahvelerimiz geldiğinde sustuk.
“Bir şey var mı yok mu?” dedim ısrarla.
“Bir şey yok ama” diye mırıldandığında oturuşumu düzelttim. Sibel’in de kahve neredeyse boğazında kalacaktı.
“Kesin bir şey var” dedim.
“Var bir şeyler” dedi Sibel.
“Yani nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum” dediğinde araya girdim. “Dümdüz söyle.”
“Yıldırım amcanın yanına yeni gelen asistan var ya” dedi etrafını kolaçan ederken.
“Çatlatma insanı” dedi Sibel uyarır bir tonda.
“Ee” dedim merakla. Dün babamın odasında gördüğüm kızdı.
“Yıldırım amcaya bir başka bakıyormuş.”
“Nasıl bakıyormuş?” derken hiçbir şey anlamadım.
“Anlayın işte Yıldırım amcanın peşindeymiş.”
Bunda ne var dercesine baktım. “Tabii peşinde olacak asistanı değil mi?”
“Kızım saf mısın?” dedi Sibel. “Sefa beyefendi olduğu için tam söyleyemiyor. Yıldırım amcaya asılıyormuş kız. Göz dikmiş.”
“Yok canım kız benimle yaşıt sayılır” dedim. “Sana kim söyledi Sefa?”
“Bütün şirket bunu konuşuyor. Benden duymuş olmayın da” derken Sefa gözlerimizin içine bakıyordu.
“Ne?” dedim perişan halde. Simge denen kadından nasıl kurtulacağımı düşünürken şimdi de bu asistan kız çıkmıştı başıma. “Babam ne yapıyormuş kız asılırken?”
Sefa omuz silkti. “Onun hakkında bir şey duymadım. Bence Yıldırım amca öyle biri değil.”
“Erkek değil mi hepsi aynıdır?” dedi Sibel.
“Sibel sende yangına körükle gitme” diye uyardı Sefa.
“Haklısın” dedim. Sefa kendi üzerine alınmıştı. “Erkeklerden her şey beklenir.”
“Hadi Alisya gidelim şu kızın yanına. Yıldırım amcayı sahipsiz zannetmesinler” dedi Sibel bir hışımla ayağa kalktı.
Sefa bıkkınlıkla nefesini koyuverdi. “Yapmayın kızlar başımı belaya sokacaksınız.”
“Merak etme Sefa sana bir şey olmaz. Olan bize olacak” dedim Sibel’in peşine takılırken. “O kızın gözlerini oyarım.”
“Oyalım” dedi Sibel.
Kol kola girmiş asansör beklerken “Sibel, babam dün olaydan sonra benimle konuşmuyor ne söyleyeceğim şimdi babama?” diye sordum keyifsiz. Moralim bozulmuştu.
“Buluruz bir şeyler. Kafana takma. Bizim yaşımızda cici annen olacak bunu düşün.”
“Allah korusun! Hem ne malum ya sadece insanlar konuşuyormuş.”
“Canım benim insanlar demek ki bir şeyler anlamış konuşuyorlar. Hem bununla ilgili kaç tane film yapıldı ve hala yapılmaya devam ediyor. Zengin, yakışıklı ve bekar iş adamı ve asistan aşkı” dedi Sibel hüzünle.
Moralim iyiden iyiye bozuldu. Asansöre binip babamın katına çıktık. Babamın asistanı Zuhal tek başında masasına oturuyordu. Beni görünce gülümsedi.
“Alisya Hanım hoş geldiniz. Babanız toplantı da” dediğinde güler yüzlü olmaya çalıştım.
“Öyle mi? Önemli değil burada bekleyebiliriz.”
“Yıldırım Beyin odasında bekleyebilirsiniz.”
“Biz burada bekleyelim Zuhal Hanım” dedi Sibel.
“Arkadaşım Sibel” diyerek araya girdim. “Sizin yanınızda da bir kız vardı. Adı neydi?”
“Berna” dedi Zuhal.
“Evet Berna” dedim adını yeni hatırlamış gibi. “O tam olarak ne iş yapıyor?”
“O benim asistanım.”
“Daha önce görmemiştim onu. Yeni mi işe başladı?” Kızı çaktırmadan soracaktım ama olaylar istediğim gibi olmuyordu. Şuan resmen o kız için gelmiş kızın hakkında bilgi topluyormuş gibi görünüyorduk. Zaten de öyleydi. Sibel ‘çok iyi gidiyorsun’ bakışı attı ama Zuhal anlamış olabilirdi.
“Evet on bir gün oldu. Diğer asistan evlendiği için işten ayrılma kararı aldı” dedi Zuhal. Bir şeyler anlasa da sorduklarıma cevap veriyordu.
“Şuan nerede Berna Hanım?” dedi Sibel umursamıyormuş gibi görünüyordu.
“Yıldırım Bey ile toplantıya gitti.”
Bu canımı sıkmıştı. “Beraber mi gittiler” dedim pot kırarak. Zuhal tereddütle başını salladı. Kadının tepesinde dikilmiş resmen sorguya çekiyorduk. Sesimi kontrol altına aldım. “Yani sizin gibi tecrübeli biri varken neden o Berna Hanım gitti?” dedim.
“Aslında ben gidecektim ama Berna ısrar edince kıramadım” dedi sesi kulağa şaşkın geliyordu.
“Tabii gitmek istemiştir” diye mırıldandı Sibel.
“Ne zaman gelirler?” diye sordum.
“Toplantı bitmek üzeredir. Birazdan gelirler. Bir şeyler ikram edeyim.”
“Bize soğuk su verin” dedim bunun üzerine soğuk su iyi giderdi. Zuhal’ın yanına oturmuş aramızda sessiz gergin bir hava vardı. Arada birbirimize bakıp sırıtıyorduk. Zuhal bilgisayardan bir şeylere bakıp çalışıyordu. Biraz zaman geçtikten sonra asansör açıldı ve babam ile yanındaki Berna içeriye girdi. Berna’nın yüzünde alık bir gülümseme vardı. Bu kadına iyice kurulmuştum. Babam bizi görünce bir an duraksadı ve göz göze geldik. Başımı öne eğdim suçlu suçlu, babam hiçbir şey söylemeden odasına girdi. Aramızda baba kız ilişkisi tam oturmadığı için babam da bocalıyordu. Bende ona hiç yardımcı olmuyordum. Babam öyle yapınca yüzüm düştü.
“Yıldırım amca da geldi” dedi Sibel gözü Berna’nın üzerinde. Amca kelimesini de vurgu yapmıştı. Düşüncelerimden sıyrıldım. İster istemez gözüm Berna’ya kayıyordu.
Zuhal “Benim asistanım Berna” dedi. Sanki bize yardımcı olmak için buradaydı.
“Ya öyle mi?” dedim sanki az önce Berna’nın hakkında konuşmamış gibi.
“Siz de yeni başlamışsınız işe Berna Hanım. Çokta genç görünüyorsunuz” derken Sibel’in gözleri Berna’nın üzerindeydi. “Kaç yaşındasınız?”
Berna şaşkındı. Yapmacık bir tavırla gülümsedi. “Merhaba” dedi. “Yeni başladım işe. Sizi tanıyamadım.”
“Aa tanıyamadın mı?” dedi Sibel belli belirsiz kaşlarını çatarken. “Ben Sibel, Yıldırım amcanın yeğeni sayılırım. Yıldırım amcam beni çok sever.” Sürekli amca kelimesine vurgu yapıyordu. “Kaç yaşındasın Berna Hanım?”
Berna duruşunu dikleştirerek bize üsten bakmaya başladı. Boyu bizden kısa olmasına rağmen. Yaşını söylemek istemiyor gibiydi ama Sibel’in ısrarına dayanamadı. “Yirmi beş yaşındayım.”
“Bizimle aynı yaşıt sayılırsın” dedi Sibel. Önemli bir sır verecekmiş gibi gözlerini kısmıştı. ”Yıldırım amcanın kızı yaşındasın.”
Berna’nın yüzü öyle bir düşmüştü ki neredeyse ağlayacak gibiydi. Babama öyle bir göz ile bakmasa bile bundan sonra da bakmamasını umuyordum. Biz Berna’ya bakarken Zuhal’ın ağzından bir kıkırtı kaçtı. Gözlerimi ona çevirdiğimde başını bilgisayara gömmüştü.
“Babam bizim yaşımızdakilere kızı gibi bakar” dedim düz bir sesle.
“Tabii öyledir. Tanıştığımıza memnun oldum tekrardan. Benim yapılacak işlerim var” diyerek elindeki çantayı masaya bile bırakmadan yanımızdan kaçar gibi gitti.
Zuhal anlamıştı buraya neden geldiğimizi o yüzden ona döndüm. “Lütfen Zuhal Hanım bu yaşananlar aramızda kalsın.”
“Tabii aramızda merak etmeyin” dedi anlayışla. Pek güven vermedi ama üzerine de gitmenin bir anlamı yoktu. Zuhal’ın telefonu çaldı sonrada babamın odasına gitti.
Sibel’e döndüm. “Sibel hadi eve gidelim.”
“Yıldırım amcanın yanına gitmeden mi gideceğiz?”
“Evet. Görmüyor musun bana trip atıyor? Simdi yanına gidip ne söyleyeceğim?” derken acı bir şekilde gülümsedim.
“Canım benim yüzleşmekten korkmamalıyız. Gidip özür dilersek bizi affeder ve sana kıyamaz.”
“Emin misin?”
“Bana güven” dedi kendinden emin.
Zuhal odadan çıktıktan sonra “Sizi bekliyor” dedi.
Sibel “Hadi” dedi beni ikna etmeye çalışarak. İstemeyerekte olsa babamın kapısını tıkladım. “Gel” dediğinde kendimi odaya attım. Suçlu suçlu yere bakarken babam bize değil önündeki dosyalara bakıyordu.
“Baba” dedim üzgün bir sesle. Babam bize döndü.
“Özür dileriz Yıldırım amca” derken Sibel üzgün görünüyordu.
Bu halimizi gören babamın dudakları kıvrılmıştı. “Demek ki hatanızı anladınız.” Sesi de yumuşamıştı
“Evet çok pişmanız” dedim. Sibel de kafasını sallıyordu.
“Buraya bunun için mi geldiniz?”
“Evet” dedi Sibel safça.
“Bunun için geldik” dedim masumca.
Babam “Madem öyle bu kez affedildiniz” dedi. “Ama gözüm üzerinizde.” Babamın yanına gidip arkadan sarıldım. Yanağına da bir buse kondurdum. “Canım babam.”
“Ee kızlar bana söylemek istediğiniz bir şey var mı?” diye sorduğunda Sibel ile göz göze geldik. Sibel anında “Yoo” dedi.
Bende “Ne olabilir ki?” dedim.
Babam “Emin misiniz?” derken gözlerimin içine bakıyordu. Sanki bir şeyler biliyor gibiydi ya da araştırsa öğrenebilirdi. O yüzden “Dün geceki kavga benim yüzümden oldu” dedim birden bire. Babam düz bir ifadeyle beni dinliyordu. Sibel’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. “Savaş ile lisede aynı okuldaydık. Bir kaç sorun yaşadık olay büyüdü. Bizimkilerinde kulağına gitmiş” dedim huzursuz bir sesle.
“Tamam” dedi babam derin bir nefes alarak. “Ben bu işe el atacağım Savaş bir daha sizi rahatsız etmeyecek.” Daha fazla uzatmadı.
Babam ile Sibel’i mahalleye bıraktıktan sonra eve geldik. Louis ve Melina da evdeydi. Melina babamın kucağına atladı. “Neredeyse her akşam da buradayız. Melina sürekli buraya gelmek istiyor. Eray ile de iyi anlaştılar” dedi Louis sevecen ve birazda mahcupça. Melina da abisi gibi bizim evden çıkmamaya başlamıştı.
Büyükannem hemen “Olur mu öyle şey? Ne güzel çocuklar birbiriyle arkadaş oldu” dedi.
İyi ki etrafta Eray yoktu. Melina babamın kucağından inince “Bende Eray’ın odasına gidecektim” dedi.
“Melina gel beraber gidelim” dedim. Elimden tutup Eray’ın odasının önüne geldik. Kapıyı tıkladığımda “Gel” dedi Eray. Bilgisayarın başında oyun oynuyordu.
“Eray ben geldim” deyip ona gülümsedi Melina.
Bizi gören Eray “Hoş geldiniz” dedi ve önündeki bilgisayara döndü.
“Hayırdır neyin var?” dedim. Yanına gittik.
“Yarın özel öğretmenlerimle derslerim başlıyor.”
Bu da bir garip. Bazıları olsa havalara uçar. “Ne güzel işte” dedim. “Derslerim derken” ona bakıyordum.
“Her dersten bir özel öğretmenim olacak” dedi yüzünü buruşturup. “Bunun nesi güzel? Zaten bütün gün okulda canım çıkıyor. Birde evde de mi ders işleyeceğim?”
İsyan bayraklarını çekmişti. “Bazıları senin kadar şanslı olmuyor.”
“Ne şans ama” dedi iğrenerek.
“Sen yine de tadını çıkar.”
“Ben zaten futbolcu olacağım. Yıldırım amca bir türlü anlamak istemiyor.”
“Asıl sen anlamak istemiyorsun. Futbolcu olsan bile babam iyi öğrenim görmeni istiyor.” Evdekiler Eray’ın eğitimi için uğraşıyorlardı. Sonradan fikri değişip başka mesleklere yönelirse zorluk çekmesini istemiyorlardı. Ama Eray’ın umurunda değildi.
“Biliyor musunuz? Abimi hastaneye götürmüşler” dedi Melina heyecanla. Bizim konuşmamızdan sıkılmış olabilirdi. “Ona iğne yapmamışlar canı çok acımamış.”
“Şimdi nasıl?” diye sordum. Gerçekten merak ediyordum.
“İyi. Bugün Ceylin vardı yanında. Abime eliyle çorba içirdi. Abim bir bebek gibiydi” derken elini ağzına götürüp kıkırdadı. “Babam da koca bebek diyor.”
Odama gidip ders notlarıma baktım. Sıkıldığımda bir defter ve siyah kurşun kalem çıkardım. Bazen gördüklerimi aynen çizmek yerine kendi hayal gücüme bırakıyorum. Çiftlikte ki evi aynen çizecektim sonra da hayal gücümle ona benzeyen başka bir ev çizmeyi düşünüyordum.
☆
Zaman öyle böyle durdurulamazken bir hafta geçmişti. Kafamı derslere gömmüş düşünmemeye çalışıyordum. Pamir ile o olaydan sonra karşılaşmamıştım. Onu deli gibi merak ediyordum. Onun dengesizliği bana da bulaşmıştı. Hem ondan uzak durmaya çalışıyordum hem de yakın olmak istiyordum. Sanırım tam ne istediğimi de bilmiyordum. Mesaj atsa mıydım? Benim yüzümden dayak yemişti ama geçmiş olsun bile dememiştim. Ne kötü biriyim! Ama Ceylin ona bir bebek gibi bakıyordu değil mi? Bana ihtiyacı yoktu. Hem kendimi suçlu hissediyordum hem de haklı çıkarmaya çalışıyordum. Elimdeki telefondan Pamir’in mesaj kısmına girdim.
“Geçmiş olsun” yazıp sildim. Saçmalama olayın üzerinden bir hafta geçti. Şimdi mi aklın başına geldi yazsa haklı. Tamda öyle olmuştu da neyse.
“Nasılsın?” yazdım. Bu da geçmiş olsundan farklı değildi ki. Sildim.
“Neredesin?” Bu ne ya hesap soruyormuş gibi. Sil sil. Bir şeyler yazıp yazıp sildim.
“Pamir” yazdım en sonunda. Daha ne yazacağımı düşünürken mesajı göndermeden yanlışlıkla aradım. Heyecandan elim ayağıma dolaşırken zor kapattım telefonu. Durduk yere teknoloji mağduru olmuştum. Acaba çağrı gitmiş miydi? Yok canım hemen kapatmıştım gitmemiştir. Başımı yastığa gömdüm. Ben kendimle debelleşirken mesaj sesi geldi. Korka korka telefonu elime alıp baktım. Pamir konum atmıştı. Bu neydi şimdi? Neden konum attı? Zor durumda olabilir miydi? Konuma baktığımda Savaş’ın bizi tehdit ettiği kulüptü.
Saat gece 23.05’di. Üzerimdeki pijamaları çıkartıp kulübe uygun bir şeyler giydim hızlıca. Bunu yaparken de taksi durağını aramıştım. Zaten az kalmıştı ehliyet almama o zaman her şeyin daha kolay olacağına inanıyordum. Evden gizlice ses çıkarmadan çıktım. Taksi geldiğinde bindim ve gideceğim adresi verdim. Kulübe geldiğimde ortam çok kalabalıktı ve bangır bangır müzik çalıyordu. Pamir’i gözlerimle aradım ama en canlı saatleri yaşayan kulüp oldukça kalabalıktı. Yanıp sönen ışıklar arasında Pamir’i bulmak zor gibi görünüyordu. Dans eden kalabalığın arasında olduğunu düşünmüyordum o yüzden orayı es geçtim. Kulübün içinde ilerledim.
Barmenin karşısında oturan Pamir’i görünce sevindim. O beni görmediği için omzuna dokundum ve bana dönerken beklediğim gibi bulamadım. Çünkü sarhoştu. Fazla sarhoştu ve kendini kaybetmiş gibi karşımda içmeye devam ediyordu. Bir yudum daha aldıktan sonra boş bardağı barmene uzatıp bir yenisini daha istedi. Bana tekrar dönerken duyabileceğim düz bir sesle konuştu. “Burada ne işin var?”
“Konum attın” dedim. Yüzündeki yara izleri duruyordu ve kaşının üzerinde yara bandı vardı. Gözü ilk gördüğüm aksine daha iyiydi. Dudağı patlamıştı ama şimdi kötü bir yara izi kalmıştı sadece.
“Hm. Konum attım demek” derken başını ağır ağır salladı.
Bu kez onun meşhur sorusunu ben sordum. “İyi misin?”“Sence nasıl görünüyorum ya da bir önemi var mı?” diye sorarken barmen önüne koyduğu içkiyi içmeye devam etmeye başladı.
“İyi değilsin sen” dedim. Elindeki bardağı aldım.
“Çok mu umurunda ya da kimin umurunda” dedi soğuk bir şekilde gülerek. “Çok merak ediyorsan iyiyim. Beni rahat bırak. Bir konum attım diye hemen neden geliyorsun?” Düz bir şekilde bana bakarken yüreğim müthiş bir burukluk hissiyle dolup taştı. Seni merak ettiğim için geldim diyemedim. Deseydim de umurunda olur muydu?
“Haklısın. Şuan buraya gelmemeliydim. Seni rahat bırakıyorum keyfine bak” dedim ve ondan uzaklaşıp çıkışa doğru yürüdüm. Kendimi berbat hissediyordum. Aptallık bendeydi. Bir konum attı diye hemen bodoslama atlamıştım. Ne işim vardı burada? Bir hevesle çıkıp gelmiştim ama o bunu göremeyecek kadar kördü ya da ben onu anlamayacak kadar akılsızdım.
Şule’ye konuştuğum kadar kendime söz geçirebilsem. Ne de olsa terzi kendi söküğünü dikemezmiş. Şimdi o sözlere kendim muhtaçtım. İçimin derinliklerinde belki de herkes gibi şiddetli sular akıyordu. Ceylin olsaydı yanında ona böyle davranır mıydı acaba? Böyle düşününce kasıldım.
Kendimi dışarı attığımda soğuktan titredim. Havalar epeyce soğumuştu ve artık kış mevsimindeydik. Buraya gelmenin pişmanlığını yaşarken taksi bulmaya çalışıyordum ama görünürde yoktu. Daha fazla burada kalmak istemiyordum zaten kalbim kırılmış ve kendimi berbat hissederek yürümeye başladım. Dalgın dalgın yol kenarında yürürken elimi sıkıca tutan bir el ve şiddetle beni kendine döndüren Pamir’in güzel ama dağılmış yüzüne baktım. O anda hızlıca kenarımızdan bir araba geçti ve Pamir beni kendine doğru çekmişti. Başımı hafifçe kaldırdığımda yüzlerimiz çok yakındı.
“Kendini öldürmek mi istiyorsun?” derken sinirliydi ve sarhoş olduğu için baygın bakan uyuşuk gözleri onu ele veriyordu.
“Çok sarhoşsun.”
“Sayende tadını çıkaramıyorum.”
“Gidiyorum işte tadını çıkar, istediğin bu değil mi?” dedim onun yakınlığından kurtulmak için hareketlendim ama izin vermedi.
“Tamam gitme konuşacağız” derken yüzüne aval aval baktım. Az önce git demişti şimdi de kalmamı istiyordu. “Ben buyum işte. Serseri, işi yaramazın tekiyim. Seninle biraz vakit geçirdik, ilgilendim diye... “ Sözünü tamamlamadı. Yüzüme baktı. “Beni herkes yarı yolda bıraktı. Zehirli sarmaşık gibiyim sende o kadar kolay zehirlenirsin ki! Beraber olamayız, yapamayız.” Yarım ağızla gülümsedim. Karşısında ağlayacak değildim ya.
“Seninle birlikte tekrar yaşadığımı hissediyordum. Birlikte sonu olmayan yollarda yürümek istiyorum ama yapamam, yapamayız. Benim hayatım hep basit bir çarkın içinde dönüyor” derken bana sarıldı. Sadece onu izliyordum. Sarılışına aptal gibi karşılık verdim. Tam ne yaptığımızı da anlayamıyordum. “Sarıldığında vücudumun gevşediğini ve rahat bir nefes aldığımı hissediyorum.”
Uzun süre sarıldık yolun kenarında bir sokak lambasının altında. Burnuma çalınan kendi erkeksi kokusu ve içki kokusu birbirine karışmıştı ama garip bir şekilde rahatsızlık duymuyordum. Şimdi bunları gerçekten yaşadığıma ikna olmam gerektiğini düşünüyorum. Acaba sarhoş olmasaydı bunları söyler miydi? Ya da bana böyle sarılır mıydı? Bir elim onun göğsünün üzerindeyken göğsü inip kalkıyordu. Bende bu arada hızlanmış kalp atışlarımı yavaşlatmakla ve nefesimin düzene girmesiyle ilgileniyordum.
Nefesimin düzene girdiğine emin olduğumda “Pamir Efe” dedim. “Kendinde değilsin hadi gidelim buradan.”
Benden ayrılmadı ama yüzümüz birbirine yakın mesafede duracak şekilde ayarladı. “Ben hiç kendimde olamadım.”
“Benim yanımda olabilirsin.”
“Sende yadırgarsın beni.”
“Hayır seni anlarım. Senin de beni anladığın gibi.” O beni hiç anlamamıştı. Sadece gülümsedi.
“Gidelim buradan ama araba kullanacak halde değilim.”
Birbirimize sarılmış halde taksi bulduk. Pamir ayakta zor duruyordu. “Başım dönüyor” dediğinde emin olmuştum. Eve gidemezdik o yüzden “Nereye gideceğiz?” diye sordum. Taksi şoförüne bir tane adres verdi ve başını omzuma yasladı. Benimde uykum gelmişti ama Pamir omzumda başı varken nasıl uyuyabilirdim?
Taksi şoförü “Geldik” dediğinde ücreti ödeyip Pamir’i uyandırdım. Pamir uslu bir çocuk gibi söylediklerimi yapıyordu. Arabadan inince daha önce geldiğimiz evi hemen tanıdım. Onunla ilk karşılaştığımız zaman Savaş’ın peşimde olduğu gece beni getirdiği evdi. Pamir bana yaslanmış çok yakınımdayken evin kapısına geldik ve çokta ağırdı. Melina haklıydı galiba. Tam koca bebekti.
“Pamir anahtar nerede?” diye sordum. Umarım anahtar yanındadır yoksa onca yolu gelmiş tekrar bu şekilde dönemezdim. Kısacık mesafede onu taşımaktan canım çıkmıştı. Sanki bir dejavu yaşıyordum. Ben sarhoşken o benimle ilgilenmişti şimdi de ben onunla ilgileniyordum. Pamir anlamamış gibi “Ne?” dedi. Tekrar sordum. “Evin anahtarı nerede?”
“Saksının içinde" derken etrafa baktım. Bir kaç tane saksı vardı ama içinde solmuş çiçekler gözümü çarptı. Türk milleti işte! Ya paspasın altına koyarlardı ya da boş saksının içine. Anahtarı almak için ondan ayrılırken beni daha sıkı tuttu. 1.87 boyu vardı ve benden kalıplıydı. Canımı acıtıyordu. “Lütfen sen de beni bırakıp gitme” dedi sesi yalvarır gibi çıkmıştı.
“Anahtarı almam gerekiyor.”
“Gitmeyecek misin?”
“Hayır.” Cevabımdan sonra beni bıraktı ve eğilip anahtarı saksıların içinde aramaya başladım. Sonunda bulduğumda kapıyı açtım. Işığı yakıp Pamir’i salondaki koltuğun üzerine bıraktım. İçerisi beklediğim aksine sımsıcaktı. Etraf sanki yeni temizlik yapılmış gibiydi.
“Sana kahve yapacağım burada bekle.”
“Zahmet etme. Maazallah zehirlenirim falan.”
“Merak etme zehirli sarmaşık olduğun için sen beni zehirliyorsun” dedim onun sözlerini hatırlatarak. Sinir bozucu bir şekilde güldü.
Üzerimdeki kabanı çıkardım ve mutfağa gidip kahve yapmaya başladım. Her şey düzenli yerli yerindeydi ve malzemeleri bulmakta zorlanmamıştım. Ev o zaman geldiğim gibiydi. Kahveyi yaptıktan sonra salona geçtim. Pamir yere oturmuş önünde içki şişeleri vardı. Bir tanesini kafasına dikti. “Ne yapıyorsun? Ben sen kendine gel diye kahve yapmıştım.”
“Bende sana zahmet etme demiştim.”
Aslında kahveyi başından aşağı dökmek geliyordu ya içimden neyse. Yine de ona kıyamadım. Kahveyi cam sehpanın üzerine bıraktım. “İyi ne halin varsa gör.”
“Gitme” derken dudakları seyirdi. “Beni bu halde burada yalnız bırakma.”
“Zaten söz dinlemiyorsun ve üstelik hala karşımda içmeye devam ediyorsun” dedim biraz kızgınlıkla.
“Gidecek misin?”
“Gideceğim.” Babam öğrenirse evde olmadığımı başım belaya girebilirdi.
“Gidersen vicdan azabı da mı çekmezsin?”
Nedense gözümde çok masum görünüyordu şu an. “Hiçbir şey çekmem.”
“Vicdansız!”
“Gecenin bir saati seni merak edip geldim. Sende beni gelmekten pişman ettin sözlerinle. Seni buraya getirmek için canım çıktı. Şimdi de kahve yaptım ama şuan da ben vicdansızım öyle mi?” Ellerimi belime koyup tepesinde dikiliyordum.
“Beni merak mı ettin? Sen beni merak etseydin bir hafta önceden beni bulurdun. Yanıma gelirdin. Vicdansızsın işte.” Karşımda içmeye devam ediyordu.
“Karşımda içip durma sinirlerimi bozuyorsun. Ceylin sana iyi bakmıştır” dedim kinayeli bir sesle.
Dağınık saçlarını dahada dağıtırken ellerini saçlarının içinden geçirip başını salladı. “İyi baktı” dedi sinir bozucu bir sesle.
“İyi o zaman ara Ceylin’i şimdi de baksın sana” dedim kabanımı aldım ve gitmek için hareketlendim.
“Dur” dedi hızlıca. “Gidemezsin.”
“Öyle bir giderimki görürsün.” Kendimi evden dışarı atarken adımı seslendiğini duydum ama arkamı bile bakmadan bahçe kapısından bile çıkmıştım. Etraf karanlıktı ve hiç kimse yoktu; ev bile yoktu. Kuş bile uçmuyor desem yeriydi. Buradan takside geçmezdi. Saat gecenin üçüydü. Taksi durağını aradım ve telefon açılmadı. Burada böyle karanlıkta beklerken korkmaya başladım. Zihnim saçma sapan senaryolar üretirken korkudan titriyordum resmen. Bir gölge gördüğümü zannettiğimde eve koşarak gittim. Kapının önüne geldiğimde anahtar kapının girişindeydi içeriye girerken almadığımı hatırladım. Anahtarı kapının girişinden aldım. Salona girdiğimde Pamir bıraktığım gibiydi.
“Gitmemişsin” derken dudakları kıvrıldı. Zaten burada bu saatte gidemeyeceğimi iyi biliyordu değil mi?
Üzerimdeki kabanı çıkarttım ve koltuğa attım. “Bakıyorum da çok hoşuna gitti.” Elindeki içki şişesine uzandığımda “Kalsın” dedi. “Böyle daha iyi.”
“İyi değilsin. Neden bu kadar çok içiyorsun?”
“Kafamdaki sesleri susturmak için.”
Uykum gelmişti; esnedim. “İşe yarıyor mu bari?” Karşısındaki ikili koltuğa oturdum.
“Bilmem” diye mırıldandı. “Belki bir umut.”
Hiçbir şey söylemedim uykulu gözlerle Pamir’e bakmaya devam ettim. İçmek istiyorsa içsin.
“Kandırıldım. Ben hiç akıllanmıyorum” dedi bir müddet sonra. Kendinden tiksinerek söylemişti bunu. “Annem yine beni kandırdı. Yine gitti.” Başını ağır ağır sallarken bir yudum daha içti. Gözleri baygın bakıyordu zar zor uyuşan vücudunu hareket ettirdi. Bunu yaparken de yüzünü buruşturmuştu. “Yine geleceğim dedi ama ne zaman geleceğini söylemedi.”
Normalde asla anlatmayacağı şeyleri sarhoş bir kafayla kolay bir şekilde anlatabiliyordu ama anlatırken acı çektiği belliydi. Pamir’in de en büyük zaafı annesiydi. Herkesin bir zaafı vardı ve onu anlatmak hiç kolay değildi sanki gözlerinin önüne başka bir şey gelmiş gibi gözünden bir damla yaş düştü. Vücudundaki alkol bazı şeyleri sorgulamasını engellemişti yoksa karşımda bu kadar zayıf görünmezdi. Ayağa kalkıp yanına sehpanın kenarında yere oturdum.
“Neden gelmiş annen?”
Yüzünde boş bir bakış varken “Parası bitmiş” dedi. “Ama benim için geldiğini söylemişti.”
“Boş ver” dedim Elindeki şişeyi alıp bir yudum içtim. “Giden gittiği gün kaybeder.”
Dalıp gittiği yerden geldiğinde beni izleyen gözlerinde bir pişmanlık geçti. “O hiçbir zaman kaybetmedi. O hep kazanan ben kaybeden oldum.”
“O zaman kaybettiklerimize içelim.”
“Seni de kaybettim değil mi?”
“Kazanmak için hiçbir şey yapmadan bilemezsin.”
“Sen beni yanlış anladın” dedi birden bire.
Evet yanlış anlamıştım. Benden hoşlandığını düşünmüştüm ama yanılmışım işte. Bu neden kalbimi acıtıyordu? Şimdi Ceylin’i sevdiğini söylemesini dinleyemeyecektim.
“Ben, seni hiçbir şekilde anlamadım, anlamakta istemiyorum.”
Tam yerimden kalkarken kolumdan tuttu. Göz göze bakmamızı sağladı. O kadar yakındıkki aklım başımdan gitti.
“Benim Ceylin ile aramda hiçbir şey yok. O benim çocukluk arkadaşım ve sadece arkadaşım” dedi. Söylediği sözleri sindirmeye çalışıyordum ve yakınlığımızı hazmetmeye.
Midemde kelebekler pırpır uçarken kalbimde ise kanadı kırık kuşlar can çekişirken göğüs kafesim dar geliyordu ve her an kırılacak gibi hissediyorum. Her an yanmaya hazırım en çokta bu korkutuyor beni. Bu yangın sarmamalı bedenimi, kendimi bulamam kaybederim. Bu duygudan çok korkuyorum. Kapılmaktan kendimi kaybetmekten korkuyorum. Elleri ince uzun parmakları saçlarıma gitti. Nazikçe saçlarımı parmak uçlarına dolarken gözlerimi kapatmamak için kendimi zor tutuyordum. Sanırım çoktan kapılmıştım.
“Ceylin'i seviyor musun?”
“Evet seviyorum ama sadece arkadaşım olarak.”
“ O seni arkadaşın olarak mı seviyor?”
Güldü. Elini saçımdan çekti ve beni kendinden yoksun bıraktı. “Hem kıskanç hem de vicdansızsın.”
“Hiçte bile sensin o. Dengesizsin!”
“Ben hep dengesizdim zaten ama sen hep benim dengelerimle oynuyorsun.”
“Tabii tabii kesin öyledir” dedim alaycı bir tavırla. Çok uykum gelmişti ama şimdi onun yanında nasıl uyuyabilirdim. Kafamı kaldırdığımda yine o fotoğrafı gördüm. Bizim evde odasındaki o fotoğraf şimdi de buradaydı; ben bu dünyanın sahibiyim der gibi olan fotoğraf.
Her gittiği yere bu fotoğrafı mı götürüyordu yoksa bu fotoğraftan kaç tane vardı?
Oy ve yorum yapmadan geçmeyin!
Bölüm etkileşimi
